film çekilmiş olup, tahminen aralık-şubat ayında türkiyede vizyona girecektir,aclan bates büyüktürkoğlu filmidir.ayrıca bir süre film festivaline katılacağı konuşulmaktadır,filmin fragmanını izlemek isteyenler için; http://www.brokenangelfilm.com/
pek fazla kişinin bilmemesine ve vizyondayken yeterli ilgiyi görmemesine anlam veremediğim filmdir.zira,filmin senaryosu klasik gibi gözükse de aslında oldukça değişiktir.yönetmenliğini aclan bates yapmıştır ayrıca kendisinin ufak ama önemli de bir rolü vardır.nehir erdoğan biraz yetersiz kalmış olabilir ama sağır dilsiz rusty karakterini oynayan zachary charles müthiştir,rusty nin ebru'ya hisleri de çok bambaşkadır.ayrıca filmde çalan bir müzik de çok hoştur.dinlemek için http://www.brokenangelfilm.com adresine girebilirsiniz.fragman sayfası hariç herhangi bir sayfayı açıp dinleyebilirsiniz.
çekimleri hollywoodda gerçekleştirilen ilk türk-amerikan ortak yapımı film. nehir erdoğan* başrolde.
amerikaya okumak için gönderilen bir kızın başına gelen ızdıraplarla dolu hikaye anlatılıyor. ve şaşırtıcı bir şekilde nehir erdoğan oyunculuğuna hayran bırakıyor.
ilk olmasıyla birlikte güzel bir türk-amerikan ortak yapımı olmuş bence film. oyunculuk olarak bakıldığında da nehir erdoğan ve özellikle filmde annesini oynayan ayşenil şamlıoğlu'nun oyunculukları beni ayrı bir etkilemiştir. filmin müzikleri de cidden filmi izlenmeye değer kılan şeylerin başında geliyor.
bu film ayrıca insanı nedense(!) amerika'ya gidip, orda kalmaktan da soğutuyor.
ebru kızımız ingilizce öğretmeni olmak için türkiye'den amerika'ya gelir. amacı burada bir yıl dil eğitimi alıp türkiye'ye dönmek.filmde nasıl öğretmen olmayı planladığı anlatılmadı ama sanırım öss'ye girecek ve dil birincisi olacak. ebru daha ilk gününden yatakta sevgilisini başka bir kızla paylaşabilecek amerikan rahatlığına ulaşmış aslı denen akrabası tarafından yapayalnız bırakılır. otistik bir çocuğu olan paragöz bir kadının evinde birkaç öğrenciyle bereber yaşamaya başlayacaktır ki daha ilk gecesinde taki denen çekik gözlü kız ebru'muzu fena benzetir ve ebru'cuk ingilizce öğretmeninin sıcak kollarında bulur kendini. bu esnada bir restaurantta da çalışmaya başlar. neyse efendim ebru öğretmeniyle yatıp yatmayacağını düşünür durur bir zaman. sonra sanırım dil dile değmeden dil öğrenilmez diyerek adama çok güzel bir sofra kurar. tam yemek öncesi önsevişme durumunu alırlar ki din don!! kapı çalar, beyimizin kız kardeşi olduğunu iddia eden çok kötü bir saç rengine sahip hatun sofranın baş köşesine kuruluverir. ebru yeni gelin misali hatuna bir hizmet eder ki görmeyin. neyse efendim yemek biter, çifte kumrular odalarına giderler. sabah olur, ebru çok mutludur. restauranta gider, aslı'yı arar ve gecenin ayrıntılarını anlatır ve eve gelen hatunun eski nişanlı olduğunu öğrenir. soluğu evin kapısında daha sonra da banyonun kapısında alan ebru sevişme sesleri arasında bavulunu toplar ve çıkar gider...yeni ev arayışı esnasında çalışma izni olmadığı için kodesi boylayacakken restaurantın daimi müşterilerinden hakan 500 dolar olan kefareti öder ve ebru'yu kurtarır. ve ebru'ya neden amerika'da olduğunu sorar. ebru dil öğrenmeye geldiğini ama sonrasında okulu bıraktığını ancak bir yıl dolmadan eve giderse annesinin yüzüne bakamayacağını filan anlatır. hakan ebru'ya amerikan vatandaşı olduğunu ve onunla evlenirse çalışma izni alabileceğini söyler. ve hemencecik evlenirler. öyle anlaşmalı evlilik de değil hani gayet aşkımlı cicimli bir evlilik bu. bir ay içine bu kadar şok yaşayıp üstüne ikinci kez aşık olması ve evlenmesi ile takdirimi kazanacaktı ki...hakan da bokun teki çıkar. bir gün evden gider ve gelmez. ebru eve kapanır sürekli içmeye başlar. bir gün kapının çalmasıyla ümitlenen ebru'nun karşısına kötü adamlar -bildiğin izbandut- çıkar, evde ne var ne yok alır giderler. ve ebru içer içer içer. artık ev bokun içindedir afedersiniz. saçlar mahfolmuş, gözler mosmor üstbaş berbat bir haldedir. ve en sonunda hakan'ın ölüm haberi de gelir. en sonunda evden çıkar ve sokaklarda yaşamaya başlar, hırsızlık bile yapar içki alabilmek için.. ebru'dan haber alamayan resatauranttaki arkadaşları ebru'nun annesini ararlar nihayet. anne gelir ve perişan bir halde kızını aramaya koyulur.. ah en önemli detayı unuttum, otistik çocuk süreki ebru'yu izlemektedir. filmin 10 dakikasında bir ebru'nun yaşadıklarına şahit olduğu için serpiştirememişim aralara. efendim en sonunda ebru restaurant'a gelir ve camdan içeri doğru bakmakta iken annesi ebru'yu görür. ve koşturmaca başlar.. ebru sahile gelir ve otistik çocuğumuz da ortaya çıkar yine. denize girerler, bu esnada polis de olay yerine gelir ve ebru'ya zarar vermek istediğini düşünerek otistik kahramanımızı vurur. en sonunda ebru annesinin kolları arasındadır.
- kızım neden söylemedin bunca zamandır, neden aramadın?
-o ben değildim..
amerika'ya özeneyim ama aynı zamanda amerika'ya bok atayım, bunu yaparken de içimdeki ameleyi kati suretle öldürmeyeyim mantığıyla çekilmiş filmdir.
ara sıra türkmax'ta görürdüm, izleyecek başka bir şey bulamadığımdan bugün tamamını izledim. aslında nilüfer açıkalın'ın morgda ebru'nun annesi için niçin ağlıyor sorusuna verdiği " because she is a mother" cevabından sonra kapatsam mı kapatmasam mı diye uzun uzun da düşündüm. ne yazık ki kapatmadım.
ne için oraya konduğunu bir türlü anlamadığım ve hiçbiriyle neden öyle davrandığını anlayacak kadar haşır neşir olmadığımız o bir yığın karakter neticesinde filmin en büyük probleminin senaryosu olduğunu düşünüyorum. hangi karakterin kötü işlenişini ele alayım bilmiyorum, çünkü istisnasız hepsi felaketti. mesela o metalci hanım kızımızla restoran sahibi dostumuzun öpüşüp koklaşması ne içindi, filme ne gibi bir katkı sağladılar, ya da o medyumumsu ev sahibi ebru'nun amerikalıları sözüm ona aşağılaması haricinde ne işe yaradı, her göçmen baskınında oraya buraya saklanan amca nerden gelip nereye gidiyordu, vesaire vesaire. nehir erdoğan'ın oyunculuğunu çok kötü bulmamakla birlikte sonlara doğru "beni sevseydi yanında götürürdü" diye ağlarken gözünden bir damla yaş gelmemesi pek hoş bir detay değildi. bir de filmin sonu amerikan aksiyon filmlerinin 95%'inin bittiği üzere olay yerine çekilmiş polis arabaları, battaniyeye sarılmış asabı bozuk kurban, ve biraz iyileşsin de sorgulayalım csi klişeleriyle bitti ya, diyecek laf bulamıyorum.
ayrıca türkiye'de olsaydı bu ebru hanım kızımız, çok mu farklı olacaktı, nedir bu defalarca tekrarlanan "welcome to america" geyiği?
son olarak söylemeyi bir borç bilirim ki gavur memlekete gitmiş bir türk kızıyım, o zaman sevgilime mutlaka dolma yapmalıyım ve kötü haber aldım, o zaman amerika sokaklarında dört nala koşmalıyım hadiselerinden gına geldi artık.
hollywood'a özenip film çekmenin ne gibi hazin sonuçlar doğuracağını merak etmiyorsanız izlemeyin bu filmi. hiç lüzumu yok.
ebru tek kelime ingilizce bilmeden gittiği rüyalarının ülkesinde * bir başına kalmıştır.bu süreçte akrabası aslı ebru'ya hep yanında olma sözü vermiştir.ancak kısa bir süre sonra asi, başına buyruk ve kendi dünyasında yaşayan aslı tarafından tek başına bırakılır.yerleştiği ev sahibi de ebru'yu sevmez,kabullenemez, hırsızlıkla suçlar.ebru sığınacağı tek dal olarak öğretmenini görür ve dilini ilerletmek için başladıkları ilişki aşk boyutunu alır.ebru öğretmen sevgilisinin evine taşınır.adam sorumsuzdur ve tek amac ebru'dan faydalanmaktır.hatta beraber yaşadıkları eve gelen eski nişanlısını bile ebru'ya kız kardeş diye yutturur.akabinde yaşadığı olaylardan derin yaralar alan ebru günden güne akıl sağlığını yitirir ve yakınları tarafından dahi tanınamaz bir hal alır.
senaryosunun gerçek bir hikayeden alıntı olması göz önünde tutulursa, ebeveynlerin çocuklarına ibret veren sarsıcı bir hikaye örneği olarak izletme ihtimallerinin varolduğunu düşündüğüm filmdir.zira ebru'nun * amerika'ya gitmesiyle yaşadıkları pişmiş tavuğun başına gelenlere tur bindirir.ancak abartılı sekanslar olsa da genel olarak bir genç kızın aşağı yukarı yabancı bir ülkede yaşayabileceklerinin taahhüdünün dökümünü yapması açısından farklı çizgide, nehir erdoğan ve nilüfer açıkalın'ın oyunculuklarının başarılı olduğu ancak genel anlamda vasatın altında kalmaktan kurtulamayan bir yapım.