ingilizceyi ilk öğrendiğim zamanlarda okuduğum kitap.hikayesini hiç hatırlamıyorum ama çikolata üreten bir fabrikayı gezen küçük bir çocuk hatırlıyorum ve çikolata krizleri içinde o küçük çocuğun yerinde olmayı çok istediğimi.
yine, yeni, yeniden tim burton-johnny depp ortaklığının ürünü..bundan öncekilerin mükemmelliği ve başarısı göz önüne alındığında bu filmin de mükemmel olacağından şüphe yok..
big fish'teki masalsı büyüleyiciliği yakalayamasa da yine de tim burton ruhuna yakışmış, gayet keyifle izlediğim film. film sırasında salona parende atarak giren ve filmde o anda çalan şarkının ritmine eşlik etmek suretiyle klimanın ayarını yapan ve sanki bütün ibişliği yapan o değilmişçesine bir o kadar da sakinlikle salonu terk eden sinemacı çocuk da filmden aldığım zevke ayrı bir boyut kattı doğrusu..
süper bi hikayenin, tim burton tarafından kendini aştığı gibi bi çok insanın hayal gücünde yer etmiş şeyleri de aştığı film olmuş, a space odyssey gibi yaptığı göndermeler resmen yardı. eğlencelinin ötesinde bi film.
göndermeler sayesinde sadece çocuklara değil yetişkinlere de hitap eden bir film olmuş. space odyssey'in yanısıra, fabrikasının açılışında willy wonka'nın kurdeleyi kesmek için elinde tuttuğu büyük makas ile edward scissorhands filmi de hatırlatılıyordu bir yandan.
tim burton'ın hayal dünyasına bir kez daha tapmak için oldukça geçerli bir neden. o mekanlar, diyaloglar, karakterler başka bir beyinden çıkamazdı heralde. adam fabrikada çalıştırdığı işçilere bile bir ırk düşünmüş, bu derece yaratıcı. charlie'yi oynayan çocuğa gelince, finding neverland'de dikkatimizi muhteşem oyunculuğuyla direkt olarak çeken bu kişi, burda da yeteneğini patlatmıştır. hoş, diğer 4 çocuk da psikopat rollerini başarıyla tamamlamış. kesinlikle izlenmesi gereken, hayal sınırlarını genişletici, süpersonik eğlenceli bir eser diyor, beğenilerimizi sunuyoruz.
ilk film 1971'de willy wonka and the chocalete factory olarak çekilmiştir. bu film sadece yeni çekilmiş, ilk filmi herkese şiddetle tavsiye ederim. ha bu ise johnny depp hatrına seyredilir o ayrı.
filmin giriş kısmı çocuklar için kapitalizm-1 dersi gibi olmuş ve özellikle fordizmin güzel bir parodisi sunulmuş çok hoşuma gitti. ama sonu klasik sevelim sevilelim bu dünya kimseye kalmaz modunda bitmese daha hayırlı olurmuş. gene de tim burton güzel simgesel anlatımıyla çok başarılı bir yönetmen olduğunu ispatlamış.
çocukken izlediğimde beni apayrı bir dünyaya götüren, heyecanlandıran film. dün akşam izlediğimde ise filmde geçen karakterlerin psikolojik analizlerinin herkese önemli mesajlar iletmeye çalıştığını farkettim. açgözlülük, her isteğinin yerine getirilmesi, aşırı hırs ve kendini herkesten akıllı zannetmek gibi psikolojik sorunlar üzerinde durulmuş. sonuçta ise manevi değerlerin maddi değerlerden daha önemli olduğu çok güzel işlenmiş. çocukluğumun filmi, gençliğimin de filmi olmayı başardı. çok iyi bir film...
burton ustadan big fish üstüne daha büyük bir eser beklemiyordum.zaten bu film bir yeniden çevrim.burton ın görsellik üzerinde ne kadar kararlı olduğunu bir kez daha gördük.oompa loompa denen yaratıklarla yilmaz vural arasındaki benzerlik te ilginçti.
tim burton'a yeniden aşık olmama sebep olan film.atmosfer yaratma ve insan büyülemedeki ustalığını yine gözler önüne seren burton bir de yeni bir aşkın filizlenmesine vesile oldu. **
helena-bonham carter'ı anne rolünde gördüğümüz büyüleyici film.filmin her bi karesi tim burton ve onun uçsuz bucaksız hayalgücü konusundaki korkularımı artırdı.ayrıca her gün etrafta görüp uyuz olduğum insan karakterlerine sahip çocukların birer birer göt olmasıyla da çok pis zevke geldim.
"willy wonka geliyorr
çikolata sihirbazıı
willy wonka geliyor
çikolatanın kralııı.."
diye uzayıp giden çok hoş türkçeleştirilmiş bir kapanış şarkısına sahip olan, seven filminin fantastik versiyonu gibi bir film. oburluk,açgözlülük,şımarıklık vs. nin cezalandırılması ve sonunda iyinin sevginin ailenin kazanması!
tabi bunu tim burton yapınca bambaşka oluyor, tim burton yapmış gibi oluyor...
büyükbabanın charlieye para verip çikolata almaya yollaması ve sonra ekranın onun gözleri şeklinde kapanması aynı şekilde açtığında ise charlinin çikolatayla geri gelmesi(göz açıp kapayıncaya kadar yani!) gördüğüm en güzel geçişlerden biriydi..
gecenin bi yarısı izlemem sonucunda çikolata krizine girmemi sağlamış film. o çikolatadan nehirler falan ne güzel duruyodu öle. sıvı çikolata falan. off canım çekti şimdi de. onun dışında eğlencelik tim burton filmi.
2005 amerika ingiltere ortak yapımı olan tim burton filmi. johnny depp ve tim burton buluşmasının nefis ürünü. filmi izlerken ağzınızın sulanması ve çikolata istemeniz çok doğal. çünkü tim burton görsellik açısından son derece başarılı.
masal gibi geçen film aslında kitaptan uyarlama ve film ile kitap arasında bazı değişiklikler göze çarpıyor. çocukken okuduğum için aslında çok da fazla hatırlayamıyorum ama belli başlı farklar çizilmiş, kitabı ve filmi arasında.
çocuklara bir hayli konuda faydalı öğütler vermeyi ihmal etmiyor. yetişkinler de bundan faydalanıyor tabii ki.
fakir bir ailenin çocuğu olan charlie nin öyküsünü izlerken, ünlü çikolata fabrikası olan willy wonka nın ilginç kişiliğini ve öyküsüne de dahil oluyorsunuz.
johnny depp yine oyunculuğunu konuşturmuş, charlie rolündeki freddie highmore ise iyi oyuncu olabileceğinin sinyalini vermiş.
rengarenk çikolataların ve şekerlerin dünyasında gezmek güzel ve keyifli olabilir.
charlie’nin çikolata fabrikası, çikolataya ve çikolatayı sevmesek bile (ki johnny depp nam-ı diğer willy wonka’nın gerçek hayatta pek de çikolatadan hoşlanmadığı bilinir!) çocukluk düşlerimize, giderek ve büyüyerek kapılarımızı sıkı sıkıya kapattığımız, o her hali ile düşsel kalmaya mahkûm ettiğimiz dünya. tim burton’ın, roald dahl’ın dâhiyanece kaleme aldığı, çocuk ruhlu romanının bize yine, yeniden keşfettirdiği, bilindik tavrı ile birlikte bu, unutulmaya yüz tutmuş gözüken hülyalar fabrikasını devren satın alıp, çikolatadan hayallerimizi bize kavuşturduğu, görsel ve içsel bir başyapıt. bazen düşünüyorum da tim burton ve onun gibiler olmasa, biz, bir zamanlar çocuk olduklarını unutmamış/unutamamış yetişkinlerin nefes alması nasıl da zor olurdu(?) şahsen birilerinin beni/benim gibi olanları bu kadar iyi anlamasından dolayı o denli hoşnudum ki… teşekkürler başta tim burton ve bunun için çaba veren herkes…
aslında film, o denli rüya sahibi ve çocukluk hayallerine yakın bir film olmasına rağmen, tim burton’un artık bize bilindik gelen ironi dünyası ile yine bize bazı gerçekleri, bu yüksek temaşanın ardından ve tam da yalın gerçekliğin o, çok da rahatsız olabileceğimiz görüntüsünü, bize itici bir şok yaşatmadan büyük bir ustalıkla verebilmiş ve burton, aslında hayallerimizi yaşatabilmenin, onlara sadık ruhlar olarak kalabilmenin yaşamsal mücadelesinin tek yolunun bilhassa o, bahsedilen rahatsız edici gerçeklerden kaçmamız değil daha da net görmemiz olduğunu; yine her zamanki gibi nasıl yaptığını bir türlü anlayamadığımız inceliği ile tekrar gösterebilmiştir. tim burton, gerçek anlamda bir bilinçaltı kâşifidir, ama o, sanılabileceği gibi sadece bununla uğraşmaz, aksine bunun yanı sıra vaziyetin gerçekle yüzleşmesi için bir nevi bilinçle uyumlu gidebileceği bir zekâ örneği gösterir bize. ve tahmin edebildiğiniz gibi, onun hayalciliği, gerçeklerden kopuk – ki bence hayalin gerçekten kopuk bir tarafı da yoktur- değildir, zaten öyle olabilen tek şey safsatalıktır; ötede ise yol bulamaz. ve evet, tıpkı diğerleri gibi, bu filmi de bizi her şeye rağmen sıkmayan, huzursuzluktan arınmış bir vaziyette adeta kendi tarihimizle eş değer sayılabilecek bir serüvene davetiye (golden ticket) için hak kazandırır. tabi ayakların yere sağlam basması şartı ile…
başlangıçta da dediğimiz gibi, bu dünyadan, hayallerine sımsıkı sarılan ve buna rağmen nerde olduğunu ve bunun için ne yaptığını bilenler ancak onun mutlak sahibi olarak dışarı çıkacaktır, tıpkı w. wonka’nın hayalleri ile inşa ettiği çikolata fabrikasını o, kendilerini hayallerinden sıyırmış, dünya malına tapmış, ama buna rağmen dünyanın bile olamayacak olan/bunu bile anlayamamış insanlardan arındırarak, belki reel coğrafyada yeri bile olmayan ama hayaller ülkesinde(neverland) pek tabi bulabileceğiniz umpa lumpa’lar diyarına doğru inat dolu bir yola çıkıp, onları buldukları yerden çıkarıp, yarattığı eşsiz tatlara sahip çikolatalarını dünyanın her tarafına, kimseyi mahrum bırakmayacak derecede imal etmeye koyulmuş olarak, sonunda artık bu “dünyanın” gerçek üreticilerini bulmuştur. şimdi düşündüğü tek şey o yok olduğunda (her faninin kaçınılmaz gerçekliği: ölüm) ne olacağıdır. bunun için yapacağı tek şey, kendisine bir varis, bu dünyanın gerçek değerini bilecek bir varis bulmaktır...
ve charlie bucket , şehrin herkesin görebileceği ama mümkün olduğu kadar bir itina ile görmezden gelinen orta yerinde, karşısında dikilen hayalinin (çikolata fabrikası) gölgesinde, tabir uygunsa hayattan 180 derece kaymış bir vaziyette, ama bu yamuk duruşa rağmen, o gayet düzgün olan diğerlerine daha da oranla içindeki dürüstlükle dimdik ayakta kalmayı sürdürebilen; anne, baba ve dördü aynı yatakta büyükanne ve babaları ile yaşadığı evde, hergün, hayallerine, babasının çalıştığı diş macunu fabrikasından eve getirdiği işe yaramaz ama sakıncasız, düzgün olmayan şekiller ile tuğla dikmekte ve şimdiden o dünyanın gerçek sahibi olduğunu bize göstermekteydi. gece olduğunda ise tavan arasındaki yatağında, çatının tıpkı hayalleri gibi yamasız kalmış deliğinden yıldızlı gökyüzüne doğru gözlerini dikerken ve belki biraz ezik, ama namuslu ve onurlu bakışları ile hayallerine dalıyordu. tam karşısındaki hayaline… wonka fabrikasına…
ve willy wonka, dünyanın her bir ucuna dağıttığı çikolatalarından sadece beş tanesine gizlediği bu golden ticket’ler ile aradığını bulmak üzere dört tarafa haber gönderir, işte bu havadisle birlikte charlie’nin gözlerine o anda yansıyan ise wonka fabrikasının ışıltısı ama öte yandan bu ışıltının gölgesinde saklanan soğuk ve her gün tenceresinde yalnızca/yalın lahananın piştiği, bir tür geometrik çaresizliği andıran evinin ıssızlığı ile ona bir çikolatayı bile aldıramayacak yoksulluğuydu. bazen düşünürüz ve kahır ederiz hayallerimizin peşinde zebani gibi dolanan gerçeklere. hep ikisi arasında kalma saçmalığından dem vururuz. ama bu kez hayat, -deyim yerindeyse- işledi ve charlie’ye diğer dört çocuğun kazanamayacağı üç şansı verdi, ilkinde denedi olmadı, belki biraz küstü, belli etmedi ama en azından o, senede bir kez alabildiği, doğum günü hediyesi namına aldığı bir paket çikolatayı paylaşmanın sevinci ile kursağını ısıttı, ikincisinde yine olmadı ve artık ümidini şimdilik ertelemişken, “bak, bu üç dedi” biri ve dünyanın bile satın alamayacağı o tek çikolataya dolayısıyla hayaline sahip olabilme şansının altın biletini kazandırdı.
film, bu şans/şansızlık ikileminin yanı sıra o algılanan çocuk filmi yapısından öte aynı zamanda bir ana-baba, ana baba olacak/olmaya aday yetişkin birey filmidir.bizleri daha küçükken ninni ve masallarla rüyalarımıza uğurlayan ana-babalarımız ne olmuştu da büyüdüğümüzde yine bizim, adeta başkalaşım geçiren yaratıklara dönüşmemizi sağlayan kişiler oluvermişti. bu acayip bir çelişkiydi ve kimsenin gözünden kaçamazdı belki sadece görmezden gelinebilirdi...
işte, wonka’nın eşsiz çikolata fabrikasına girmeye öyle ya da böyle hak kazanan beş çocuk... ilk olarak, ailesinden aldığı gözü doymazlığa sahip bir çocuk olan augustus gloop, bir dediği iki edilmeyen, para ile şımartılmış veruca salt, gözünü başarı hırsı bürümüş, hayatı bir yarış atından farksız algılayan violet beauregardeve son olarak teknolojinin son ürünü, dolayısıyla bir üründen farksız olmayan, çocuk olmanın küçük mutluluklarından daha çocukken habersiz kalmış ancak görünürde her şeyden haberdar mike teavee. bu, şanslarının ve daha şimdiden kaybedilmiş çocuk ruhlarının dışında her şeye sahip çocuklar ile karşılarında ise bir rakip olarak bile önemsemedikleri, henüz bilemedikleri ve belkide bilemeyecekleri çocuk ruhları yani charlie bucket duruyordu.
tüm, bu dört çocuğun birbirinden farklı ama benzer durumları, aslında ailelerinin onlara iyilikleri adına vermek istedikleri ama bunun karşısında habersizce – ta ki wonka’nın o muhteşem akıl oyunları ve kendi ettikleri ile buldukları işe yaramaz ebeveyn rollerinin bir sonucu olan vaziyetlerini adeta birer tokat gibi suratlarına yedikleri ana kadar- aldıkları geri kazanılması zor çocuk dünyaları, altı çuvaldızla(!) çizili olan, bir zamanlar çocuk olduklarını unutmuş ebeveyn modellerine bir göndermesiydi.
bu çocuklar ebeveynlerinin kendi gerçek dünyalarındaki hallerinin bir kopyasıydı adeta, örneğin, augustus gloop, elindeki çikolatayı yere atıp üzerine basıp geçerek, büyük bir açlıkla gözü dönmüş halde çikolata nehrine koşarken ki hali, aslında anne ve babasının gözü doymaz halini, violet beauregarde ise aldığı bilmem ne acayip rekorun bilmem ne gereksiz sayısını büyük bir hırsla (annesi ile bile yarışır halde) anlatırken ki hali, ona adına hırs denilen çoğu zaman içi boşluğu miras bırakmış olan annesini, veruca salt’un ise dünyayı istekleri önünde hizmet sunan sistemli-otomat bir fabrika gibi gören hali, hayvan denilenin bir canlı olduğunu gözünden çıkaran, onu, ölüsü ( ! özellikle ailenin tv karşısında poz verirken üzerinde durduğu katledilmiş hayvan postu ve yine arkasındaki sayısız hayvan kellesi dikkat çeker!) ve dirisi ile bir meta gören, insana bile değeri buradan gelen fabrikatör babasının dünyayı algılama şeklini o denli apaçık gözler önüne sermekteydi. bir diğeri yani mike teavee ise diğerlerinden görece biraz daha farklı bir şekilde, öğretmen bir babanın oğlu olarak, gelişimi adına, ailesi tarafından elinden gelen her türlü fedakârlığın(!) yapılmış ( aslında emperyal dünyanın, çocuklarımızın beyinlerine yolladığı, kontrolsüz ışınların sağlayıcısı bir ortamda), ancak her türlü sınır aşımının getirdiği kontrolsüzlük nedeni ile beyni bir bilgisayar ekranından farksız hale getirilmiş ukala ve kime/neye asi bilinmeyen, teknolojinin “tadını çıkarma”sını iyi bilen bir çocuk olarak, misalde çocuklarına söz dinletemeyen, eli kolu bağlı ailelerin bir “ürünü”dür. aslında bunun yanı sıra mike teawee, bilindik orta sınıf ebeveyn bunalımına da iyi bir örnektir.
evet, sonunda, tüm oyunlar yerini buluyor ve herkes bu ikili karmaşanın nedenini belki anlıyor belkide sonra tekrar unutmak üzere anlamış gibi duruyordu. öyle ya, hikâyenin işi göstermek, ötesi sizi ilgilendirir…
gelelim, kocamış çocuğa yani efsanevi çikolata dehası willy wonka’ya. peki onun derdi nedir? bu hayaller ve sonsuz çikolata dünyası ile… işte onun derdinin tek çaresi ise sonradan biraz zor da olsa anlayacağı üzere charles bucket’tir.
wonka, bu küçük veletleri ve ailelerini sınarken kendiside bir hesaplaşmadan ve sınanmadan geçiyordu farkında olmadan. bunu ise her defasında bir tek sorduğu iç-gözleme dayalı soruları ile onu geçmişe yani babası ile olan mevzusuna götüren charles yapabiliyordu.
wonka, boyu uzamış yetişkin bir birey olmasına rağmen hala çocukça bir saflıkla, daha uzun görünebilmenin bir yolu olarak kafasına bir şapka geçirmenin kendince önemli bir icat olduğunu yine çocuksu bir inatla söyleyerek keyiflene dursun, küçük willy’nin içinde kalmış olanlar ise onun takılı kaldığı yerden çıkamamasının yani aile denilen dünyanın o büyüten ortamından uzak kalmanın ve hala büyümemenin sancısını adeta bir histeri nöbetine benzer olarak ağır ağır çekmesine neden olan şeydi. bu, artık büyümesi gereken çocuğu ise büyütecek tek kişi vardı o da çocukluğuna rağmen şaşılacak olgunluktaki ( bu bazen ve çoğu zaman charles’de de olduğu gibi bir tür eziklik şeklinde nükseder bazı kişilerde, ve bazı çocuklar vardır, her daim ezik dururlar, inatla üzerlerindeki yüksüğü görmeyenlerin gözünde.) charles’tı. charles onun sayesinde hayallerine yaklaşmıştı ve belkide eğer wonka bunun uğruna ailesini reddetmesini istemeseydi alacaktı da, ki zaten bu sayede ilk kez neye uğradığına apaçık şaşıran ve çuvallayan wonka, bu kez görecekti ki bazen hayaller uğruna bile terk edilmeyecek değerde, çocuklarının hayallerine sahip çıkan ailelerin de var olabileceğini... ve neden sonra terk ettiği, sert, disiplinli, onu güya dişlerine verdiği zarardan dolayı çikolatadan ve işin aslında onun gözünde ve özünde, babasının kuralcı dünyasından çocukluğunu kurtarmak adına yaşatması gereken hayallerinden uzaklaşmasına ikaz veren dişçi babasını anımsadı ve bu hali ile bile ona özlem duyabildiğini farketti. şimdi, büyümesi için ona gitmesi şarttı, tamamlanması gereken şeyler vardı. ve aslında görülecektir ki onca uzun zamandır ne babası onun hayallerini ne o babasının diş sağlığı ve belki korumacı ebeveyn yanını unutmamıştı; çünkü babasının uzun zamandır göremediği, sağlıklı azı dişleri willy’nin ağzında, willy’nin ise hayallerinin gerçekleşmiş resimler ile göremediği babalık gururu duvarlarının başköşesinde babasının her gün gözleri önünde oracıkta durmaktaydı
mutlu son… bir umpa lumpa’nın ağzından hem de… tutundukları ile hayallerine kavuşmuş, mutlu mesut charles bucket, ve büyümeye alışan, biraz şaşkın ama her zamankinden tam ve daha mutlu bir willy wonka… "ihtiyar kokusu ve sabun kokusu" finalde her şeyi gayet net anlatıyordu.
film etkileyici bir eğitim, irdeleme, üstüne gitme ve yüzleşme filmidir aslında. tüm yanları ile uzun uzun kritik edilebilir. ben, tüm bu açılardan farklı ama benzer olarak, daha önceleri belirtilmiş bir savdan hareketle edindiğim bilgilerle, ilginç bir ilişki analizi ortaya koymanın film ve filmleri daha başka bir bakışla görebilme açısından değişik bir durum yaratacağını düşünüyorum. bu az öncede belirttiğim gibi aslında daha önceleri okuduğum ve sonraları bu tür az sonrada belirteceğim üzere tüm ayrıntılarda ister istemez gözüme takılan bir astrolojik durumdu. astrolojinin bu filmle ne alakası var diyebilirsiniz? belkide yoktur, ama ben yinede bundan bahis etmenin herhangi bir sakıncası olduğunu düşünmüyorum. bu astrolojik yaklaşım, önemli ve bence ilgi çekici, üzerinde düşünülebilecek bir teorem, özellikle hollywood filmlerinin seyirci ile bütünleşmesinde sağlayıcı faktör olarak 6 ayrı astrolojik kişilik tipinin kullanıldığı ve her filmin bu 6 çeşit ilişki analizi üzerinde durduğu ile ilgili bir teori. buna göre bu filmde de dikkatimi çekmesine neden olmuş olan belirtilen teorideki özellikle 4./10. ev aksı yani açıklamadaki yalınlığı ile söyleyecek olursak, “4.ev/10.ev aksı genellikle ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkiyi anlatan akstır. bu aks ‘dikey’dir. yani eşitlik ilkesi yoktur. hiyerarşi vardır. yetişkin dönemde ise bu aks kişinin kendi geçmişi, genetik kökleriyle ve alt yapısıyla, toplumsal alanda kendisini nasıl ifade ettiğini gösteren bir köprü vazifesi görür.” kabilinden bir yaklaşımla, konulan 6 değişik örnekten biri olan başak/balık aksı: hür irade yani bozguna uğramış çocuk modelinin bu filmle özellikle bağdaştığını fark etmiş oldum. şimdi kafaları karıştırmadan bu aks üzerinden modeli söz konusu filme bağlayacak olursak eğer, öncelikle bu aksın bir ayağı olan balık tipi, kendisini ebeveyni tarafından terkedilmiş hisseden, terk eden willy wonka’da bulur, bunun anlamı içerisinde kendince hayalleri uğruna ailesinden ayrılma fedakârlığı yapan, babasının kuralcı yapısı altında boğularak kaçmayı deneyen, ama sonrasında duruma katlanamayarak geri döndüğünde babasını yerinde bulamayıp aslında terk eden değil terkedilmiş olduğunu gören, kırgın, hayal dünyasına kısılmış çocuk, bir nevi baskıcı/çaresiz ebeveyn-çocuk modelinin yansıyan ezik hali. öte yandan bu aksın tamamlanacak diğer yarısında duran ise, yine fedakâr, ama bu kez tam tersi, hayallerinden vazgeçecek derecede fedakâr, duygularını bastırması gerekliliğine kilitlenip kalmış, ailesinin zor durumundaki sorumluluğu üzerine almış, hayalleri tarafından terk edilme tehlikesi yaşayan başak karşıtını örnek olarak simgeler. bu iki çocukta aslında karşılarındaki ebeveyn modellerinin her iki örnekte de olduğu gibi öyle ya da böyle güçsüz ve kendilerine muhtaç, onlarsız yapamayacakları durumuna binaen devamlı bir iç yargılama, korumasız ve çaresiz yaşam algılaması, bu nedenle rahatsız edici duruma göre hayal ya da gerçekten kaçma yollarına başvurmuş, iki taraftan da birbirini yansıtan çocuklardır. ve filmde de görüldüğü gibi, birbirlerini tamamladıkları bu süreçte, biri diğerine hayalini diğeri ise ötekini kaçtığı gerçeklere götürmüştür.
bu sadece farklı bir bakış tarzı, saçma da bulunabilir, ama böyle düşünebilmekte pek bir zarar yok, hem hollywood film endüstrisinin bu tip teorileri kullanabilmesi pek tabi düşünülebilir. ki zaten iddia edilen bu. bu arada bu teoremi ortaya atan kişi faculty of astrological studies (fas)‘ın başkanı clare martin’dir. ve araştırmasında tüm aksları bazı filmlerle örneklendirmiştir