|
|
- nazım hikmet
o, yalnız ağaran tanyerini görüyor
ben, geceyi de
sen, yalnız geceyi görüyorsun,
ben ağaran tanyerinide.
- tekil adıllardır.
- 'biz siz onlar'ın yalnız halleridir..
- tekil şahıs zamirleridir.
- tasavvuf düşüncesinin en çetrefilli konularına öznelik etmiş tek şahıs: ben sen o. üç gözükebilir ama hakikatte bir.
sufiler kadar "insan" kavramına eğilmiş bir düşünür topluluğu daha göremeyiz. onlar insanı kur'an'dan aldıkları bir ilhamla "küçük alem" ya da "zübde-i alem" olarak tanımlarlar ve insanın bunu farkedebilme sürecini seyr-u süluk ve bu sürecin sonunu da "insan-ı kamil" diye isimlendirirler.
en genel bir tanımla şunu söyleyebiliriz; sufilerin tam olarak yaptıkları şey, gerçek benliğe ulaşma, insan-ı kamil olma yolculuğundan ibarettir ve bu yoldan alıkoyan zihinsel bloklar *, engeller ve örtüler aşıldığında, kişi kainatın aynası olacak ve "büyük alem"in nasıl bir prototipi olduğunu kavrayacaktır.
bahsettiğimiz bu kavramlara iki tane yenisini daha ekleyelim ve bu düşünceler etrafında sufilerin "ben" ya da daha anlaşılır bir ifadeyle "nefs" anlayışlarına değinelim.
insan, en güzel bir biçimde yani ahsen-i takvim olarak yaratılmıştır. * ancak daha sonra allah'ın onu yarattığı o en güzel suretten, biçimden ayrıldı, uzaklaştı ve aşağıların aşağısı yani esfel-i safilin haline geldi. işte sufilere göre insan, bu bakımdan içinde hem bir mükemmellik imgesi barındırır hem de kopuşla birlikte başlayan bir bozulma. sufiler tüm tarihsel değişim ve dönüşümlere karşın insan doğasının bu iki nokta arasında bir sarkaç gibi salındığını düşünürler.
meselenin bu iki yönü, sanki mevcut ben ile role model dediğimiz ideal ben'in halini andırmakta. bu yüzden tüm insan yaşamının amacı tam anlamıyla bu iki ben arasında gidip gelmek ve ideal olanına erişmekten ibaret oluyor. bu noktada istidat, yetenek veya yatkınlık işimizi son derece kolaylaştıran bir mevzu. kişinin istidatı uygunsa bu dikenlerle kaplı yolu kendi başına tamamlayabilecektir. çünkü bu yolda yapması gereken şeyin sadece iki maddeden ibaret olduğunu biliyor: şimdiki durumun erimesi, yok edilmesi yani sufilerin fena dedikleri hal ve yeniden bütünleşme hali yani beka.
bu bakış açısı bizi doğrudan doğruya sufilerin "nefs" teorilerine götürür. ve bu teorinin kalıplaşmış ifadesi olan "kendini bilen rabbini bilir." hadisine. sufilerin kafalarını en çok karıştıran şey, işte tüm kapıların kilitlerini açan bu sözdeki "nefs" ile neyin kastedildiğidir.
nefs, basit bir anlatımla kendi benliğimiz olabilir. yani mevcut ben. fakat yukarda da belirttiğimiz gibi salt mevcut ben'i bilmek çoğunlukla işe yaramayacaktır. daha ötesi de lazım: "ideal ben" olarak karşımıza çıkan "rabb"ı bilmek. yani fena halinden beka haline dönmek. mecvut ben'den ideal ben'e ulaşmak. bu, ne sufilerdeki fena fillah'tır ne de başka bir düşünce sistemindeki başka bir kavramdır. fena fillah bu yolun yarısıdır. * önemli olan fena halinden beka haline dönebilmektir. tıpkı peygamberin miraca çıkıp tekrar dönmesi gibi.
nefs teorisi sufilerin varlık anlayışlarının temelinde yer alır. bu teori, varlık mertebelerinin soyut ve basit mertebelerden bileşik mertebelere doğru derecelenmesi ve inmesi sürecine dayanır. yani "ahsen-i takvim"den "esfel-i safilin"e iniş sürecidir yaratılış. bu süreçte "ben", tanrı'ya en yakın olan halinden * giderek uzaklaşmış ve gördüğümüz, duyduğumuz bu aleme her yakınlaşmasında biraz daha kirlenmiştir. "ben", tanrı'ya en yakın halindeyken yani onun bilgisinde henüz varlık kokusu almamış bir şey * iken "birlik" halinde idi. ama bu dünyaya geldiğinde birlik hali bozuldu, çoklaştı ve bu yüzden kirlendi. işte sufilere göre "ideal ben"e ulaşmak için duyulur aleme geldiğimiz bu süreci şimdi tersinden yaşamalıyız.
bu teori, alemden yavaş yavaş soyutlanarak, çokluklardan arınarak, birlik haline doğru ilerleyerek, buraya gelirken aldığımız özellikleri aldığımız yerlere tekrar bırakarak en sonunda "insan-ı kamil" dediğimiz noktaya ulaşmak ve sonra da tekrar halk içine dönmekten ibaret. çünkü hayret makamına varıldığında insan rabbini bilecektir fakat bu bilgiyi sürdürmesi için tekrar halk içine dönmelidir.
buradan şu sonucu çıkartıyorum: sufilere göre mevcut ben "bir" halini almadıkça, "bir"i yani ideal ben'i bilemez. seyr-u süluk dediğimiz sürecin gayesi de parçalanmış ve 'çoğalmış' nefsi tekrar bir ve bütün haline getirmektir. o halde ideal ben'e ulaşmak bir istidatın yardımı ile de olabilir, belli bir çaba sarfetmekle de olabilir. insan bu iki yoldan mizacına uygun olanıyla davranmak konusunda serbest bırakılmıştır.
- belki sen belki ben belki de onlar kumdan kaleler kurar denize doğru
sözleri ile kumdan kalelerin hepimizin hayatındaki birinci ekil, ikinci tekil ve üçüncü çoğula gönderme yaptılarıdır.
|