yapılırken inanılmaz derecede su çeken pilav çeşidi.
herşey aramızdan bir akıllının ki o zat-ı alileri ben oluyorum, "hadi bulgur pilavı yapalım" demesiyle başlamıştı. 3 kişiden oluşan grup yorgundu. bütün gün akşam üstüne kadar sadece 2-3 abur cuburla gelmiş; şimdi ise normalde fazla mükemmel bir tercih olmayan ama yükseklik 1900 metre, dışardaki hava -5 derece ve çadır gayet sıkışık bir halde iken, süper bir tercih haline gelen makarna yapmayı planlıyordu. bu ani bulgur çıkışı hepsini bir nebze olsun şaşırtmıştı ama birkaç gündür öğle-akşam hatta bazen sabah bile makarna yemekten bıkmalarından olsa gerek, teklifi kabul etmişlerdi. yanımızda bir paket bulgur vardı ama ne kimse bulgur pilavı yapmayı, ne 3 kişinin yiyebileceği ölçüyü ne de bulgurun su çekme potansiyelini bilmiyordu.
flavius, takımdaki tereddütleri görmüş ve hemen öne atıklarak "tamam abi, 3 kişi yarım kilo bulguru yeriz" demişti; demez olaydı.
flavius'un bir bok bildiğini sanan arkadaşları, durumu kabul ederek paketin yarısını küçük pişirme kabına (kesinlikle tencere veya daha büyük kapsamlı bir şey değil) boşaltmışlardı. kabın geri kalan kısmının büyük çoğunluğu da termoslarda kalan suyla doldurulmuştu ve pişirme işlemi aktif olarak başlamıştı. pişirme başlamıştı ama bizim sular bir süre sonra kaybolmuştu. takım, ufaktan şaşırsa da durumu çok kötü olarak karşılamamış ve takımdan bir kişi, çeşmeye, (ortamdaki tek donmayan çeşmeydi) termosları doldurmaya gitmek için hazırlanmaya başlamıştı ki o kişi yine
flavius'tu. içi ıslak olan botlarımı ayağıma giyip, ellerime 2 termosu alıp çadırdan dışarı ilk adım attığımda öyle güzel bir küfür etmiştim ki kendime burada yazmayayım. çeşmenin yanına gidip, su doldurmaya başladığımda ilk farkettiğim şey, metallerin soğuk karşısında onu tutana karşı hiç de iyi tepki vermediğiydi. diğer farkettiğim şey ise eldivenle bir bok yapılamadığı gerçeğiydi. bir şekilde termosları doldurup, çadıra döndüğümde kapta sadece bulguru görmem olayın en trajik tarafıydı. buradan kolayca bu seferlerin birçok kez yapılacağı anlaşılabiliyordu. evet! gerçekten de öyle oldu bu seferler ilkine ek olarak 4 kere filan daha gerçekleşti ve tabii ki büyük çoğunluğuna bir bulgur dehası, gurmesi olan flavius gitti. bulgura ne mi oldu? kendisinin artık yeteri kadar su içtiğine kanaat getirilip, yarı çiğ bir şekilde tüketildi, tabii ki yaklaşık olarak 100 gramı. kalan kısmı, yan çadırlara kakalanmaya çalışıldı ama onlarda babalar gibi sebzeli makarna, sucuk pişerken kimse bulgura bakmadı bile. bunlara ek olarak, kabtan çıkmayan bulgur taneleri yüzünden, bundan sonra bulgurlu sular içmek zorunda kaldık o da ayrı.
(bkz:
bu da böyle bir anımdır)