belki ilginizi çeker
  1. · balığın esir düştüğü yer
  2. · 19
  3. · yedi üzerine eserler
  4. · r
  5. · beyaz mantolu adam
  6. · mühendislerin sevdiği yazarlar
  7. · balığın esir düştüğü yer
  8. · ukte
  9. · deneysel edebiyat
  10. · sönmemiş kireç
gündem
  1. · nurcuların hoşuna giden şeyler
  2. · çok istenip de olunamayan meslekler
  3. · kar yağarken hissedilen duygular
  4. · 22 kasım 2009 galatasaray manisaspor maçı
  5. · babaların garip huyları
  6. · kedi keserek internette yayınlayan kız
  7. · kesilen kediye acıyıp koyuna hiç acımamak
  8. · celebrity poker
  9. · türkiye nin nüfusu

cem akaş  

  1. 7 gibi türk edebiyatında avant-garde sayılacak kült bir romanın, olgunluk çağı üçlemesi, kant klübü, r gibi zeka ürünü kitapların yaratıcısı.
    (yallahtazyik, 25.11.2005 01:45)
  2. http://www.cemakas.com


    dip not:şirinler şirini ceyda akaş ın abisidir.
    (beşamel soslu brokoli, 03.08.2006 11:23)
  3. "balığın esir düştüğü yer" isminde şahane bi kitabı edebiyat dünyasına kazandıran enteresan yazar.

    alıntı: geçmişte her ekonomi öğrencisinin bildiği gibi, talebi olmadan arzedilen aşkın değeri yoktur.."
    (gudu bet, 03.08.2006 11:42)
  4. ''1 bir ilişki ilişmekle yetinmemelidir. kıyıya, köşeye, ucuna veya kenarına oturmakla, oturuyormuş gibi yapmakla gemi yürütülmez. üzerine oturulacak şey süngü bile olsa, tam anlamıyla oturmak şarttır.

    2. ıslak olmayan bir ilişki düşünülemez.

    3. aslında ilişki diye bir şey yoktur; her şey palavradır. iki insan ancak birbirlerine ilişmedikleri sürece birbirlerini yaşatabilir. birlikte değişim bir ortaçağ yalanıdır.

    4. olmuyorsa olmuyor kuralı: kelek kavuna şeker serpmek kadar anlamsız bir hareket daha bulunabilir, ama bu zor olacaktır.

    5. herkesin kavun yerine ayva yemeye hakkı vardır.

    6. duvar çentiklerinin gölgesinin derin olacağı unutulmamalıdır.

    7. söylenmeyen söz ağırlaşır.

    8. herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.

    9. bir ilişkide gerçek diye bir şey yoktur. dolayısıyla kaç kilo ettiği bilinemez.

    10. avukatlar ve polisler, sevgiyi mülkiyet kanunlarının hükmüne sokmakta başarısızlığa uğramaya mahkumdur.

    11. bedenlerin birbirine alışması söz konusudur. bu, beyinler için de geçerlidir. bu konuyla küçük mavi cinler ilgilenecektir.

    12. acı çektirme sanatı gün geçtikçe ilerlemektedir.her ilişkinin amacı, bu sanatı kusursuzluğa ulaştırmak için çabalamaktır.

    13. her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7’dir.

    14. duvarlara işemeyiniz.

    15. her insanın paspas olmaktan sıkılmaya hakkı vardır.

    16. beklemek erdem değil, çaresizliktir.

    17. insan temelde yalnızdır. üst katlar için kesin bir şey söylenemez.

    18. yalnızlık paylaşılmaz. paylaşılırsa raconu kalmaz.

    19. erken kalkanın kahvaltıyı hazırlaması, uzun vadede bir ütopyadan ibarettir.

    20. ın the long run we are all alive.

    21. insan tek başına da sıkılabiliyorsa bu becerisini geliştirmelidir.

    22. aslıda ilişki diye bir şey vardır. her şeyin palavra olması hiçbir şeyi değiştirmez. aşk her ilişkide bir olasılıktır. yaşam da her ilişkide bir olasılıktır. dolayısıyla aşkın ne olduğu bilinmemekle birlikte yaşam aşktır. bu madde, 3. maddeyle çelişmez.

    23. diğerinin bokunu temizlemek, aşkın varlığını kanıtlamaz. diğerinin aşkını temizlemek, bokun varlığını kanıtlar.

    24. metal yorgunluğu, uzun süre sıkılı kalan bir vidanın ya da bükülü duran bir levhanın yorulup kırılması gibi bir şeydir. aynı paralelde ilişki yorgunluğundan söz edilebilir.

    25. ilişki, il-iş-ki değildir. fazla mesai ücrete tabi değildir. görev bilincinizi götünüze sokunuz.

    26. ilişkilerde eşzamanlılık olanaksızdır. herkesin zamanı kendine göre işler. ortada tek bir dağın olması, değişik açılardan bakıldığında değişik şeyleri görüldüğü gerçeğini değiştirmez.

    27. rüyalar, anılar kadar önemlidir. tabiri caizdir.

    28. herkes kendi efsanesini kurmak ve yaşatmakla yükümlüdür. ancak bireysel efsaneler var olduğunda ortak bir efsane oluşturulabilir.

    29. dil, iletişim kurmak için başvurulacak son amaçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.

    30. yolların uzun ve ince olması, üzerlerinde gündüz-gece gidilmesini gerektirmez.

    31. her son’un nasıl olacağı en başından bellidir.

    32. eğer bir ilişkinin bitmesi mümkünse bitecektir.

    33. bunun birinci manifesto olması, ikinci bir manifestonun olmayacağı anlamına gelmez.''
    bir ilişki nasıl olmalıdır birinci manifesto
    (sorunsal, 25.02.2007 14:54)
  5. henüz keşif aşamasında olduğum bir deli yazar.

    bir kaç arkadaşımın, ki kendileri bu konuda güvendiğim isimlerdendir, ısrarı ile okumaya başladım bu yazarı. önce diğerlerine göre görece daha ünsüz olan iki kitabını seçtim başlamak için * *, diğerlerini ve asıl şiddetle tavsiye edilen olgunluk çağı üçlemesi kitaplarını sonrasına bıraktım. neyse; keşif tamamlanınca bir kere daha ziyaret ederiz buraları.

    şimdi okuduğum iki kitabı üzerinden bir kaç kelam edelim. etmeye de gerek yok belki, tek bir cümle yeterli olur: deli bu adam. yazım dili, noktalama işaretleri ile harflerle bu kadar oynaması, cümleleri, anlatımının gücü fevkalede etkiledi beni. hiç nokta kullanmadan bitmeyen cümleler, tek bir harfle başlayan kelimelerle yazdığı akıl almaz yazıları. hepsi ama hepsi bambaşka keyifler veriyor. öylesine tercih etmiş olsa dahi, ben koca koca anlamlar yükledim tüm bunlara. sınırları ve sınırsızlığı çarpmak ister gibiydi suratıma.

    velhasılı kelam; keşfine çıkması oldukça keyifli, bir o kadar rahatsız edici bir yazar imiş, pek sevdik.
    (aglaures, 14.05.2009 10:11)
  6. cogito'nun bahar 95'teki aşk konulu 4. sayısında enfes bir aşk yazısına sahip yazar adam. enfes yazı. bulunduğu sayı tükenmiş diyorlar. yky'nin galatsaray şubesi'nde bile yok. burda bi kopyası bulunsa fena olmaz gibi.

    aşk= f (karanlık)(1)

    eprimiş bir metafordan hareketle: ışık aydınlatır; ışık aydınlanmamızı, bilmemizi sağlar, çünkü karanlığın sakladığı şeyi, bilinmeyeni gösterir, görünür kılar.



    ayın karanlık yüzü.



    "bir ilişki nasıl olmalıdır – birinci manifesto", madde 8: herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.



    herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi bir şeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla öteki'ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, öteki'nin giderek bir'in parçası haline gelmesini, bir'leşmeyi sağlar.



    aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. bunlardan birisi, kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, öteki'ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir. (2) karanlığı azaltmaya yönelik bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki (3) emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. bu direnç, bir yanıyla bir'leşme sürecinde tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değişse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır. (4)

    karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. "içine almak" deyiminin taşıdığı cinsel yananlam, bu konuya kesinlikle dahildir – "bilmek" fiili, kutsal kitap'taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır. (5)



    karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanısıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan öteki tarafından.



    "manifesto", madde 29: dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.



    bir itiraz: "kimlik" denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu/tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. dolayısıyla "kimliğini korumak" bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, difransiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da. (6) yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.



    "tek odalı bir evde yaşamaktan, sevgilinle çarpışmaktan, kendi yerinin olmamasından nefret ediyordun, bu yüzden onu suçlamaktan ve bu daralma duygusunun yakınlığınızı baltalamasına izin veriyor olmaktan da nefret ediyordun. sonunda o ayrı bir eve çıktığında bir ay gibi kısa bir sürede eski neşeli, canlı, üretken haline dönünce, aşkın boğabileceği olasılığına tanık olmak seni ürpertti."



    karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umarsamayacağı şeyleri (7) karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı öteki'nin bilmesine izin vermek.



    dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir "sanki-yoksunluk" yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak öteki'ne vermek: öteki'ne değer vermek. (8)



    bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var? (9) geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür. (10) kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek bir şey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. "kitabi" bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.

    "önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı."



    paris'te son tango: adam, kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. ilişki yalnızca burada var olacaktır. adam kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, kadının adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, kadınsa pikabın adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. filmin sonunda bir kırılma yaşanır: ilişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki– dışarıya taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, paris'te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. kamunun sahip olduğu/olabileceği bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak adam ve kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. "gerçek" aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür. (11)



    mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.

    herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı. (12)

    kendi karanlığı olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü.


    aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.



    "kaldığımız otel odasındaki tuvaletin kapısı yoktu. seviştiğimiz yataktan kalkmış, odanın içinde sanki bir şey yapman gerekiyormuş da ne olduğunu hatırlayamıyormuşsun gibi dönenmiş, sonra ayaklarını neredeyse sürüyerek tuvalete girmiştin. bacaklarını açarak klozete oturduğunda yüzünün parlak kırmızılığını, kadehe dökülen şampanya gibi işeyişini, yakından da yakın olduğumuzu hissettiğimi unutmayacağım hiç. en basit şeylerden bile öğreneceği çok şey var aşkın."
    aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak öteki'nin karanlığına.


    izin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.
    izinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, öteki'nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım. (13)



    karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. bu konuda tekil örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekârlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum, (14) bir yanımla takdir etsem de. aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: öteki'nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır. (15)



    herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla öteki'nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.

    ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek bir şey yok. (16)



    "bir erkek arkadaşın vardı – çıkmak anlamında değil, cinsiyeti erkek olan bir arkadaş anlamında. önceleri yalnızca merhabalaşıyordunuz, sonra iyi arkadaş oldunuz, daha sonra hemen her gün görüşmeye, saatlerce konuşmaya, uzun yürüyüşlere çıkmaya, filmlere gitmeye başladınız. ben orada değildim henüz – telefonda bana, bir yıldır birlikte olduğun sevgiline, ne harika bir insan olduğunu anlatıyordun bu yeni arkadaşının, konuşmalarımızda sürekli adı geçiyordu, yaptığı bir şeyi, söylediği bir sözü aktarıyordun sık sık. şaka yollu kurcaladığımda gülerek yok canım, demiştin, yalnızca onu tanımış olmak bana mutluluk veriyor.

    sonra ben geldim; tanıştık. senin aracılığınla tanıdığım insanlara yakınlaşmakta hep zorluk çekmiştim – bu adamı sevdim. ilk başta seni memnun etmek için bana dostça davrandığını düşündüm; geçen zaman, neredeyse senden ayrı var olan bir ilişki kurmamızı sağladı aramızda. sana aşık olduğunu görüyordum – senin de ona aşık olduğunu anlamadım ama, istemedim. bu durum iki ay sürdü: bir sabah, geçerken sormamış olsaydım, onu sevdiğini bana söyleyecek miydin, ne zaman söyleyecektin, bilmiyorum; o sabah duyduklarımdan sonra ilk tepkim, tası-tarağı toplamak ve defolup gitmekti. ikinizin birlik olup, gözümün içine baka baka birbirinizin sevgilisi olduğunuz yerde daha fazla kalmak, sinir, sindirim ve solunum sistemlerimi fazlasıyla zorlayacaktı. birkaç gün sonra döndüm ama – dönmemi çok istediğin için, benim için çok önemli olduğun için. aranızda fiziksel hiçbir şey olmadığını -sanki en önemli derdim buymuş gibi, duygularınızı ilk kez o sabahki konuşmamızdan sonra birbirinize açtığınızı söyledin: onunla hiçbir zaman sevgili olmamıştın, uzaktan sevmiştiniz birbirinizi, o da saygısından dolayı daha fazlasını istememişti, şimdiyse bitmişti bütün bunlar– hâlâ arkadaştınız ama sen beni seviyordun ve onu kazanmak uğruna beni yitirmek istemiyordun.

    tekleye topallaya toparlanmaya, yara sarmaya başladık. ilk kez, sana güvenmemem gerekebileceğini, senin ipinle kuyuya inmenin çok sağlam bir fikir olmayabileceğini düşünür oldum: içimdeki acılığı sürekli kıldı bu. benim, bir süre sonra başka bir şehre gidecek ve seni arkadaşınla bırakacak oluşum da pek rahatlatmıyordu içimi.

    sonra bir mektup aldım arkadaşından: üzgün olduğunu, arkadaşlığımızın böyle, onun bana ihanet etmesiyle bitmesini istemediğini, kendini tam bir salak gibi hissettiğini anlatan, bana değer verdiğine inanmamı isteyen, abuk-subuk, bir sayfalık bir mektup. arkasına yazdığım cevapta buna inanmamı beklemesini inanılmaz bulduğumu, ahlak düzeyi sıfırlanmış bir sürüngen olduğunu düşünmeyeceğim ve adını her duyuşumda kusmak istemeyeceğim günün de geleceğini bildiğimi, ona vaktiyle içten bir yakınlık duyduğumu ama bu saatten sonra herhangi bir arkadaşlık söyleminin söz konusu bile olmadığını ilettim. senin ihanetinin acısını ondan çıkartıyordum sanırım – senin bana olan sorumluluğunun yanında onunkisinin lafı olmazdı herhalde.

    hikayenin en hoş tarafıysa, bana gerçeği anlattığın gün bile yalan söylemiş olduğunu öğrenmemdi, yüzyıllar sonra: aranızdaki ilişki iddia ettiğin gibi "masum" değildi, benimle yüzleşmenden önce ve onun bana yazmasından sonra da aynı yoğunlukta sürmüştü; ben sahneden çekildikten kısa bir süre sonraysa resmen sevgili oldunuz, birlikte yeni bir ev tuttunuz. anlamadığım iki şey var: beni nasıl bu kadar aşağılayabildin; gittiğimde, gitmişken, neden yalvardın, döneyim diye? dibini bulamadım ben senin."





    kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını öteki'ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, öteki'nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.



    "manifesto", madde 13: her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7'dir.



    madde 14: duvarlara işemeyiniz.



    ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım:

    "size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en "intim" bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen."



    aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında can'a varlığını hissettiriyor: değerli. gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. iyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.


    (1) başlıktan da anlaşılacağı üzere epeyce soğuk ve rasyonel bir yazı olacak bu. aşk içinde olanların alınmayacağını umuyorum.

    (2) elbette bu anlatma eylemi safdil bir aktarımdan çok, kişinin kendisini yeniden kurması demektir. – aşk’a getirdiği kimliği üzerinde, kurma yoluyla bir denetim sağlama çabasından söz edilebilir.

    (3) “ilişki” sözcüğünü genişçe bir anlamda kullanıyorum, el ele tutuşmuş, sahilde yürüyen bir çift gelmesin aklınıza illa.

    (4) ikinci dipnotta bunu daha ekonomik dile getirmiş olduğumun farkındayım - kulağımı bir de böyle göstermek istedim: fikir çok hoşuma gitmiş olmalı.

    (5) cinselliğin "merkezi" önemini yadsımak haddim değil, haşa. kim olduğunuzun, kimle neyi nasıl, ne adına ve hangi etiket altında yaptığımızla belirlendiği bir devirde yaşarken hele. insan düşünüyor: cinselliğin henüz saplantı haline gelmediği ve çenelere vurmadığı devirlerde ne hakkında konuşuyorduk biz yahu?

    (6) fraktal geometri eksik kalmıştı... bir kimlik konusuna burada daha fazla bulaşmak istemiyorum, çok ısrar ediyorsanız sonra döneriz. şunu da eklemeden edemeyeceğim: tümüyle dışarıdan belirlenen kimlik, oldukça ciddi sorunlarla uğraşmak zorunda bırakır bizi: bireyin istencinin ve kendi üzerindeki belirleyiciliğinin sıfır olduğunu kabul edersek platon'dan judith butler'a uzanan çizgideki bütün toplumsal/siyasal kuramları pencereden atmamız gerekecek. söylemedi denmesin.

    (7) bu umursamazlık kişi yapımını yerle bir edeceği için gereklidir. "özel"/"kamu" ayrımı.

    (8) homo economicus külliyatına ufak bir katkı. arz-talep dengesinden sonra işsizlik-enflasyon dengesini de açıklayabilirsem durum ciddileşebilir.

    (9) felsefe ve bilimin mirası, neden görmeye ve göze bu kadar bağlı? "göremeyen" insan, nasıl bir felsefe ve bilim yaratırdı? goethe, optik ve renk kuramı ile ilgili kitabını, neden şiirlerinin toplamından değerli saymıştı?

    (10) "çok gezen değil çok okuyan bilir" atasözü, bana her zaman sahtekarlık kokmuştur nitekim.

    (11) burada da gerçek yakınlığın bedensel/cinsel yakınlık olarak tanımlandığı gözümden kaçmadı.

    (12) burada "ideal" bir durumdan söz ediyorum: bilginin nasıl edinildiğinin farketmediğini ya da herkesin herkes hakkında aynı şekilde bilgilendiğini varsayıyorum.

    (13) mektup ve günlükleri okuyan, telefonları dinleyen, sokakta takip eden, alışveriş fişlerindeki kasa saatlerini ve dükkan adlarını inceleyen ve bilmediğim nice şeyler yapan sevgililerden söz ediyorum. onlar kendilerini biliyor.

    (14) yalan söyleme hakkını savunmak isterim sanırım - insanın karmaşıklığı bunu gerektirir diye düşünüyorum. herkesin her zaman doğruyu söylediği bir dünya son tahlilde sıkıcı olurdu ve şu halimizle değer verdiğimiz, önemli bulduğumuz pek çok uğraş var olamazdı. öte yandan bir ahlak kuralının iyi/doğru/geçerli olabilmesi için herkese uygulanması gerektiği savıyla ilgili ciddi sorunlarım var. bunlar bir yana, bazı konular hakkında hiç yalan söylememeyi, bazı sorulara her zaman doğru yanıt vermeyi, bazı şeyleri öteki'ne her zaman her koşulda göstermeyi, bir tutum olarak optimuma yakın buluyorum.

    (15) "dürüstlüğü kaldırmak" kısmı da, dürüstlük talebinde bulunanların, sorumluluklarını taşıyabilecek olgunlukta olmalarını istemek olarak düşünülebilir.

    (16) dürüst olunuğu sürece herşeyin yapılabileceğini savunmaksa bencilliğin doruğu olarak gözüküyor bana.
    (styks, 22.08.2009 01:29 ~ 20.09.2009 03:57)
  7. ciddiyeti ve lakayıt düşüncelerini yazı içinde birbirine karıştırıp kendince bir harmanlayarak tadı oldukça farklı bir sofra kuran deli-dahi şahıs, zat, enteresan piskopat..

    okuduğum kadarı ile kitapları delicesine şöyle:

    7
    suç ve ceza

    ve böylesi bir yapıt görmediğim için sahip olduğum tüm cahil hislerimle söyleyebilirim ki muhteşem ve dahiyene eseri;

    (bu kitaba dikkat!) ( bu kitaba dikkat )

    aşkın zembereği uyandığında kadın hala yanındaydı

    (bu kitaba dikkat!) ( bu kitaba dikkat )

    ..

    kendisinin yeni bir kitabı da ikibindokuz'da bir ayda çıkmış dün gördüm edindim..
    adı 19..
    bir kırk yaş romanı diye geçiyor..

    kıyılarda kalmış deli bir adam.. deli deli deyip duruyorum bilmediğim halde fakat tahminimce kliniklerde geçmiştir ömrü..
    (abıefsun, 26.09.2009 13:22 ~ 13:26)
  8. okuduğum denemelerinin bir kaçında, yazdığı eserlere gönderme yapmayı oldukça sevdiğinden bahsetmekte.

    eserlerinde bu göndermeleri yakalamak ise ayrı keyifli; deli bir yazarın tüm deliliklerini takip ediyormuş gibi bir hisse kapılınıyor ister istemez. hem sadece kendi eserlerine değil, başka yazarlara / kitaplara / filmlere / popüler kültür öğelerine de gönderme yapabiliyor. dolayısıyla okurlarına tüm bu göndermeler arasında biraz kafayı yemek kalıyor, kanımca.
    (aglaures, 10.11.2009 01:22)
  9. enis batur'un kankası ..

    kant klübü adlı kitabı ufaktan bir (1) baş başlığı altında çıkmış.. olgunluk çağı gibi bir üçleme olarak düşünülmüş fakat sonrasında üşengeçlikten sanırım yazılmamış.. yazılsa oldukça güzel olur, zira ilk olarak öyle bir güzel romanla başlandığına göre, geriden gelenler sanırım oldukça fena olurdu..
    (abıefsun, 18.11.2009 12:45)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil