yaşamını tüm çıplaklığıyla okurları ile paylaşan yazarımızdır. çoğu eserinde aslında çoğumuzun çocukluk olarak adlandırdığı, charles dickens içinse “acının, ezikliğin, sevgi ve güven eksikliğinin, yaşarken kayboluşun, zorlukların ve küçücük bir ruhun fabrikada çalışmaya başlamasını” izleyen görünürde küçük bir çocuğun olduğu bir dönem vardır.
yetimlerin ve terkedilmişlerin sesi olan yazarımızdır.
sekiz kardeştirler. babasının sorumsuzluğu ve kazandığı parayı gereksiz şeylere harcaması ailenin dağılmasına ve buna parallel olarak da dickens’in yıkımına yol açmıştır. okulunu dahi bırakıp bir fabrikada çalışmaya başlamıştır. bir çocuğun o yaşlardaki psikolojisi dickens’in tüm romanlarına sinmiştir. (fabrikadaki) yalnızlığın, sefilliğin, utancın ağrısıyla yıllarca çalışmıştır. 12 yaşındaki bir çocuk için fazlasıyla hassas ve zeki bir çocuktur. ölene kadar da yaşamındaki bu içini yakan acıyı dile getirmiştir. bu nedenle de eserlerinde büyük umutlardaki pip adlı bir çocuğun umutları içinde kayboluşundan david copperfield’e kadar ağlayan, ezilen ve adeta kayıp bir çocuğun resmi çizilir.
çoğu edebiyatçı charles dickens’ın hayatını en çok david copperfield adlı eserinde görüldüğünü düşünür. bence tüm eserler onun mutsuzluk günlerinin belgesidir. sadece olay örgülerinde daha fazla karakter olduğu için david copperfield kadar açıkça görülmemektedir.
ingilizce öğretmenliği bölümünde okuyorsanız ve bölüm başkanınız dil edebiyat mezunu ise bu adam amcanızın oğlundan daha yakın gelecektir size. rüyalarıma girdiğini dahi hatırlarım şerefsizim.