ingiliz hasta'nın yönetmeni anthony minghella'dan kriminal ve duygusal anlamda hırsızlık üzerine bir film.
jude lawın film boyunca hatundan hatuna geçtiği filmdir.özellikle sade ve anlamlı diyalogları filmin dikkat çeken özelliği.tempo asla artmıyor ve hikaye oldukça dinlendirici.
hırsız şeklinde çevirmeyi başardıkları ingiliz, isveç ve kosova halkları hakkında bilgi edinebileceğiniz izlenebilir bir film
oyuncuların performanslarına diyecek yok, güzel bir pazar akşamı için iyi bir ev filmi olabilir..
--spoiler--
"am
* sorry"
işte senaryonun yarısını okudunuz. ayrıca filmler mutlu sonla bitmemeli, masal gibi oluyor.
--spoiler--
'ingiltere'de hırsızlık yapanın anasını z.kiyolar.'
ben bu filmden bunu anladım arkadaş...
(bkz:
dünyanın en yüzeysel adamı)
jude law, 10 yıldır birlikte yaşadığı sevgilisi ve sevgilisinin sorunlu kızı ile yoğun iş temposu arasında sıkışmış bir karakterdir. evdeki sorunlardan kaçmak için daha işkolik hale gelmektedir. londra'nın kötü bir semtindeki ofislerine üstüste hırsız girmesi ve hırsızı kendi başına bulmak isteği sonucunda hayatı beklenmedik bir yöne girer.. hırsızın annesi juliette binoche ile tanışır.. kafası her yönden karışır falan filan..
bazı sözler ve sahneler etkileyici, hikaye güzel anlatılmış, vs. diyebiliriz ama yine de birşeyler eksik gibi.. hani izlerken hoşunuza giden ama salondan çıkınca kafanıza takılmayan, sizde iz bırakmayan filmlerden.
(alassea, 18.02.2007 17:46 ~ 20.02.2007 19:13)
postmodern düşünceye göre, özgürlük ve eşitlik için, birini içerde diğerini dışarda bırakan normların yıkılması gerektiğinden, açığa vurulan her düşünce şüphecilikle, yapılan her eylem tarafsızlıkla besleniyor. bu normları yıkmaya çalışan günümüz insanı kaygan bir zemin üzerinde yürümeye çalıştığından, doğru ve yanlış, iyi ve kötü duruma göre, kişiye göre, zamana göre değişken kavramlar haline geldi. filmde hırsızlık yapanı anlamaya çalışan günümüz insanı, bir ülkenin kuşatılıp halkının öldürülmesi ve sürülmesine de aynı mesafede yaklaşıyor. asla onaylanmayacağı bariz olan durumların bile değişik açılardan bakıldığında başka yorumlara açık olduğu kabulü gün geçtikçe yaygınlaştığından, belki de yüzyıllardır süregelen bu düzen günümüzde en vahim halini almıştır.filmin sonunda, mutlu son için gerekli olan herşey olduğu halde, izleyicinin arınarak rahatlayamayıp, aksine bir eksiklik ve boşluk duygusu yaşamasının nedeni, postmodern insanın bu noktada çuvallamasındandır.
oyuncularını gördüğüm zaman oldukça umutlandığım ama indirip izledikten sonra aynı derecede hayal kırıklığına uğradığım film. bosnadaki savaştan kaçıp başka bir ülkeye yerleşen anne ve oğlunun geçirdiği zor günler , çocuğun hırsızlık yapmaya başlaması gibi klişe konular üzerinden giden film birden zengin bir mimarın , ki çocuk bu mimarın ofisini defalarca kez soyuyor , ailesiyle yaşadığı sorunlarla bağdaştırılıyor ve birleşiyor.
----spoiler----
boşnak kadının
* oğlunu kurtarmak için , zengin mimarla
* ve fotoğraflarını çektirmesi , fotoğraflar çekilirken sahip olduğu vicdan azabının ve çaresizliğin mimikleriyle mükemmel verilmesi filmin biricik ipe sapa gelir yanı.
----spoliler-----
kısacık hikayesini okuduğumda ve de afişini gördüğümde pek birşey beklemediğim, ne yalan söyleyeyim, jude law hoştur mantığıyla yaklaştığım bir film idi..
ama gel gör ki ummadık taş yine baş yardı.
öncelikle ingiliz aksanını çok sevdiğimi belirterek filmin son derece öznel yorumuna başlamış oluyorum ki bu filmde benim için vurucu olan diğer unsur juliette binoche tarafından kusursuzca sergilenen balkan aksanıdır.
balkanlarda ne kadar evde hissetmenize karşı iletişimde ingilizceyi kullanmış ve öğrendiğiniz o kusursuz amerikan seslerini kafanızdan silip balkan ingilizcesiyle dönmüşseniz geriye, bu filmde o beyninize işleyen dili duyuyorsunuz..
bu kadar birinci mevki duygusallık katılmış bir film olmasının haricinde, filmin teması diye tek bir konunu gösterilemiyor olması, başından bir soruna çözüm bulup da "bu film de böyle biter" dedirtmeyen bir örgüye sahip.
filmde asıl dikkat edilmesi gereken karakter rahat tavırlı dedektif olmalı aslında, insanlarla konuştuklarını yazsanız, filmin kitabını yazarsınız. sanki şifrelenmiş..
kuzey londra, bosna, isveç üçlemesi arasında dönüp duran son derece post-modern hikayeler. göçmenlik, ilişkilerdeki eşitliğin belirsizliği, mimarlardan birinin temizlikçi göçmen kıza gönül vermesi, büroyu soyan gencin veda sahnesinde ayağına kadar gidilerek elinin sıkılması gibi ince mesajları olan, insan ilişkilerinde savrulmuşluğu, bir sürü yalana bulanmayı sadece bir defa ama doğru anda "doğruyu" söyleyerek düzeltmeyi anlatıyor bu film. yumurtalar kırılmadan omlet yapılmıyor yani bu filmde de.
juliette binoche ye aşık olmamı sağlamış olan filmdir.
filmi izlerken bir türlü duygulanamamamın nedeni
jude law'ın
serdar ortaç'a ne kadar benzediğini farketmem sanırım.
50 sterlinlik bir hayat kadınından duyduğunuz aforizmalarla hayat dersi aldığınız muhteşem filmdir;
"animals don't talk, because they don't lie."
filmin en güzel repliği juliette binoche'un jude law'a duygusal hırsızlıktan bahsedip ardından da "sen biri bana en son ne zaman dokundu biliyor musun" demesiydi.