iki büyük imparatorluğun; osmanlı'nın ve bizans'ın kalbinin attığı yerde, tarihin tam da ortasında üniversite okumuş olmanın verdiği zevki hiç bir şeye değişmem.
okuldan dışarı adımımı atar atmaz başımı kaldırdığımda gördüğüm o eşsiz meydanın hangi tarihi eylemlere ev sahipliği yaptığını düşünerek otobüs duraklarına doğru yürürken, çoğu zaman, tarih beni kendine çekerdi. bu hazzı biraz daha uzatmak için de, işim de yoksa, beyazıt meydanı'nı ortasından kesip geçerek sahaflar çarşısı'na dalar, öylesine karıştırdığım kitaplar beni yorunca, kapalı çarşı'ya doğru yürür, gezine gezine bulduğum nur-u osmaniye çıkışından cağaloğlu'na, ordan topkapı sarayı'na, ordan da valiliğin de arkasını dolaşarak eminönü iskelesine çıkardım.
ve beyazıt'ta başlayan bu gezilerimde attığım her adımda bu taşlara bir padişahın da basmış olabileceğini düşünmek tüylerimi ürpertirdi.
iskeleye varır varmaz da tarih kokan yolculuğumu dijital cızırtısıyla kesen eminönü dilencisi arabeskçi ama kızın sesi beni bu kimliksiz dünyaya tüm gerçekliğiyle taşırdı. işte ben bu gerçekliği sevemediğim için, bu aleme beni saygısızca ve teklifsizce taşıyan o ama kız yüzünden ve tüm diğer eminönü çığırtkanları yüzünden, istanbul'un bir tek eminönü'sünü sevemedim.
beyazıt'ı, tarih koktuğu için seviyorum; ve istanbul'u da.
sonradan gelen: kabul ediyorum; son paragraf
orhan pamuk'umsu bir anlatıma göz kırpmaya meyleder olmuş.
altı- yedi satırdan/ uzun bir paragraftan oluşan ve içinde sık sık/ yer yer "
kumpas" kelimesi geçen yeni bir giri, en temel hedefimdir.
*