vakti zamanında habertürkte bir televizyon programı yapan hürriyet gazetesinde televizyon eleştirileri yazarken ne oldu ise birden televizyon eleştirmenliği elinden alınarak kendisine güncel konuları iredelediği! süper! bir köşe açılmış harika! yazar.
hürriyet gazetesinin kelebek ekinde,samimi bir şekilde magazin yazan kişi.magazin konusunda yüksek lisans yapmıştır.hatta zaman zaman köşesinde kitap tanıtım yazıları da yazar. www.medyatava.com un sevdiği bir yazardır.
geçen sezon haber türk kanalında full ekran isimli bir sohbet programı sunmuştur.ağırlanan konuklar açısından oldukça kaliteli bir programdı bence bu sezon da devam etmemesi çok yazık.
mor ve ötesi'nin sıralamadaki gerçek yeri 7'ncilik değil 21'inciliktir, yatıp kalkıp o çok şikayet edilen komşuculuk oylarına yol açan tele-voting sistemine dua edelim.
"deli'yi dinledikçe eurovision'dan umudumu kesiyorum, şarkı pek yavan gelmeye başladı bana" diye yazmışım 1 nisan'da...
yarışma sonrası yorumlara bakıyorum da mor ve ötesi neredeyse çok başarılı ilan edilecek.
oysa biz sokaktan adam çevirip göndersek bu oylama sistemiyle türkiye ilk 10'a girer.
bülent özveren her fırsatta komşu ülkelerin birbirlerine oy vermesinden şikayet ediyor ama tele-voting'in türkiye'ye getirdiği avantajdan hiç söz etmiyor.
bu sistem olmasa mor ve ötesi yarı finali bile geçemez, geçse bile finalde sadece azerbaycan'dan alacağı 12 puanla yarışmanın sonuncusu olurdu.
kimse kendini kandırmasın her eurovision'a katılan cebinde fransa, almanya, belçika ve hollanda'nın 10'ar puanı garanti şekilde sahneye çıkıyor.
buna şimdi azerbaycan'ın 12 puanı da eklendi.
ingiltere ve bosna hersek'in 7-8 puanı da garanti.
iddiaya ediyorum sahneye ben çıksam karga sesimle bu 80 puanı garanti alır, yarışmada 12'inci olurdum.
yani deli şarkısının bileğinin hakkıyla aldığı puan 40 civarındadır ve bu puanla da yarışmadaki gerçek yeri 21'inciliktir.
dolayısıyla bu yarışma bizim için mort ve ötesi olmuştur.
sertab erener'in birinciliğinden sonra çocukluğumuzdaki gibi yeniden önemsenmeye başlayan eurovision'a fazla önem vermeyi bırakmanın da zamanı geldi.
trt önümüzdeki yıl için bir karar almalı ve ünlü sanatçılarla anlaşıp eurovision'a şarkı sipariş etmekten vazgeçmelidir.
bırakalım bu işi yarı profesyoneller yapsın...
biz de gülüp eğlenmek dışında bir önem atfetmeyelim bu sersem yarışmaya...
iyi güzel, fazla önemsemeyelim lakin saçmalamayalım da. kendisini pek fazla tanımam, zaten başlığındaki entry sayısı da bu adamın ciddiye alınabilirliği konusunda bir şüphe uyandırdı bende. bu yazıyı da tesadüfen berber sırasında eblek eblek bakınmaya alternatif oluşturması için sehpaya konulan hürriyet ekini karıştırırken okudum.
şimdi ona bir takım laflar hazırladım;
öncelikle bu konuyu göründüğü kadarıyla en az iki kere yazmışsın. diyorsun ki bu sersem yarışmayı siklemeyelim. eee, bu ne perhiz ne lahana turşusu (canım turşu suyu çekti lan bir de senin yüzünden gece gece, zaten kızgınım)? ha, yanlış anlaşılmasın, bence de pek ciddiye alınır bir tarafı olmayan, amatörlerin katılması üzerine kurulması gereken, vasat bir şenlik. o halde ne bu yatıp kalkıp dua etmeler, umut kesmeler, oylama sistemini eleştirmeler? az biraz tutarlı ol be adam en azından. mort dediğin adamlar senin kadar ciddiye almamıştır toplmada eminim ki.
daha sonra, gelelim şarkıyla ilgili itin anüs deliğine sokup sokup çıkarma eksenli eleştirilere, hakaretlere. demiş ki, yavan gelmeye başladı, asıl yeri 21.'cilik (buna da geleceğim sen daha dur) vesaire. bre adam, sen müzikten pek anlamıyor olabilirsin ama bunu türkiye'deki az gazete okuma oranlarına rağmen bir de magazin eki olmasının etkisiyle nereden baksan kemiksiz 100.000 kişiye karşı fütursuzca saçmalamak suretiyle sergileme cüretini nereden buluyorsun? ha, popüler bir konu, sen de kendi kalitene uygun bir bataklıkta kelimeleri yan yana getirip veriyorsun, seni ciddiye alan bir takım adamlar da bulmuşsun yayınlıyorlar hatta sana para bile veriyorlardır. lakin insan biraz kendini tartar, çapını bilir, kendine bir sorar ben n'apıyorum diye.
işsizler ordusunun bir neferi olarak bol boş vaktimi doldurmak için bir yarı finali yarım kulak olmak üzere yarışmayı takip ettim. dediğim gibi ciddiye aldığımdan değil, daha önce pek izlemişliğim de yok. bu takip sadece çoğaldıkça değersizleşen zamanımın ürünü. neyse, yıllardır da kendime göre bir müzik kültürüm var hatta diyebilirim ki müziksiz bir hayatı sikeyim. kendi çapımda da enstrüman çalarım uzun süredir. lafı uzatmadan söyleyeceğime geleyim; ulan zibidi (hakaret değil valla babylon şöyle demiş; yersiz ve zamansız davranışları olan kimse) o yarışmada adam gibi 5 şarkı vardı ise birisi deliydi. tarafsız bir 100 kişilik profesyonel jüri toplansa ilk 5 yapması kesindir o şarkının. demişsin ki yavan gelmeye başlamıştı zaten. yav o senin kendi yavanlığın olmasın. belki o süper köşeyi donatmak için akıl egzersizleri yaparken şarkıyı biraz fazla dinlemiş olabilirsin ya da müzikten hiç anlamıyor olabilirsin ya da ne bileyim orada yer israfı yapman (bir kondomla başlayan) tamamen bir talihsizlikler zincirinin sonucudur.
sonracığıma (bu ne lan) buyurmuş ki "asıl yeri 21.'liktir". oha güzel bir yorum hem yeterli de. yav neye göre tarttın, puanladın da kesin bir sayıya ulaştın, bu manasızlığın formülü nedir? sen ne yer ne içersin adam? hadi 20 desen, 20 küsür desen anlayacağım da 21 nedir?
sonra daha da coşuyor, "şu karga sesimle çıksam 80 puan alır 12. olurdum". dostum, seni çok pis döverim. hem de öyle böyle değil. şiddet yanlısı bir adam da değilimdir ama bir kereliğine seni mort ve ötesi yapmayı isterim gerçekten. lakin bir şüphe seni kurtarabilir. ispanya'nın barbaros hayrettin'in kardeşiyle katıldığı bir ortamda her şey mümkün. bu kadar iddialıysan seneye katıl harbiden, cidden çok istiyorum. sonra gel yorumla o dörtgeninde.
başlamışken ardını da getirdim maalesef, köşeyi okuyuverdim. ha, sanmayın ki bir bok var. "sokaktan adam çevirip göndersek ilk 10 yaparız" demiş ya adam, sanırım bu yöntemi köşe yazarı seçiminde kendisine uygulanırken görmüş. türk basını konusunda zaten pek iyi düşüncelerim yoktu zaten uzun süredir. uzun dediğim süre de okuma yazma öğrendiğim çağlara doğru gider. manipülasyon, ihale takipçiliği, iktidar yalama, kanla beslenme gibi birçok özelliği var. lakin durumun bu kadar vahim olduğunu da bilmiyordum. yav kimlere köşe teslim ediliyormuş? tabii köşe yazarı müessesesinin de ülkemizde cılkının çoktan çıktığı malum. bu kadar köşe yazarı nerede görülmüş ulan? siz kimsiniz, ne zaman türediniz, donanımınız ne, o köşeyi size kim niye verdi... dağılın ulan dağılın hepinizin köküne kibrit suyu.
ulan neye niyet neye kısmet. berberdeyken işin buraya geleceğini hiç düşünmemiştim. iş türk basını eleştirisine kadar vardı.
not: mor ve ötesi fanı değilim
not: st pauli'liyim
not: ulu manitu tepenizden baksın
not: saçım bok gibi oldu yine
not: hala işsizim
not: boş vaktime selam olsun
türk medyasında metin uca'yla birlikte en sinir olduğum grubu oluştururlar.
buradan hürriyet gazetesi yönetimine sesleniyorum, bu adamı kovsunlar. aynı kalitede yazıyı daha ucuza ve hatta onda biri fiyata yazmazsam/yazamazsam adam değilim. örnek mi istiyorsunuz? hemen vereyim:
"geçen hafta sonu bilmemneredeydim, bilmemkime rastladım. bilmeyenler için hatırlatayım bilmemkim ünlü işadamı şunun kızıdır. serpilmiş, güzelleşmiş. etrafında da istanbul gece hayatının bütün kazanovaları var. ilginç olan bu genç bayanın mağrur ve içine kapalı havasında. bana türkan şoray'ın kızı yağmur'u hatırlattı. bikbikbik bıdıbıdı
geçen hafta şuradaydım, dönüşte şununla aynı uçaktaydım. şunu dedi bunu yaptı. bu arada orada da şunu yedim, bunu yedim. anladım ki istanbul'da gerçek bi bilmemnere yemeği yapılamıyor maalesef.
geçen gün manikür yaptırdım bıdıbıdı..."
e okuma diyeceksiniz, biliyorum. okumama gerek yok. varlığına sinir oluyorum adamın. her gün bakıyorum işyerinde gazetenin ekinde duruyor mu diye, evet efendim duruyor ya.
tekrar söylüyorum ve artırıyorum: bir kalemde hem onur baştürk'ü hem cengiz semercioğlu'nu kovsunlar. bir fiyatına iki yazacağım. denemeden karar vermesinler.
hürriyet gazetesi'nin kelebek ekinde yazan, aslında koşe yazarı olduğunu zanneden kişi. peki bu adam ne yazıyor? hiçbirşey!!! hayatında ilk defa gittiği manikürü, bilmemkimin helikopteriyle gittiği uludağ yolculuğunu, ormanların kesilerek golf sahası yapılması isteğini elbette köşe yazısından saymıyorum.
televizyon ekranına hiç yakışmayan bir yüze, fiziğe ve sese sahip olmasına karşın kendisinin full ekran isimli bir programı vardır reyting ölçümlerini gösterdiği, ünlüleri ağırladığı ve onlara yine abuk subuk sorular sorduğu.
kendisi herhangi bir blog da degil, hürriyet gazetesi'nde yazdığını, ya da herhangi bir video paylaşım sitesine video koymadığını, tv de program sunduğunu acilen idrak etmelidir.
adam dünyanın en basit işini yapıyor valla. birileriyle yemege git şarabı begenme onu yaz. yok bilmemle otelinin en ust katında gobeğini eritmek icin otelin spor salonundaki koşu bandında hamster gibi koşarken goz zevkini bozduğu gerekçesiyle akm' nin yıkılmasını konu alan bir yazı yaz. millet fakirlikten kırılırken, bu insanlara ucuz alışveriş sağlayan pazar yerlerinin kaldırılmasını iste, onu yaz. canın mı sıkıldı? konu mu bitti bu ülkede? ozaman hemen sponsorlar sayesinde bedava gittiğin tatildeki anılarını yaz. o da mi yetmedi? ozaman diğer magazin figürlerini eleştir. bunlari yazarken de deneme türüne şahane yapıtlar kazandırdığını düşün. üstelik bunları sadece öğlene kadar yapıp üstüne birde para al.oh kebap valla.
biraz ciddileş bence cengiz bey. hurriyet' i sadece agzında gümüş kaşıkla doğan créme de la créme tabaka değil, sıradan vatandaş dediğin halk ta okuyor ve cogu zaman anlattığın şeylerin yakinindan geçmemiş oluyor bu insanlar. illa ki bunları yazacağım dersen de bari sağdan soldan duyduğun dedikoduları kelebeğe manşet yapma, ayıptır, günahtır.
kesinlikle ne oldum delisi olan bir insandır. allah kimseyi onunla çalışmak zorunda bırakmasın.efendim onunla girmeniz muhtemel olan bir diyalog vereceğim şimdi..
sabah iş yerine gidilmiştir. nezaketen her insan gibi hal hatır sorulur.
-merhaba, nasılsın cengiz abi?
+gel gel, bak şu karşıki dağları görüyor musun? onları işte ben yarattım.
budur.bunun bir de üst versiyonu vardır ondan da sakının.
(bkz: tayfun güneyer)
yazarak para kazanan insan. aslında bu canlının geçenlerde "etraf çok kirleniyor, adalara giden insanlardan 2 - 3 lira vergi alınsın" yazısı üzerine bir iki şey yazayım dedim. bir yandan yazmak ta istemiyorum. bu tip insanlara sövsen bile "aman ismim geçti, konuşuluyorum, prim yaptım" mantığını buram buram sezdiriyorlar çünkü.
sanıyorum geçen sene de ismet berkan kişisi "boğaz köprüsü trafiği çok yoğun oluyor oradan geçeceklerden iki katı para alınmalı ki insanları keyfi yere boğazdan geçmekten caysın" yazmıştı.
tabii arkadaş siz de haklısınız; bir sorun varsa hemen fiyatlar artsın, vergi binsin yok efendim ceza ve yasak konsun. açıkçası küfretmemek için çaba gösteriyorum. hakikaten çok can sıkıcılar. zeitgeist belgeselinde güzel bir noktadan bahsediyordu jacques fresco; yasak veya ceza yerine sorunlara bilimsel çözüm üretebilmek. fresco ismini de bu adamların yanında andım ya büyük suçluluk duygusu içerisindeyim. yinede küfretmekten ziyadesiyle iyidir.
aslında adamın o yazısının adresini kopyalayayım dedim buraya fakat daha da güzelini gördüm. http://www.hurriyet.com.tr/...
bu benim bayağıdır üzerine yazmak istediğim bir konu; altın portakal, bütçesi, türk sineması ve ülkedeki sinema okulları. altın portakal'ın 18 milyon dolarlık bütçesi kesilmişte efendim hollywood yıldızları gelmeyecekmiş te akdenizin cannes'dan sonraki festivali falan...
olm bir ilerle lan. sen adamları parayla getiriyorsun buraya. qatar'a da futbolcular para için gidiyor. orası arabistan futbolunun göz bebeği mi? güney kore adını festivallerle mi duyuruyor? senin ülkendeki üniversitelerin sinema bölümlerinin olanakları nedir haberin var mı? türsak denen insanlar topluluğu kültür bakanlığı'ndan ne kadar para alıyor biliyorsun. o paralar "gerçek" eğitime aktarılsa ülke, parayla adam getirtilen festivaliyle mi yoksa filmleriyle mi tanınır hiç mi düşünmüyorsun?
kaldı ki o kadar para portakal'da efendim açık büfeler, lüks ve ihtişama gidiyor. lan ben öğrenciyim okul bana kamera vermiyor. kimin parasını sen nereye veriyorsun?
işin bir de kültür bakanlığı'nın sanatı destekleme ayağı var. türk usulü diye film gidiyor oralardan film desteği alıyor.
bu insana kim niye bu kadar para vermekte ve bu kadar elit rolü yapmaktadır diye kafa yormama sebep olmuş, sinirlerimi bozmuş bir insandır.
sadece haftasonları tüm gazeteyi çok ayrıntılı okuyabildiğim için onun da yazılarına bakıyorum. birileri benimle çok fena dalga geçiyor hissi yaratan yazılarının içeriği hep aynı; (ayrıntı bulabildiklerim için link vereceğim ama tarzı anlamanız için, örnekleri çoğaltıyorum)
-tıpkı minibüslerin yavaş yavaş kaldırılması gibi semt pazarları da yavaş yavaş tarih olmalı! http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/...
-kırıntı resmen bir rezilliğe imza attı. bayat ekmek yedik!
-hafta sonu londradaydım. patronumu seviyorum.
-pariste herkes shery içiyor. en trend mekan da x cafe. insanları gözlemlemekten yazacak absürd konu bulmaktan yorulunca ben de sherymi yudumlayıp dinlendim.
-google’ın sayfasında görünen ve bazı günler farklı temaları işleyen logolara google doodle deniyor! http://www.hurriyet.com.tr/...
-bilmemkim benim çok yakın arkadaşım sabaha kadar bir eğlendik bir eğlendik, en iyi barlardan çıkmadık.
- yine hırvatistandayım. geçen yıl rixos çok yeni olduğu için, şehir dolu otel boştu. bu yıl ise tem tersi dubrovnik boş, rixos dolu.
dubrovnik rixos'un resmi açılışı ise 10 temmuz'da olacak, çok renkli geçen dubrovnik festivali'nin de başlangıç tarihi bu. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/...
ve en favorim...
-keşke ağaçlar golf için kesilse!
bak abicim; görgüsüzlük diye bir şey var. bu ülkede bir asgari ücretli, senin "yine" gittiğin hırvatistanda rixosda geceleme*gitme parasına bir ay çalışıyor. yılda 7 gün dahi tatil yapamayan çok çalışan var. onlar semt pazarına gidiyorlar elbette, nereye gitmelerini istersin senin alışveriş yaptığın mağazalara kimin kredi kartı limiti yetiyor sanıyorsun cengizciğim? semt pazarı kalksın iyi güzel düşünmüşsün de, umarım o zaman da "nerden alışveriş yapacağını bilmeyen türk toplumu" diye bir yazı kaleme almazsın.
bu insanın yazdıkları türkiye nüfusunun hangi kesimine hitap ediyor çok merak ediyorum. "keşke ağaçlar gof için kesilse, cansu da berkten ayrılsın istiyorum!"
haftasonu güzel güzel gazete okumak istiyorum, başlarım rixos'a da dubrovnik'e de!
"çiçek pasajına gittim, paris gibiydi. haliç'te yürüdüm, venedik aklıma geldi. bağdat caddesinde'de yemek yedim, los angeles'ın herhangi bir restoranından farksızdı. metro'ya bindim, londra kadar olmasa da londradaki yağmurun kokusunu aldım. sonra pedikür yaptırıp arabama bindim. sibel can'ın son albümünü dinledim. ilk dinlediğim albümden bile daha güzel geldi... tam avrupalı bir albüm olmuş sibel can'ın albümü. anladım ki biz zaten avrupalıyız ve ab'ye gireceğimiz tarih, ağaçların golf için kesildiği bir tarih olmalı. golf oynarken aklıma gelen bu düşünce şu ab'ye giremeyiş beni semt pazarlarının varlığı kadar mutsuz etti. bu arada 10 yıldızlı yeni bir otel açıldığını duydum. açan ahmet maranki ile aramızda geçen diyalog "abi sen gazeteye yaz, sonra atla gel" şeklindeydi, şimdi altından yapılmış verandasında çin çayı içmek için yola çıkıyorum. bavulumu ipek boxerlarımla doldurmuştum ki dolapta stokladığım camembert peynirini farkedene kadar."
günlük tarzının gazetecilikteki en önemli temsilcilerinden.
2009 ekim sezonunda tüm türk aydınlarını şoke edecek olan insan. nedeni ise o zikre fikre beyne bakmadan tv dizisi yapımcılığına soyunacak olması.
not : biraz serdar ortaç kıvamında bir taşlama oldu ama ona da bu gerek. acıları da tatmak gerek.
2007 seçimlerinin yaklaştığı günlerde, paris'e gitmiş kendisi, köşesine de taşımıştı bu mühim hadiseyi.
bir de, ''işte ne şanslı herifim görüyonuz mu, meslektaşlarım kâhta'da, çemişgezek'te halkın nabzını tutup seçim araştırması yaparken, ben paris'teyim yehhhuuuu.'' ayarında bir yazı yazmıştı. adama sorsan, kâhta'nın, çemişgezek'in bir karış toprağını vermez, kanıyla ''bizim ulan buralar, aha hepsi bizim'' yazar toprağa ama yine vermez. almak isteyene de söyleyecek çok güzel laflar hazırlamıştır, eminim. vatansever insanın hâli başka tabii.
ne ezik toplumuz, hala paris gördüm ben diyen eski türk filmi küçük hanımefendilerine benziyoruz, kâhta'yı, çemişgezek'i de hizmetçimiz nevriye görür anca, zaten bütün akrabaları oradadır kesin.
"amerika’nın en ünlü ve en seksi sunucularından erin andrews bir otel odasında çırılçıplak görüntülendi...
bizde burcu esmersoy neyse, amerika’da da erin andrews o...
ikisi de güzel, ikisi de sarışın, ikisi de spor spikeri, ikisi de 31 yaşında... ikisinin de binlerce hayranı var. itiraf etmeliyim dün sabah mesaimin önemli bir bölümünü erin andrews’ın çekilen çıplak görüntülerini internette aramakla geçirdim.
avukatların “internetten indirmek suç” açıklamaları var, haber siteleri görüntüleri kullanmamış, sadece bir-iki kare resim bulunuyor.
sonunda buldum 5 dakikalık videoyu, kıza büyük ayıp etmişler. bu görüntülerden sonra otel odalarının ne kadar güvenli olduğunu herkes bir daha düşünmek zorunda..."
bugünkü köşesinde böyle bir yazı var. sabah çıplak görüntüleri aramak için baya uğraşmış. çok komik geldi bana bilmiyorum. nasıl arattı acaba. uzun sürmüş anlaşılan görüntülere ulaşması.
erin andrews sex tape
erin adrews sex porno teen girl shake it
erin adrews japon high school girl
erin adrews sport sex
evli barklı adam lan bide. bilgisayarında google da birşey aramaya korkar insan. s harfine basıldığında daha önce aratılan kelimeleri görmek. üzücü
eskiden sevdiğim ama günler geçtikçe seçtiği bir kurbana köşesinde bok atan, olayları aslını astarını bilmeden yorumlayan ertesi gün de özür dileyen biri olduğuna inanmaya başladığım hürriyetin yanar döner köşe yazarı.
en son hatırladığım, fazıl say ın dişlerinin ne kadar kötü olduğunu uzun uzun anlattığı, artık bir an önce yaptırması gerektiğini, hande ataizinin yanına bu şekilde yakışmadığını(!) belirttiği yazısıdır. evet, ilerleyen günlerde de fazıl say dan özür dilemiştir.
önce düşünüp sonra yazsan halbuki ne güzel olacak..
ayvalık'a gitmiş ve izlenimleri arasında şu da yer alıyor:
"nesos'da üzerine sarımsaklı yoğurt gezdirilmiş sıcak ege otları nefisti...bir gün sonra bay nihat'ta istedim aynı mezeyi; 'bu mevsimde zengin ot çeşidi yok' dedi. 'yan tarafta var ama' deyip direk mahcup ettim garsonu."
bir kere adamın dediği yüzde yüz doğru. bu mevsimde ot yok. kışın olur, ilkbaharda olur, ama bu mevsimde ot çeşitleri başlamaz daha. bay nihat dediği mekan kimbilir önüne ne sürdü bunun. sarımsaklı yoğurt gezdirdiklerine göre semizotu ya da ebegümecidir muhtemelen. arapsaçı da biraz biraz çıkmaya başlamıştır şu sıralar, ama ona da sarımsaklı yoğurt gezdirilmez. derin dondurucuda da durmaz ki bu ot dediğin ordan çıkarıp vermiş olsunlar, nefaseti kaybolur. gerçi bu hacıağalıkla onu anlamaz bu dostumuz.
hem sen kimsiniz kardeşim, siz kimsiniz yeni gazeteci tipleri? bir insanın her şeyi bilmesi mümkün mü yahu? bir işletmenin son derece yerinde açıklamasını nasıl oluyor da "direk" mahkum ediyorsun, hangi yetkiyle?
bugünkü yazısında zeki müren'i anan kimse olmadı, o gevze dj'lerden hangisi şarkısını çaldı demiştir, ufak bir hatırlatma; serdar gökalp, zeki müren'in inleyen nağmeler şarkısı çalmıştır programında hatta bağlanan dinleyicilere bile sormuştur bugünün özelliği nedir diye, bilip bilmeden atıp tutmayalım değil mi ama.