çoğunuz bunu çok uzun bulup okumayacaksınız, önemi yok. yazmak zorundaydım. kendi standartlarımdan ötürü.
ayn rand, 'hayatın kaynağı' isimli kitabında işte böyle anlatır bireyciliği:
------------------------
"binlerce yıl önce birisi ateş yakmasını keşfetti. herhalde insan kardeşlerine ateş yakmayı öğretti diye o ateşte yakmışlardır onu. insanların korktuğu bir şeytanla işbirliği yapan kötü biri olarak görülmüştür. ama ondan sonra, insanların ısınmak için, yemeklerini pişirmek için, mağaralarını aydınlatmak için bir ateşe ihtiyaçları olmuştur. o adam onlara, akıllarına gelmeyen bir hediye bırakmış karanlığı yeryüzünden kaldırmıştır. yüzyıllar geçmiş, derken biri tekerleği icat etmiştir. herhalde o da insan kardeşlerine öğrettiği tekerleğin çarkında parça parça edilmiştir. yasak şeylerle uğraşan bir küstah olarak görülmüştür. ama ondan sonra, insanlar artık ufukları aşarak yolculuk edebilmeyi başlamışlardır. bu adam onlara akıllarına gelmeyen bir hediye bırakmış, dünyanın yollarını açmıştır.
o adam, o boyun eğmeyen ilk adam, insanoğlunun başlangıçtan bugüne kadar yarattığı her büyük efsanenin ilk bölümümünde, karşımızdadır. promete zincirlerle bağlanmış, yırtıcı kuşlara peşkeş çekilmiştir. çünkü tanrıların ateşini çalmıştır. adem acı çekmeye mahkum edilmiştir, çünkü bilgi ağacının meyvesini yemiştir. efsane ne olursa olsun, insanlığın belleğinin gölgeleri içinde, bu güzelliğin bir tek kişiyle başladığı, o kişinin de cesaretinin bedelini ödediği bilinir.
yüzyıllar boyunca ortaya çıkan bazı adamlar yepyeni yollara doğru ilk adımları atmışlar, bunu yaparken de kendi vizyonlarından başka bir silaha sahip olamamışlardır. amaçlar farklıdır, ama hepsinin ortak bir noktası vardır. atılan adım ilk adımır, yeni bir yoldur, vizyon kimseen ödünç alınmış değildir, ve bu kişilere tepki olarak da her zaman nefret yöneltilmiştir. büyük yaratıcılar... düşünürler, sanatçılar, bilim adamları, mucitler ... hep çağlarının insanlarına karşı tek başlarına durmuştur. yeni çıkan her büyük fikre karşı gelinmiştir. her yeni büyük icat kınanmış, lanetlenmiştir.
motor saçma bir şey olarak karşılanmış, uçak imkansız diye düşünülmüştür otomatik tezgah kötü bir icat sayılmıştır. anestezi günah sayılmıştır ama ödünç almadıkları vizyonlara sahip olan insanlar yine de yollarına devam etmişlerdir. mücadele etmiş, acı çekmiş, bedel ödemişlerdir ama sonunda kazanmışlardır.
hiçbir yaratıcı, kardeşlerine hizmet etmek düşüncesiyle harekete geçmiş değildir, çünkü kardeşleri, onun sunduğu hediyeyi reddetmişlerdir ve o hediye, bu kişinin güçlükle sürdürdüğü mücadele dolu hayatı mahvetmiştir. bu kişinin tek gerçeği, kendi amacı olmuştur. kendi gerçeği, onu kendi usulünde yapabilmesi, başarabilmesi. bir senfoni, bir kitap, bir motor, bir felsefe, bir uçak ya da bir bina... odur onun hayattaki amacı. hayatı da odur. yarattığı şeyi duyanlar, okuyanlar, işleyenler, inananlar, ona binip uçanlar ya da içinde yaşayanlar değildir onun için önemli olan. mesele yaratılan şeydedir, onu kullananlarda değil. yaratılan şeydir önemli olan; ondan yarar sağlayanlar değil. yaratılan şey, o kişinin gerçeğine biçim vermiştir. o da kendi gerçeğini her şeyden ve herkesten üstün tutmuştur.
o kişinin vizyonu, gücü ve cesareti, kendi ruhundan gelmektedir. ama bir insanın ruhu, kendi benliğidir. bilinci dediğimiz kimliğidir. düşünmesi, hissetmesi, yargılaması, eyleme geçmesi, hep ego'nun fonksiyonlarıdır.
yaratıcılar benliksiz değildir. güçlerinin bütün sırrı budur. o gücün kendine yeterli olması, kendiliğinden motive olup harekete geçmesi, kendi kendini yaratması bundandır. bir ilk amaç, bir enerji, bir hayat gücü, bir başlatıcı. yaratıcılar hiçbir şeye ve hiç kimseye hizmet etmemişlerdir. kendileri için yaşamışlardır.
ve insanlığın şeref tacı olan şeyleri ancak kendileri için yaşamakla başarmışlardır. başarının yapısı, doğası böyledir.
insan ancak kendi zihniyle var olabilir. dünyaya silahsız gelir. tek silahı, kendi beynidir. hayvanlar yiyeceklerini fiziksel güçleriyle bulurlar. insanın pençeleri, sivri tırnakları, boynuzları, büyük kas gücü yoktur. yiyeceğini ya toprağa ekmek, ya da avlamak zorundadır. ekebilmek için bir düşünce sürecine ihtiyacı vardır. avlamak için silahlara, dolayısıyla silah yapmaya ihtiyacı vardır ki o da bir düşünce sürecidir. bu en basit gereklilikten en yüce dinsel soyutluğa kadar, tekerlekten gökdelene kadar, neysek ve neye sahipsek hepsi insanın bir tek niteliğinde doğmaktadır... o da mantıklı bir zihnin fonksiyonudur.
ama zihin, bireyin sahip olduğu bir şeydir. kolektif beyin diye bir şey yoktur. kolektif düşünce diye bir şey de yoktur. bir grup insanın yaptığı anlaşma, ya bir uzlaşma, ödün verme sürecidir, ya da birçok bireysel düşüncenin bir ortalamasıdır. ikincil önem taşıyan bir şeydir. birincil eylem... yani mantık yürütme süreci... bir tek kişinin tek başına yapması gereken bir şeydir. yemekleri bir sürü insana paylaştırabiliriz. ama kolektif bir midede sindiremeyiz. hiç kimse kendi ciğerlerini, başkasının yerine solumak için kullanamaz. hiç kimse kendi beynini, başka birinin yerine düşünmek için de kullanamaz. vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. paylaşılamazlar ve devredilemezler.
başka insanların düşüncelerini biz miras yoluyla alırız. tekerlek de miras kalmıştır bize. onu alır, araba yaparız. derken araba değişir, otomobil olur. otomobil de uçak olur. ama bu sürecin tümü yer alırken, b,izim diğer kimselerden aldığımız tek şey, onların düşüncelerinin ortaya koyduğu son üründür. eylem gücü, bu son ürünü alıp malzeme olarak kullanan, oradan bir sonraki adımı ortaya çıkaran yaratıcı güçtür. bu yaratıcı güç ne verilebilir, ne de alınabilir. paylaşılamaz ve ödünç verilemez. bir tek kişiye, bir bireye aittir. yaratılan şey, yaratanın mülküdür. insanlar birbirlerinden öğrenirler. ama öğrenmenin tümü aslında malzeme değiş tokuşudur. hiç kimse bir başkasına düşünme kapasitesini veremez. oysa o kapasite, bizim sağ kalmak için tek gücümüzdür.
bu dünyada hiçbir şey insana hazır verilmiş değildir. ihtiyacı olan her şeyi üretmesi gerekmektedir. insan burada kendini temel bir seçimle karşı karşıya bulur. ancak iki yoldan birini seçerek sağ kalabileceğini görür. ya kendi zihninin bağımsız çalışmalarıyla, ya da başkalarının zihninden beslenen bir asalak olarak. yaratıcı başlatır. asalak ödünç alır. yaratıcı doğa karşısında kendi başına dikilir. asalak doğa karşısında hep bir aracıyı kullanır.
yaratıcının derdi doğayı fethetmektir. asalağın derdi ise insanları fethetmektir.
yaratıcı, kendi işi için yaşar. başka insanlara ihtiyacı yoktur. en önemli amacı, kendi içindedir. asalak elden düşme yaşar. başkalarına ihtiyacı vardır. başkaları onun baş amacı haline gelir.
yaratıcının temel ihtiyacı, bağımsızlıktır. mantık yürüten zihin, herhangi bir türlü zorlama altında çalışamaz. kısıtlanamaz, feda edilemez, başka amaç ve düşünceler boyun eğemez. gerek işlerlikte, gerekse amaçta, tam bir bağımsızlık ister. bir yaratıcı için, insanlarla olan ilişkilerin tümü ikinci plandadır.
elden düşmecinin temel ihtiyacı, beslenebilmek için diğer insanlarla olan bağlarını sağlamlaştırmaktır. ilişkileri birinci sıraya koyar. insanoğlunun başkalarına hizmet etmek için var olduğunu söyler. kendini feda etmekten, hizmet ve yardım etmekten söz eder.
bu düşünce, insanın başkaları için yaşamasını, başkalarını kendinden ön plana almasını gerektiren bir doktrindir.
hiç kimse başkaları için yaşayamaz. vücudunu paylaşamadığı gibi, ruhunu da paylaşamaz. ama elden düşmeci, yardım etmeyi bir sömürü silahı olarak kullanmakta, insanoğlunun ahlaki ilkelerini değiştirmektedir. insanlara yaratıcıyı mahvetmenin bütün yolları öğretilmektedir. bağımlılığın bir sevap olduğu öğretilmektedir insanlara.
başkaları için yaşamaya kalkan kişi, bir bağımlıdır. amaçları açısından bir asalaktır, hizmet ettiği kimseleri de asalak haline getirir. bu ilişkiden doğabilecek tek şey, birlikte yozlaşmaktır. kavram olarak imkansız bir şeydir bu. gerçek hayatta buna en yakın olan şey, başkalarına hizmet etmek yaşayan kişidir ki o da köledir. eğer fiziksel kölelik bile iğrenç bir kavram olarak gözüküyorsa, ruhsal kölelik bundan ne kadar daha iğrenç bir kavram olmalıdır! savaşta ele geçirilen kölenin kendine göre bir gururu vardır. karşı koymuştur ve içinde bulunduğu durumu kötü bir şey olarak görmektedir. ama kendini kendi isteğiyle köle haline getiren, bunu sevgi uğruna yaptığını söyleyen adam, yaratıkların en aşağılığıdır. insanlığın onurunu düşürmekte, sevgi kavramını küçültmektedir. ama hizmet, hayır ve yardım doktrininin altında yatan budur.
insanlara en yüce sevabın, başarmak değil, vermek olduğu öğretilmiştir. oysa insan yaratılmamış bir şeyi veremez. yaratma, dağıtımdan önce gelmek zorundadır, yoksa dağıtılacak bir şey bulunamaz. yaratıcının ihtiyaçları, ilerde yararlanacak herkesin ihtiyacından önce gelmek zorundadır. oysa bize, kendi üretmediği hediyeleri dağıtan adamı, o hediyeleri mümkün kılandan daha çok takdir etmek öğretilmiştir. bir yardım, bir hayır olayını överiz. bir başarı karşısında, omuz silkip geçeriz.
insanlara ilk görevlerinin, başkalarını çektiği acıları dindirmek olduğu öğretilmiştir. ama acı çekmek bir hastalıktır. insanın karşısına böyle bir durum çıkarsa, rahatlatmaya, yardım etmeye çalışır. bunu en yüce sevap haline getirmek, acıları hayatın en önemli parçası haline getirmek demektir. kişi sevapkar olabilmek için başkalarının acı çektiğini görmek ister duruma düşmektedir. işte hayırseverliğin yapısı budur. yaratıcı hastalıkla ilgilenmez, hayatla ilgilenir. buna rağmen yaratıcıların çalışmaları sayesinde hastalıklar birer birer ortadan kalkmıştır. insanın vücuduna ve ruhuna ait hastalıkların önüne geçilmiş, bu sayede acı çekilmesi de, hayırseverlerin ve yardımseverlerin yapamayacağı kadar önlenmiştir.
insana başkalarıyla aynı görüşte olmanın da bir sevap olduğu öğretilmiştir. oysa yaratıcı, farklı görüşteki adamdır. insanlara akıntıyla birlikte yüzmenin iyi olduğu söylenir. yaratıcı ise akıntıya karşı yüzen adamdır. insanlara bir arada durmanın bir sevap olduğu öğretilir. ama yaratıcı tek başına duran adamdır.
insanlara "ego"nun kötülük demek olduğu öğretilir. sevabın ideali, benliksizliktir. oysa yaratıcı, salt anlamda bencil kişidir. benliksiz kişi, düşünmeyen, hissetmeyen, yargılamayan, eyleme geçmeyen kişidir. bunların hepsi benliğin fonksiyonlarıdır.
bu noktadaki tersine dönüş en korkuncudur. konu çarpıtılmış, insana başka seçenek bırakılmamış, özgürlüğü yok edilmiştir. iyilik ve kötülük kutupları açısından, iki kavram sunulmuştur ona. biri bencillik, öbürü de hayırseverliktir. bencilliğin anlamı, başkalarını kendisi için feda etmek olarak tarif edilmiştir. hayırseverlik ise, kendini başkaları için feda etmektir, denilmiştir. bu durumda insan her iki halde de diğer insanlara bağlanmış, kendisine iki acıdan birini çekmesi söylenmiştir. ya başkalarını uğruna kendisi acı çekecektir, ya da kendisi uğruna başkalarına acı çektirecektir. sonunda insanoğlunun kendi acılarından zevk alması gerektiği de söylenince, tuzak iyice kapatılmıştır. insan artık mazoşizmi kendi ideali olarak kabul etmek zorunda kalmıştır, çünkü bunun karşısında ancak sadizm vardır. insanoğluna oynanan en sahtekarca oyun bu olmuştur.
bağımlılık ve acı çekme, bu yolla hayatın temelleri haline getirilmiştir.
seçenekler kendini feda etmekle tahakküm etmek arasında değildir. seçenekler bağımsızlıkla bağımlılık arasındadır. yaratıcının kuralı ya da elden düşmecinin kuralıdır. bu temel bir sorundur. bir ölüm kalım sorunudur. yaratıcının kuralı, insanlığın var olmasını sağlayan mantıklı zihnin ihtiyaçları üzerine kurulmuştur. elden düşmecinin kuralıysa, sağ kalmayı beceremeyecek insanların ihtiyaçlarına dayalıdır. insanın bağımsız "ego"sundan doğan her şey iyidir. insanın insana bağımlılığından doğan her şey kötüdür.
bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir. başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. amacı da, düşüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da, hep onların dışındadır. bir başka kişi için var olmakta değildir, kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir. insanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir.
dereceler ve yetenekler değişebilir, ama ana ilke her zaman aynıdır. kişinin bağımsızlığının, inisiyatifinin ve işine duyduğu kişisel sevginin derecesi, onun bir çalışkan olarak istidadını ve işinin değerini saptar. bağımsızlık insani sevapların ve insanlık değerlerinin tek ölçüsüdür. insanın değeri kendinden gelir, başkaları için neler yapıp neler yapmadığından değil. kişisel gururun yerini alabilecek hiçbir şey yoktur. bağımsızlıktan başka da bir kişisel gurur standardı yoktur.
doğru dürüst ilişkilerde, hiç kimsenin hiç kimseye feda edilmesi söz konusu değildir. mimarın müşterilere ihtiyacı vardır, ama kendi çalışmalarında onların isteklerine boyun eğmez. onların da mimara ihtiyacı vardır, ama evi ona sipariş etmeleri, sırf ona bir para vermek için değildir. insanlar yaptıkları işleri, özgür ortak rızayla, ortak ve karşılıklı çıkarları doğrultusunda değiş tokuş ederler, bunu ancak kişisel çıkarları birbirine uyuyorsa, her ikisi de bu değiş tokuşu istiyorsa yaparlar. istemiyorlarsa, birbirleriyle iş yapmak zorunda değildirler. gidip başkalarını ararlar. eşitler arasında ancak bu tür ilişki olabilir. bunun dışındaki ilişkiler, efendi-köle ilişkisidir, kurban cellat ilişkisidir.
hiçbir iş, hiçbir zaman kolektif olarak yapılmamıştır, çoğunluk kararıyla yapılmamıştır. her yaratıcı iş, bir tek bireyin düşüncesi rehberliğinde başarılmıştır. bir mimar, binasını dikmek için pek çok sayıda insana gereksinim duyar. ama onlardan, kendi tasarımına oy vermelerini istemez. birlikte serbest bir anlaşmayla çalışırlar ve her biri kendi işlevinde özgürdür. mimar başkalarını ürettiği çeliği, camı, betonu kullanır. ama o malzemeler, mimar gelip elini sürünceye kadar, çelik, cam ve beton olarak kalırlar. mimarın bunlarla ne yaptığı, kendi bireysel ürünüdür ve kendi bireysel mülküdür. insanlar arasında doğru dürüst işbirliğinin tek yolu budur.
dünya yüzündeki ilk hak, "ego"nun hakkıdır. insanın ilk görevi kendine karşıdır. ahlaki yasası; birinci amacını asla başka kimselere bağlamamaktır. ahlaki sorumluluğu da, istediğini yapmaktır, yeter ki, istediği diğer insanlara birinci derecede bağımlı bir şey olmasın. buna yaratıcı zihnin tümü dahildir... düşünüşü de, çalışması da. ama buna bir gangsterin alanı dahil olmadığı gibi, bir hayırseverin, bir diktatörün alanı da dahil değildir. kişi tek başına düşünür, tek başına çalışır. ama kişi tek başına... hırsızlık edemez, sömüremez, yönetemez. soygun, sömürü ve yönetme için ona kurbanlar gerekir. bunlar bağımlılığa işaret eden şeylerdir. hepsi elden düşmecinin alanına girer.
insanları yönetenler bencil değildir. onlar hiçbir şey yaratmazlar. varlıklarını ancak başkaları kanalıyla sürdürürler. onların amacı, yönettikleri kişilerde, onların köleleştirilmesinde yatar. dilenci kadar bağımlıdırlar onlar da. sosyal hizmet görevlisi kadar, haydut kadar bağımlıdırlar. bağımlılığın türünün önemi yoktur.
ama insanlara bu elden düşmecileri... zorbaları, imparatorları, diktatörleri... bencilliğin temsilcisi saymaları öğretilmiştir. bu sahtekarlıkla birlikte insanların ego'yu öldürmesi sağlanmıştır. hem kendilerinde, hem de başkalarında. bu sahtekarlığın amacı, aslında yaratıcıları yok etmektir. ya da zincire vurmaktır. o da aynı şeydir.
tarihin başlangıcından bu yana, iki hasım her zaman karşı karşıyadır. biri yaratıcı, diğeri de elden düşmecidir. ilk yaratıcı tekerleği icad ettiği anda, ilk elden düşmeci buna tepki göstermiştir. o da hayırseverliği icad etmiştir.
yaratıcı, sürekli olarak inkar edilmesine, saldırılar görmesine, eziyetlere uğramasına, sömürülmesine rağmen yoluna devam etmiş, bütün insanlığı da kendi enerjisiyle peşinden ilerletmiştir. elden düşmecinin bu sürece engeller çıkarmaktan başka katkısı yoktur. bu kapışmanın bir baka adı daha vardır... burada birey, kolektife, topluluğa karşıdır.
kolektifin, yani bir ırkın, bir sınıfın, bir devletin "ortak çıkarı", insanları baskı altına alan her türlü zorbalık rejiminin altında yatan şeydir. tarihteki her dehşet verici olay, bir hayır uğruna yapılmış görünür. bencil hareketlerin hiçbiri, hayırseverin döktüğü kanla ölçülebilecek bir zarar vermiş midir? bunun suçu insanoğlunun iki yüzlülüğünde mi yatmaktadır, yoksa ilkenin yapısında mı? en korkunç kasaplar, genellikle en samimi, en içten inanmış olanlardır. giyotinle ya da idam mangasıyla, kusursuz bir topluma ulaşacaklarına gerçekten inanmışlardır. hiç kimse onların öldürme hakkını sorgulamamıştır, çünkü besbelli hayırsevere bir amaç uğruna öldürülüyorlardır. insanların başka insanlar uğruna feda edilmesi doğal kabul edilmiştir. aktörler değişmekte, ama trajedinin amacı aynı kalmaktadır. bir hümanist çıkar, insanlara ne kadar sevgi duyduğunu söyleyerek yola koyulur, sonunda bir kan denizine varır. insanlar bir şeyin iyi olabilmesi için bencillikten uzak olması gerektiğine inandığı sürece, bu böyle devam etmektedir ve edecektir. bu durum, hayırseverin eylemine izin vermekte, kurbanları da buna dayanmak zorunda bırakmaktadır. kolektivist hareketin liderleri kendileri için hiçbir şey istememektedirler. ama bir de ortadaki sonuçlara bakın.
bir insanın diğer bir insana yapabileceği tek iyi şey, o kişiyle doğru dürüst bir ilişki kurabilmesi için tek yol... elini çekmektir!"
------------------------
sözlük böyle girilerle dolsun dolacaksa da. okunmayacak bile olsa.
tanım: bireycilik, benim bunu buraya üşenmeyip yazmamdır. kendim için.