iki kitabını okumustum.birisi...içime gir ama sigaranı söndürme...diğerini hatırlayamıyorum.çok sevdiğim ve çok etkilendiğim yazılarıyla karşılassam da çabuk sıkıldım.hep aynı şeyi okuyor gibi hissediyordum.
unutuş saatleriydi bunlar
insan kardeşlerindi sana seni unutturan.
ölüm vardı herşeyin ardında,
ama ölümün arkasında hiç ölmeyen aşkın vardı.
sevinirdin bazen,gülerdin,
ama içinde bir yer durmadan kanardı.
sen kendini ne kadar unutsan da,
o dinmeyen acı yine sana seni hatırlatırdı.
koşardın sevgili sanıp dünyaya,
koşardın ondaki kendini tamamlamaya.
ve sevgili seni eksik tanıdıkça
sen onu daha eksiksiz severdin...
her lise gencinin istisnasız okuduğu, melankolik takılan genç kızların elinden düşürmediği, düşünmeden sadece zevk almak için okuduğunuzda gözünüze güzel gelen cümleler kuran, gereğinden fazla karamsar, bu nedenle de yeni bir şeyler yaratamayan yazar.
ticari amaçla, kendi yazdıklarını defalarca taklit ederek kitaplar çıkarmış olan yazar. yazdıkları içten hissettirmiyor. eğer gerçekten bunları yaşasaydı bu kadar kolay anlatamazdı diye düşündürüyor.
....
"sağol sevgilim beni içimdeki tanrıyla buluşturduğun için."
....
"buralarda bir aşk olursa herkese haber vereceğim."
...
diyerek, benim nazarımda zaten bu dünyadan çok şeyini çektiğini belirtmiştir. ama vicdan azabı, eski alışkanlıklar derken ve zevk aldığından kitap, şiir ve öylesine yazılar yazmaktadır.
şizofren aşk diyebir kavram ortaya atıp, onu da katıldığı imza gününde* bir türlü açıklayamayan, ardından da kızı yaşındaki bir arkadaşımıza öküz gibi asılan, belki kelimeleri bazen iyi kullanabilen yazar - ki yazmazsa insanlık pek fazla birşey kaybetemeyecektir.
bize sevmesini öğretmediler sevgili,bize hep sevgiyi saklamasını öğrettiler hep bekletmeyi..hep ertelemeyi...bu yüzden biz kiminle birlikteysek bir diğerini ama hep uzakta olanı özledik,hiç dinmedi doyumsuzluğumuz,biz hep uzaktakini sevdik sevgili...yanımızdakini değil,odamızın duvarının arkasındakini değil,birşeyler paylaştığımızı değil,uzaklardakini ulaşamadığımız kadar uzaklardakini sevdik... yanımızdakileri kırıp geçirdik incitip üzdük de, hep ulaşamadıklarımıza sakladık söyleyemediğimiz o güzel sözleri... özlediğimiz sevgiden delice korktuk biz sevgili. sevmek bizim için sınırlarımızdan hiç çıkmamaktı. kendi sınırlarımızda sevmek hep kapana kısılmaktı.bu korku yüzünden hep karşımızdaki insanların sevgisini eksik bulduk,küçümsedik onların sevgisini,yeni heyecanlar arama isteği vardı.bir kişide takılı kalmak ne kadar basit diyorduk. gözümüz hep uçan kuşlardaydı yüksek dağların en tepesinden bakıyorduk insanlara biz. sorun bizdeydi sevgili. sevgiye inançsız olan bizdik...bir insan bizi sevmeye başladığında yenildiğinde sevgimize;ondan uzaklaşır, nasıl da tiksinirdik sevgilerinden biz. ama bizden biraz uzaklaşmaya görsünler onları yana yakıla nasıl da arardık. çünkü biz sevilmeye alışmıştık, hatırlasana nasıl da ihtiyaç duyardık seslerine, kokularına. kaybolmuştuk dağıttığımız sevgilerde. kim bizi seviyordu, biz kimi seviyorduk. sınırlar erir, karışırdı herşey. öksüz sahipsiz bir sevgimiz vardı ama onu kime vereceğimizi şaşırdık. inanırlardı bize,inanırlardı o öksüz, sahipsiz, başıboş sevgimize. çünkü çevremizdeki herkes o kadar hasretti ki sevgiye.. çünkü onlar da bizim gibi sınırlar içinde büyümüşlerdi. açılamıyorlardı kendilerini tanıyamadan çıkamazlardı, sınırdan izinsiz çıkış yoktu bize sevgiye geçit yoktu.kaç zamandır kendimizi kandırdık sevgili. kimi sevenler şarkılarda yaşatır sevdiğini,kimi eski cüzdanındaki eski, soluk bir resimde, kimi ise hayallerle süslediği sınırlı dünyasında anlatacak çok şeyleri yoktur.çok olan sadece çektikleri acılardır sınırlı dünyalarında. bunu bilirler sevgili,ama kıramazlar zincirleri. aşkı,sevmeyi,sevilmeyi kendimizi adamayı o kadar çok özlemişken,aynı zamanda ikiyüzlülükte içimize işlemişti.kendimden biliyorum,gözümüzde hayatımızın zerre kadar önemi yoktu.gerektiğinde hayatımızı hiçe sayacak kadar kahraman ama bir o kadar da yalancı ve riyakardık sevgili. patlayıcı bir madde gibi taşırdık sevgileri.kaygı dolu,ürküntü dolu bir sır gibi taşırdık sevgileri.okuduğumuz yoksulluk romanlarında,gözyaşlarıyla seyrettiğimiz filmlerde anlatılan kahramanların hayatlarından daha berbattı hayatımız aslında.ama kendimize duymadığımız şefkati onlara duyardık.. birbirimize ne kadar ne kadar üzüldüğümüzü gösteremediğimizden, birbirimizin derdine yeterince eğilemediğimiz için bu filmlerdeki kahramanların hayatlarına ağlardık doyasıya...aslında birbirimizi çok sevmek istiyorduk,ama nedense çok utanıyorduk bundan ve hep erteliyorduk. yürürken sokakta karanlıklar eşlik ederdi yalnızlığımıza sokağın sonunda o gökyüzünün yalancılığı bizi de vururdu kaybolan o sahipsiz aşklarıda... biliyormusun bugüne kadar hep seviyormuşum gibi yaptım ben.aslında onları tanımıyordum ben,ama yinede ihtiyacım vardı sevgilerine . bağışlasınlar beni ve unutmasınlar, onlar adına onlardan daha çok acı çektim ben... bir tek seni tanıyorum aslında ben... bir tek seni... dinliyorum anlat hadi... demek sonsuza dek kaçıyormuş insan kendisinden..
(bkz: isimsiz sevgiler)
(bkz: copy paste değil alın teri)
müjdat gezen, kadir inanır ikilisinin oynadığı param yok pulum yok diye şaheser bir film vardı. burada aslında mevzuyla alakası olmayan müzisyen müjdat gezen, babası çalıştıkları yeri basınca bütün aleti edevatı toplar ortamı bir elektrik santrali kompleksine döndürür, ne iş yaptığını soran babasına ise "godanyum impulsatörlerinin empedanslarını ölçüyorum babacığım" şeklinde beyanatlar verirdi. bunu duyan babası ise* "anlamadım ama çok ilmi şeyler söylüyorsun aferin sana evladım" der, diğer kardeşi* "bak kardeşine ne güzel işlerle uğraşıyor senin aklın fikrin haytalık" diye fırçalardı.
cezmi ersöz de bütün gün godanyum impulsatörü anlatan bir yazardan başka bir şey değildir. çok ilmi yazıyor ama.
bir hayalet bıraktın beni terkedince... senin beni bıraktığın kapılarda hep başkalarını beklettim senden sonra... benzeri sözlerle yazdığı o hayalet hikayesi unutulamayacak yazar.
kaçak sevişmenle
güneşin doğuşunu seyrettim
gözlerin en içten yuvamdı
şeytanın öpücüğüydü sabah uykum
adındaki uçuruma taptım
adındaki denize
ömrüm bitti dedim
aşkın başladı
düşerken sana
ve düşerken aşka
gözlerindeki ısrarın peşinde
yuvan şeytanımı özletti
gece yapılan bir izmir-ankara seyahatinde yan koltukta oturduğunu farkettiğim ve kargacık burgacık yazıları olan bir kitabı uzun süre elinde tutup loş ışık altında okuduğunu sanan yazar.(imkansız, midesi bulanır adamın) gitmediği yer yoktur. her hafta bir yerlere söyleşiye, imza gününe filan gider. edebiyatını eleştircek adam diğiliz, tövbe haşa da, bana öyle geliyo ki yaşadıklarını yazmaktan ziyade, yazmak için yaşıyor. tamam bizde kendi halimizde bişeyleri kafamıza takıyoruz, sosyal baskı altında eziliyoruz, toplumla sorunlarımız var, ha keza hayatla da, emme bu kadarıda fazla geliyor bana.deli olmakla akla mukayet olmak arasındaki çizgiyi geçmiş gibi gözüküp de sevgili koynundan çıkmamak ne derece orantılı, tartışalım isterim. bu kadar gür saç-sakala bu kadar dert tasa pek inandırıcı gelmiyor açıkçası.
taşrada öğretmenlik yapan bir bayan'ın yerine kendimizi koymak için (empati) ille de cezmi ersözün lemandaki küçük puntolu yazısını (6,5 puntodur kesin) okumak gerekmez kanımca.