|
|
- gogolun roman olarak yazdığı, piyasada oyun uyarlamasının daha kolay bulunduğu ve içsel diyaloğun dibine vuran yapıt..
- gogolun bir öykü kitabının adıdır. içinde bir delinin hatıra defteri, palto ve burun adlı hikayeleri bulunur.
- gogol' un birbirinden güzel üç hikayesi yer alıyor. yazar, içinde yaşadığı rus toplumunun genel yapısını ve bireylerini büyük dikkatle tahlil ediyor; eser yazarın birbirinden ilginç gözlemlerini yansıtması açısından oldukça önemlidir.
aynı zamanda tiyatro oyunu olarak da sahnelenmiş ve oldukça büyük bir yankı uyandırmış olan eser "bir delinin hatıra defteri", "palto" ve "burun" adlı hiayelerle okuyucularına farklı pencereler açıyor.
- gogol'un 4. dereceden yüksek memur aksentin ivanoviç poprişçin'in hayatını anlattığı ve soyluluk düşüncesine ağır eleştiriler getirdiği eseri. oyunun en büyük sembollerinden biri, soylu olmayan bir kişinin deli sınıfına sokulmuş olmasıdır. toplum içerisindeki farklı sınıfların ve bu sınıfların üyelerinin bulunduğu "kişilik bölünmesi" ve "kişilik çatışması" bir delinin şahsınde gerçekten ustaca anlatılmış. poprişçin gibi bir memurun, müdürün güzel kızı sofia'ya tutulması, fakat bu tutkunluğun aslında kıza değil, kızın şahsınde buluşan "mal, mevki" gibi şeylere olan hasretten meydana gelmesi, özellikle sofia'ya aşkından bahseden poprişçin'in "ben soylu olsaydım, bunun babası olacak hödük, kapımda kul olur, köle olur, iki kuruş altın için köpeğim olurdu" serzenişleri sanıyorum bu amacı anlatmak için yeterli göndermeler.
soyluluk nedir? gibi bir sorgulamalar bütününü de ihtiva eden oyun, poprişçin'in "soyluluk yenilen bir şey midir?" sözleri ile gerçekten eğlenceli bir hal alıyor. rus toplumunda alt sınıflardaki insanlara yapılan "hayvan" muamelesi, 4. dereceden yarı deli bir yüksek memurun gözünden ustaca alaylı bir dille işleniyor. benim dikkatimi çeken diğer bir şey ise, poprişçin'in köpeklerin konuşabildiğini iddia etmesi ve sofia'nın evindeki bir köpeğin mektuplarını okuyarak evden haber alması oldu.
köpekler burada öyle bir anlam taşıyor ki, sanıyorum bu kitap yazıldığında gogol'un başı büyük bir belaya girmiş olmalı. çünkü mektuplardaki dil ve köpeklere biçilen rol tam tamına soylulara "siz köpeksiniz" mesajı ulaştırıyor.
oyunun kapanış kısmında, poprişçin'in ispanya'daki taht boşluğunu doldurmak için sekizinci ferdinand olarak kendini kral etmesi, "insan yerine koyulmak için ille de soylu mu olmak lazım" düşüncesini barındırıyor. evet poprişçin bir deli fakat o "basacak bir yerim bile yok anne" serzenişleri ile yaşayan ve insan yerine konulmak için çaba gösteren bir deli.
sanıyorum pek çoğumuza, bir soyluluk eleştirisi önemsiz geliyor, fakat geçmişte yaşanan bu tecrübeleri anlayamadan bugünü anlamak mümkün olmuyor....
oyun halihazrıda kulis sanat evi'nde metin zakoğlu'nun sıradışı performansı ile izlenebilir.
- bugün : bugün kuyuya bir taş attım, oradan geçen birisi görüp yanıma geldi, kafasını kaşıyarak kendi kendine konuştu, bir de bana deli diyorlar ya...
şugün : dün ataş attığım kuyunun başında üç kişi toplanmış hararetli hararetli konuşuyorlardı, uzaktan izledim, bütün gün konuşup durdular.
ogün: kuyunun başındaki kalabalık artmış, adamın birisinin beline ip bağlayorlardı, kasabanın çocukları geldi izleyemedim, geri döndüğümde kalabalık daha da artmıştı. sonra birisi öne çıkıp lider olduğundan bahsetti, ilk gelen itiraz etti, ufak bir arbede yaşandı. her kafadan bir ses çıkıyor, kalabalıktan homurtular yükseliyordu. uzaktaki bir ağacın gölgesinde çekirdek çitleyerek izledim.
ertesi gün : kalabalık bugün iyice artmış, gruplaşmalar olmuş, havada gerginlik var. bana da eğlence çıktı işte. kavga etmelerini izlemek için bekledim, ama onu bile beceremediler, herkes karşısındakinden korkuyor ve ilk hamleyi yapmaktan çekiniyor. ara sıra itişmeler olsa da, genelde ağız dalaşında kalıyor. bu insanların ne yaptığını anlamıyorum, acaba bu yüzden mi bana deli diyorlar?
daha ertesi : saat 4. saat 4'e kadar izledim, kuyunun etrafında seyyar satıcılar da toplandı, bazı ufak gruplar ayrılıp kendi aralarında kumar oynuyorlar, bahis de düzenliyorlar galiba
.
.
.
- içinde dostoyevski'nin "hepimiz gogol'un paltosundan çıktık" diyerek atıfta bulunduğu palto adlı hikayeyi barındıran kitap. burun adlı ucuncu hikayenin kötülüğü bile bu kitabın değerini azaltmaya yetmemiştir.
- sevgili günlük,
biliyorsun uzun zamandır bunu istiyordum. çok dayak yedim ama değdi. geçen hafta mahalle imamından yediğim dayağı anlatmıştım sana. adam pis kovalıyor, tekmeleri de sağlam. mahalle takımının santraforuymuş nerden bileyim. cüppeyle koşarken süpermen'e benziyor. çok heybetli. ödüm patladı.
yediğim dayaktan akıllandım, bu sefer komşu mahallenin camisine gittim. beni tanımadılar. hoca abdest alırken kafasına odunla vurdum, hemen bayılmadı. dört beş kere vurmak gerekiyor.
bu kıyafetler acaip havalı, fır fır rüzgar alıyor. ogh.
içtima alırken iki üç tanesine daldım. sağdan say diyorum salak bana bakıyor. bi tanesinin kaşı açıldı, bi hafta istirahat verdim. hoca olmak ne güzel.
vaaz verirken uyuyan bi adama minberden uçar tekme attım. acile kaldırdılar. hutbeden sonra sınav yaptım. geçemeyenlere istikamet verdim.
ikinci rekatta dışardan siren sesleri geliyordu. cemaati secdede bırakıp gizliden kaçtım.
cop çok acıtıyor. bir iki gün dışarı çıkmamak lazım.(void, 03.01.2008 18:59 ~ 17.03.2008 01:14)
- evet artık daha fazla bu olayın üstünü örtemeyeceğim, bunu daha fazla sümen altı edip kendimi kandırmanın bir anlamı yok, böyle bir delilik yapmamalıyım.
ilk ne zaman başlamıştı ki?
evet, evet her sabah işe giderken onlarla karşılaşıyordum. evimiz lisenin yakınında olduğu için her sabah üzerime üzerime gelen liseli kızlardan bahsettiğim sanılmasın, her sabah yanıbaşından geçtiğim o harikülade şey başka bir şey. aptalca bacak sunma yarışması yapan puberte çocuklarından daha güzel bir şey.
ahh, yine gözümün önüne geldi(ler).
şimdiye dek niçin bunu, böyle bir sevgiyi farkedememişim ona da şaşmadım değil. belki de onlara uzak kalmış olmaklığımdan ve haydarpaşadaki limanlara yakın bu bölgede yaşamamışlığımdandır herhalde. belki de önceden yaşadığım yerlerde bunlardan bu kadar çok bulunmamasındandır.
aman allahım, işte yine gözümün önüne geldi. müthiş bir kırmızı renk, vişne kırmızısı da değil, kan kırmızısı da değil, değişik bir kırmızı, herhalde o müthiş dokunun üzerine hangi rengi koysan bu kadar güzel oluyordur.
o müthiş kaporta, öylesi güzel kırmızının altında süper bir uyum içerisindeki siyah şerit.
her neyse...
ben on(lar)ı bir tane sanıyordum ve bu sevgimin muhatabının yalnızca birinden kaynaklandığını sanıyordum, ta ki o gün gördüklerim ve o gördüklerimin beni şaşkına çevirmesi..
evet sıradan bir gündü ve her zamanki gibi yolda ilerliyordum. sağdan, bacak göstererek ne ispatlamaya çalıştıklarını anlamadığım suratlarını merak bile etmediğim için hiç bakma gereği bile duymadığım et parçacıkları, yolun sol tarafında ise aşık olduğum tır(lar)dan iki tane birden.
ama nasıl olur?
ben hep onların bir tane olduğunu sanıyordum ama hayıır, iki tane imişler.
hemen dikkat ettim kesin bir yerlerinde farklılık vardı bu iki güzelin; tabi ki farkı anlamakta gecikmedim (matematik eğitiminden kaynaklanan acayip geliştiğini sandığım analitik düşünme yeteneğimden olsa gerek). evet. bu iki kırmızı koca güzel tır arasındaki en büyük farklardan birisi plakaları idi; birinin sonunda 5785 varken diğerinde 5787 yazıyordu. kim bilir belki 5786 da vardır.
nasıl olsa -varsa eğer- bir gün onunla da karşılaşacağım.
demiştim ya bu yalnızca birine yönelik sevgi patlaması değilmiş ve bunu farketmem iş yerinin oradaki benzin istasyonunda gördüğüm ve kafamda şimşekler çakan sarı renkli tır ile belli oldu.
aman allahım, evin oradaki man marka kırmızı tırlardan sonra scania marka sarı tır da çok hoşuma gitti. hatta sadece benim değil, arkadaşımın da çok hoşuna gitti.
sarı renk ön kısım, sarı ile ahenk içindeki aksesuarlar ve tam bir bütünlük oluşturan alt kısmı sarı üst kımı beyaz renkli koca tanker kısmı..
neyse günlük şimdilik bunları söylemekle yetineceğim, böylelikle seninle bunu da paylaşmış oldum.
biraz da iş yapayım bari.(anka, 08.04.2008 09:13 ~ 09:13)
- (bkz: bir delinin güncesi)
- önce efsane oyuncu genco erkal'ın inanılmaz yorumuyla tiyatro kronolojimizde yerini almıştır.
oyunun erkal'ın bir "iç hesaplaşması" olduğu da söylenir.
bu rivayet, erkal'ın istanbul üniversitesi psikoloji bölümü mezunu olduğunu hatırladığımızda derinlik kazanacaktır.
okuduktan ve izledikten sonra bir kez daha anladım:
"bu dünyayı deliler yaşattı".(cohen, 08.04.2008 12:24)
- sayın arkadaşım defter
bügün kendime çorba yapmayı düşünüyordum. fakat kurbaların yoğun isteği üzerine vazgeçtim ve bir kaç fransız pişirmeye karar verdim. aklıma beden eğitimi öğretmenim geldi sonra, ben o arada mari antuanetin kafasını tencereye sokmaya çalışıyordum. kadının saçları kepekli olduğu için çok zor girdi tencereye. belki ondan da makarna yaparım ama bıktım makarnadan. kurbağaları dinlediğime pişmanım. günün ilerleyen saatlerine doğru üst komşu geldi. memleket meselelerinden ve bolkondan işememek gerektiğinden bahsetti gitti. hepsini not aldım. bir ara ankaraya gidip notlarımdan imam bayıldı yapıcam, çocuk bezi takıyorum artık. balkondan fırlatmasıda daha kolay. hem rüzgarda üzerine sıçramıyor.
akşam yengeyi al bize gel.
hasretler yanaklarından sıkarım.
|