cafede yalnız otururken yaşanan hüzün   

adana çık aradan

  1. cafenin ambiyansına kendini fazla kaptırmanın sonucunda kaçınılmaz, kesinlikle duygusallığa yatkın bir kişiyseniz hissedeceğiniz duygudur.

    gidilmesi gerekilen bir yere gitmeden önce herhangi bir cafede oturmak, etrafı sessiz ve sakin bir şekilde izlemek beni çok kasar. bunu düzenli olarak uygularım ama. yalnız olduğumdan dolayı da acı çekerim. hüzünlerim. bu yüzden de bazen kendi kendime "mazoşist misin nesin mk ? hem yalnız olmaktan hoşlanmıyorsun, hem de düzenli olarak cafeye geliyorsun" diye söylenirim. hemen akabinde bir tebessümle gözlerimi açıp kapar ve kendimle alay edercesine gülerim. akabinde suratıma bakıp, beni inceleyen kişiyi incelerim. bir süre birbirimizi inceledikten sonra canım sıkılır doğal olarak ve önümde duran gazeteye iyice yaklaşır, etrafıma "yalnız değilim lan ben. bakmayın öyle. meşgul insanım" mesajı vermeye çalışırım. "hem yalnız, hem de artist denyo" dediğinizi duyar gibiyim. olsun. canınız sağolsun.

    lakin gazete okumak, bu sırada da bir kahve içmek yetmez bana. etrafımda ağzından tükürler saçarak sohbet eden, kahkaha atan grubun arasında yer almayı çok isterim. ama beni aralarına almazlar. dışlarlar. diye düşünür ve hemen bu fikrimi savuştururum. yine öylece, yapayalnız duruyorumdur. hiçbir planımı uygulamaya koyamıyorumdur. gidip neşeli insanların arasına dahil olmak, "tanışalım mı millet?" demek çok mu zordur dostlarım? zordur tabii mk. demezler mi, "hadi oradan yalnız ve ezik." ha demezler mi? deserler bile, bu şekilde tepki verseler bile ne olur ki? en fazla aile bireylerine küfür ederim. o da tamamen kendimi savunma amaçlı. yanlış anlamayın.

    hüzünlü bir durumdur neticede. yalnızlığın gerçekten anlaşılabileceği mekanlardan biridir cafeler. "ne yazmış bu böyle .mına koyim? amma abartmışsın sen hoca" diyenler ise bir kere olsun denesinler. kendilerini birgünlüğüne de olsa bu deneye versinler. o zaman neler hissetiğimi, ne anlatmak istediğimi çok daha iyi anlayacaklardır.
    (okunandeğilsadeceyazanbiryazar, 05.12.2007 16:52)


  2. yaşadığın bu hüzün canına tak ediyor ve nargile istiyorsun. nargile dumanına bakarak hüznünü tavan yapıyorsun. karşında oturan mutlu çift, önünde oturan 6-7'li arkadaş grupları çıldırmana sebebiyet veriyor. 3 kez yaşadım ordan biliyorum.
    (urias, 17.12.2007 09:59)
  3. bir zamanlar ergenliğin bütün o kafa karıştırıcılığı arasında, "yalnız kalmak istiyorum! yürünecek farklı bir yolum var benim, aptal konuşmalarla ve kahkahalarla işim olamaz!" derken aslında o kadar da ciddi olmadığını düşünüyorsun şimdilerde, fakat on yüz bin dileğin arasından bir şekilde bir tek bu dileğin kabul edilmiş. "boş kahkahalarla ve birbirinin aynısı kalabalıklarla işim olamaz!" demiştin, madem öyle, işte sana yalnızlık!

    bir kafede tek başına oturmuş, insanları izliyorsun.. ne klişe bir an değil mi? sen de farkındasın.. yine de daha iyisi elinden gelmiyor, daha iyisi nasıl oluyor ki?.. bir şeyler konuşan insanların hızlı hızlı el oynatışlarını, telefonla konuşurlarken elleriyle önlerinde ne varsa sinir bozucu bir şekilde oynayıp durduklarını, bir kızla konuşan erkeğin masanın altından hızla sallayıp durduğu sol ayağını, kızın sigara dumanını üflerken yüzünde beliren o tanımlanamaz huzursuz ve tatminsiz gülümsemeyi –ama gene de fark ettin ya, kızın kafasından cehennemler geçiyor- masadan masaya koşuşturan kafe görevlisini, küçük çay içen bunalım gözleri, ton balıklı makarnalarına gömülmüş mutlu çiftleri izleyip, "tamam!" diyorsun, "bunca detay ne halt yemeye burada birleşti şimdi?" bilmiyorsun, bildiklerinin çoğu da karma karışık şeyler zaten, ordan burdan arta kalmış bilgi kırıntıları, çilingir anahtarı niyetine her zora düştüğünde kullandığın ve sanki zip dosyasıyla sıkıştırdığın birkaç süslü püslü laf.

    bunca detayın aslında bir anlamı daha en başıdan yoktu. sadece düşünmek, bir anlamın, bir mananın olabileceği hevesine sürüklüyor kimi zaman insanı. kelimelerse, yalnızlığı daha da derinleştirmekten öteye gitmiyor. hüzün deniyor bu duruma, "ne hüznü namussuz!? yalnızlıkla kırılıyorum burada, hüzün olsa olsa yardımcı yan kadın oyuncudur bu seneryoda!" diye karşı çıkacak olsan da, öyle deniyor, biliyorsun. duygusallığa ve kişisel yakıştırmalara bu dünyada yer yok.

    düşün bakalım şimdi, nerede o dostların? ki kafedeki müzik canını yakar sonra, düş sokağından "öpüş benimle kraliçem!" diye seslenen adam göğsünü yakar, ama sakin ol, yandığın felan yok.. onca kalabalığın içinde, "yalnız kalmak benim tercihim ki!" duruşu sergilemeye çalışırken köpek gibi umutsuzca gözüktğünü ikimiz de biliyoruz.

    kader diyeceksin biliyorum buna, o içindeki hüznün sadece senin hissedebileceğin aziz bir yara olduğuna inanıp, "zamanın bir köşesinde bütün ipler ellerimden kopup gitti işte!" diyeceksin.. işin düştükçe karma'ya sığın bakalım..

    yine de itiraf etmek gerekir ki, senden önce ben suçluyum! çünkü ben, yani senin iç sesin, iç mantığın, o kayıp benliğin, olmak istediğin kişi.. nerdeyim bilemiyorum, ama seni dün o kafede yine yapayalnız bıraktım.. uzaklarda bir yerdeyim.

    duy beni! çıkar beni içinden!

    not: bu giriyi daha önceden eklemiştim başlığa, ancak editleyim derken sildik.. oluyor benim böyle şapşallıklarım.
    (geber marla singer, 19.12.2007 05:43)
  4. iş dönüşü yolculuğumu tamamlamış ben elimde bilgisayar çantamla nasıl duruyordum, bilmiyorum fakat karnımın açlığının verdiği beyin damjıklamasından olacak önünden geçtiğim ilk kafeden içeri girmiştim.

    dünyanın hiçbir yerinde değişmeyen o zoraki nezaket ve misafirperverlikle karşılaştım. üst kata yönlendirildikten sonra olabildiğince sote bir yere geçip açık olan 105 ekrandaki plazmada kare kare sansür edilmiş hande yener klibini izlemeye başladım.

    arada da erkek refleksinin sonucu yerini saptadığım hatunların koordinatlarını kafamdaki x-y düzlemine oturtmaya başladım. lakin hatunların çoğu bilimum cannavarolar nestalar hatta servetlerin markajı altındaydı. yanlarındaki elemanlara baktım, göbeğime baktım dönüp yanlarındaki hatunları kestim, kendi laptopumun olduğu çantayı kestim. umut yoktu.

    aylardır sevişecek kimsem olmadığı halde "sikerim" deyip menüyü açtım. tatlı, tuzlu bir dolu kalori ve para tuzağı yiyecek karşımdaydı. bir kek ve bir de fincanda çay istedim lakin siparişi alırken sahte ve yalnız geldiğimden dolayı beni küçümser hareketleriyle antipatimi toplamış güzel garson kızımız bir süre ortalardan kayboldu. can sıkıntısından ve yalnızlığın getirdiği utançtan olsa gerek pişman olacağımı bile bile bilgisayarı çıkardım. açtım baktım lakin koduğumun kablolu ağı şifreliydi. sanki server vardı içerde neyi saklıyorlarsa gibisinden kafamda iki kuble küfrettim. ağın şifresini sorsam mı diye düşündüm. kimseye yaltaklanmak istemiyordum, bilgisayarı kapattım geri çantasına koydum. rezil oldum diye düşündüm o an, kafedekiler "öküz a.s. ağın şifresini soramadı" diyorlardır kendi aralarında diye düşündüm. sağa sola bakamıyordum, hemen çıkıp uzaklaşmak istedim fakat kekin siparişini vermiştim çayın da...

    bir anda çıkmaya karar verdim. tam ayaklanıyordum ki güzel ve antipatik garson kızımız elinde siparişlerimle karşımda dikildi. "nereye aq" der gibi bakıyordu çaresiz oturdum. etraf bana bakıyordu sanırım. nezaketi bırakmadan "al kekinle, çayın zıkkımlan" der gibi önüme koydu. elimi kolumu anlamsızca oradan oraya koyuyordum ki o sırada feridun düzağaç ın tim burton tarafından çekildiğini düşündüğüm klibini gördüm. bir süre izledikten sonra kekin ortasına geldiğimi fark ettim. her ısırıkta kilomun daha da arttığını düşündüm. her ısırıkta biraz daha şişmanlıyordum. "sikerim" deyip devam ettim.

    kek de çay da bitmişti ki hesabı istemek üzereydim o sırada yan masalardan bir kız garson kızımıza wireless şifresini sordu. garson kızımız 8 tane 0 olduğunu söylediğinde neden 0 lı kombinasyonları denemediğimi düşündüm. oysa ki allah ın emri denerdim ben onları.

    hesabı ödeyip siktirip gittim. artık acıkınca karadeniz kır pidecilerini ve kebapçıları tercih ediyorum. daha bir samimiler sanki.
    (lebowski, 17.07.2008 14:31 ~ 18.07.2008 14:32)
  5. kafeye gelen çiftleri görünce daha da bir derinleşen hüzündür.
    (bedevix, 17.07.2008 14:35)