m. faguet'yi şaşırtan, baudelaire'in bütün aydın memleketlerde , her yeni kuşaktan müzisyenler ve şairler arasından topladığı bu hayranların "sayısından çok onların niteliğidir".
yazdığı şiirler, dünya'daki bütün şairleri etkileyen fransız şair. eserlerini " 100 kötülük çiçeği" adlı kitabında toplamıştır. zengin bir adamın metresi, zamanın en alımlı kadını beatris'e, şiirler yazmış ve bunlardan etkilenip kendisine gelen kadına: " beni kabul etmeden önce bir tanrıçaydın; fakat, şimdi sadece bir kadınsın" demiştir.
terbiyesiz ama büyük bir şairdir kendileri. yeni türk edebiyatına konu olan bir çok şair kendisinden etkilenmiştir. (bkz: ahmet haşim) (bkz: yahya kemal) (bkz: verlaine)
victor hugo: "sanat göğünü bilinmedik bir ölüm ışığıyla süslediniz. yeni bir ürperiş yarattınız!"
"je vois ma femme en esprit.son regard,
comme le tien,aimable bete,
profond et froid, coupe et fend comme un dard
et,des pieds jusques a la tete,
un air subtil, un dangéreux parfum
nagent autour de son corps brun."
"aklıma kadınım gelir.seninkine benzer
güzel hayvan, soğuk, derin
bakışı onun da, kesip yaran bir hançer
ve baştan ayağa değin,
esmer tenini ince bir hava kuşatır
ve tehlikeli bir ıtır."
kendisinin uçurum olduğunu hisseden adam, gurur, sıkıntı, başdönmesi; kendini ta kalbinin derinliklerine kadar gören, kimseyle kıyaslanamaz, kimsenin iletişim kuramayacağı, yaratılmamış, saçma, yararsız. tam bir yalnızlık içine bırakılmış..kendi yükünü tek başına taşıyan, tek başına var oluşunu doğrulamaya mahkum edilmiş ve durmadan kendi ellerinden kaçan, kendi avuçları arasından kayan, kendi içine dönüp gözleyen, ama bir yandan da kendi dışında sonsuz bir kovalamacaya atılmış.,dipsiz, duvarsız, karanlıksız bir uçurum.. öngörülmeyen ve de pek iyi bilinen. apaydınlıkta ki bir gizem.. ne yazık ki kendi imgesi de elinden kaçar general aupick'in oğlu.,borçlu şair. zenci kız duval'in sevgilisi, charles baudelaire adında birinin yansısını arıyordu. bakışları insanlık durumuna takıldı. içine korku salan özgürlük, bu nedensizlik. bu bırakılış, bir tek onun değil her insanın payına düşen bir durumdur..kendimize dokunabilir, kendimizi görebilir miyiz hiç?aradığı bu tekil ve değişmez öz , belki de bir tek başkalarının gözlerine görünür..belki de kesinlikle dışarıda olmak gerek bunun özelliklerini yakalayabilmek için..belki de kendimiz için bir nesne gibi var olmuyoruz.. "hatta belki de hiç mi hiç var olmuyoruz." hep gündeme getiririz kendimizi..hep erteleme durumunda kalır, durmaksızın yapmamız gerekir kendimizi.. baudelaire'nin tüm çabası, hoşa gitmeyen bu düşünceleri kendinden saklamak olacaktır.. kendi doğası elinden kaçıp gittiğine göre.. bunu başkalarının gözlerinde yakalamaya uğraşacaktır..iyi niyeti bırakıp gider onu.. durmadan kendi kendini inandırmaya çalışmalı, kendi gözlerine yakalatmaya uğraşmalıdır kendini.. kendisi için değil de bizim için kişiliğinin yeni bir çizgisi çıkar ortaya: baudelaire kendi insanlık durumunu en derin biçimde duyup da , en tutkulu biçimde bunu kendinden saklamaya çalışan adamdır..
yeni yılın patırtısı sarmış her yanı: içinden binlerce araba geçen, oyuncaklarla, şekerlemelerle kıvılcımlar saçan, hırslarla, umutsuzluklarla dolup taşan çamur ve kar kargaşası, bir büyük kentin, en güçlü yalnızın bile kafasını allak bullak edecek kadar zorlu sayıklaması.
bu kargaşa, bu gürültü patırtı ortasında bir eşek var hızıyla koşuyordu, eline kırbaç almış bir kaba herif canına okumaktaydı.
eşek tam kaldırımın köşesinden dönecekken, eldivenli, cilalı, acımasızca kravatlı, yepyeni giysiler içinde tutuklu yakışıklı bir bey zavallı hayvanın önünde saygıyla eğildi, şapkasını çıkardı: "mutlu yıllar dilerim," dedi, sonra da kendini beğenmişlikle kim bilir hangi arkadaşlara doğru döndü, gönencinin yerinde olduğunu söylesinler istiyordu sanki.
eşek bu yakışıklı şakacıyı görmedi, görevinin kendisini çağırdığı yere doğru, var gücüyle koşmasını sürdürdü.
bense bu görkemli budalaya sonsuz bir öfke duydum birden, fransa'nın tüm ruhunu kendinde yoğunlaştırmış gibi geldi bana.
oldukça kararsız bir ruh yapısına sahiptir. mazoşistlik derecesinde hükmedilmeyi sever ve karşısında hep bir "yargıç" öğesi bulmak ister. suçluluk duygusu hayatında çok büyük bir yer kaplar. kötülüğü iyiliğe yeğler ve bilinçli olarak kötülük yapar. insanları tiksindirdiği ve kötülükleriyle günahkarlığa ulaştığı vakit yalnızlığı fethedeceğine inanır.
petits poémes en prose'da "birçok kereler kötü şeytanların içimize girdiğini ve biz farkında olmadan en saçma isteklerini bize kabul ettirdiklerini inanmayı gerektiren buhran ve şiddetli eğilimlerin kurbanı olmuşumdur...aldatmaca zihniyeti...payı büyük onun bu mizaçta, hekimlere göre histerik, hekimlerden birazcık iyi düşünenlere göre şeytansı olan bu mizaç karşı konmaksızın bizi bir sürü tehlikeli be uygunsuz eyleme sürükler.." demiştir.
hayatının pek çok alanında bunun gibi çelişkiler yer etmektedir. doğadan nefret eder baudelaire lakin pek çok yerde "doğa"yı kullanmayı içten içe övmeyi de ihmal etmez. kendini tam bir "dandy" olarak niteler ve bir dandy gibi giyinip öyle yaşar. hareketlerinde kadınsılık gözlemlense de toplum önünde ilgi çekmeyi asıl baudelaire'i korumak maksatlı yapar. bu yüzdendir, lisede oğlancı dedikodularını çıkarmak için pek uğraşmış, insanların nefretini üzerine çektiğini görünce bundan garip bir haz duymuştur. yine pek ironik biçimde ilgi çekmekten hoşlanmaz.. bir yere girdiği vakit yanında mutlaka bir arkadaşı olur.. insanların gözleri önünde çıplak kalmaktan nefret eder. çünkü delici bakışlar insanın üzerine döndüğünde tam bir çıplaklık söz konusu olur..
jean paul sartre'ın da belirttiği üzere baudelaire epikürist değildir. o kötülüklerden ve acıdan zevk alır.. onun hayatını anlamaya çalışırken bu kafamıza iyice oturması gereken önemli bir husustur.
daha önce de belirttiğim üzere doğadan nefret eder. doğadan nefret etmesinin sebebi tekdüze ve özgün olmayan şeylerden nefret etmesidir. bu yüzden hayatı boyunca kısırlığı savunur ve tam anlamıyla cinsel birleşmeden sürekli kaçınır. baudelaire kokuları ve koku almayı bu yüzden çok sever. sevişirken kadınları hep koklar, onların teninin kokusunu ağzından ve burnundan içine çeker. bedenin buharlaşarak içine dolmasından büyük haz alır. birleşmenin ancak böyle olabileceğini düşünür. fetişisttir, pek çok yazısında fetişistliği alenen ortadadır.(portraits de maitresses-metresin portresi'nde görüldüğü gibi) ayrıca çocukluğundan beri annesine "ensest" denilebilecek bir derecede aşk duyar. annesinin evlenmesi ve ilk kocası onun hayatına belki de bu yüzden bir dönüm noktası sayılabilir. annesine ve kocasına yüzlerce mektup yazar. burada ekonomik sıkıntılarını dile getirirken annesinin ona sürekli acı çektirdiğini vurgulamaktan geri durmaz. ne zaman mutluluk havası verdiğini düşünse hemen altına aslında çok acı çektiğini eklemeyi de unutmaz.
hep bir çıkış kapısı, bir "b" planı vardır baudelaire'in. gerek ikili ilişkilerinde gerekse yaptığı davranışlarda bir suçluluk duygusunun yanına "şeytan" yada "aile" faktörünü koymayı unutmaz.
yaşamı boyunca hep acı şekmiş sürekli "spleen"ler içinde yaşamını sürdürmüştür. sürekli bir telaş, bir kararsızlık hakimdir davranışlarında. varoluşunu doğrulama amacı bu davranışları göstermesinde belki de en önemli faktördür. insan emeği tarafından şekillenmemiş doğal bir yaşamda insanın varoluşuna ve var olma amacına anlam getiremeyeceğini söyler hep. bu yüzden şehri ve şehirli olmayı çok sever. şehir suyunu ve sokak lambalarından gelen ışığı sever o.. ama varoluşunu doğrulatma amacıyla yaşadığı ve sevdiği şehirde amacını tam olarak kavrayamamış bir kişilik sunar önümüze.
özgün olmayan şeylerden tiksindiğini söylemiştim. aynı şekilde esinlenmekten bile tiksinir. doğayı sevmez ama denizi çok sever. denizin akan bir sertliği olduğuna inanır. kendine en çok denizi yakın bulur. denizin özgünlüğünü, karakterini ve düşüncelerini yansıttığını düşünür. aynı şeyi mücevherler ,taşlar ve heykeller için de söyler. hatta hep taştan bir heykel yada bir buz kalıbı gibi olmayı düşler..
kendini bırakmayı da asla affetmez. jean paul sartre onun için: "..kendini sabahtan akşamın karanlığına dek bırakmazdı.." demişti. gerçekten de kendini bırakmaktan ve umursamazlıktan tiksinti duyardı..
...
genç yaşta yazmaya başladı ve yine genç sayılabilecek bir yaşta öldü. yalnızlığa egemen olma amacıyla bilerek yakalandığı frengi onun sonu oldu. sürekli aşağıladığı zenginler ve insanlar tarafından beslendi. tezatlar içindeki bir yaşamı olduğu gözlemlense de aslında yaptıklarının kendine göre bir amacı olduğunu yadsıyamayız. o kötülüğü seçti, bu onun seçimiydi. böylece varoluşunu ve yalnızlığını anlayabileceğini düşündü.. hayatı boyunca yalnızdı ve yine yalnız öldü..
hep sarhoş olmalı. her şey bunda; tek sorun bu. omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.
ama neyle? ...
şarapla,
şiirle
ya da erdemle,
nasıl isterseniz.
ama sarhoş olun...
ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “saat kaç?” deyin. yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “sarhoş olma saatidir! zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz...
adı çarls diye değil şarl diye okunan büyük fransız şairi. annesi, melez sevgilisi, frengi, parasızlık ile mücadele içinde geçen bir ömür.
(bkz: kırık hayatlar)
ey hüzünlü ruhum.
ihtiyar budala.
kanının kanatlarında hırçın bir kıvılcım yanardı,
umudun mahmuzu yavaşça dokunsa şaha kalkardın.
ey şimdi her adımda derin derin soluyan hasta
işe yaramaz beygir
uzan olduğun yere dayanmasını bil.
sönmeyen yanı var mı dünyanın...
ruhum, acılarını örtün.
ağır mermer tabutlarda uyanacak zamandır.
yenilmiş yaralar içindesin kocamış bunak
artık ne kavganın tadı
ne de aşkın dinmeyen fırtınası ulaşmaz sularına.
elveda kavalın türküsü
flütün iççekici elveda
somurtkan ve karanlık kapılarımı çalmayın artık
ey hazların derinliği duyumların ateşi elveda..
ruhum sevgili baharının bitti.
o çılgın kokuların tükendiği zamandır..
ayaklarımın altında yusyuvarlak dönüyor dünya
ıssız dağların karlı ağzında donmuş bir yolcu derinlere kayıyor
geçmişin titreyen eli sazdan örülmüş rüzgarlı kulübesi
gerek yok sığınmaya
ey her solukta gövdemi yutan zamanın muazzam ürperişi
ruhum dünyanın çığlarını çağır.
seni sarıp döne döne götürecektir zaman.