ben ruhi bey, nasıl olan ruhi bey
nasılım
bir yaz ikindisinden çıktım geldim
diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
kapıyı iyice kapadım
- kapadım mı, evet, kapadım -
ne kadar oyunlaştırdılar, yoksa eksiksiz her mısra kullanıldı mı, bilemiyorum, ama devlet tiyatrolarının uzun sezonlardır oynadığı oyun. uğur polat'ın müthiş performansından ayakta alkışlanan oyun
gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
büyük bahçelerin küçük içinde
saksılardan birinde
gördüm de
uyurken uyandırılmış gibi
beni bir sardunya büyüttü belki.
o ben ki
bir kadında bir çocuk hayaleti mi
bir çocukta bir kadın hayaleti mi
yalnızca bir hayalet mi yoksa.
ne peki
yere dökülen bir un sessizliği mi
göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
işini bitirmiş bir org tamircisinin
tuşlardan birine dokunacakkenki
dikkati ve tedirginliği mi.
bekler mi beni
her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
bir sürü yaz gününün içinde
acaba bekler mi beni
uykularım, o sonsuz uykularım
yanmış bir limonluktaki
- ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
sesini hiç eksiltmeyen -
ama bilmez miyim ben
bilmez miyim hiç
böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
kısacık bir zaman olmalıydı elimde
turfanda meyva gibi bir zaman
yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
geçerek erguvanların dönemecinden
leylakların dörtyol ağzından
yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
acının dudaklarına ve geçmişin
bir yaban gülü yaprağı gibi beni
ama ne gezer.
korkmuyorum artık solmaktan
solmaktan ve solgunluktan
gelmişim nerelerden böyle
kurumuş bir dere yatağı gibi
ya da pek kurumamış da
baygın, hasta ya da cançekişen
çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
yorgun düşerek taşımaktan
ve ne çıkar ayırmasam kendimi
suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.
koylardan
kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
ayırmasam kendimi
diyorum ayırmasam
köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
içindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
cepleri yüreği cepleri
ayırmasam da ben
kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
bu kımıltısız gövde
görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
o müşiş öğle sıcağında
pencerenin önünde örgü ören birinin
- örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
görülmediği gibi
ama var mıydı sanki görülmek isteyen
var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.
ii
ve her şey hızla yetişti sonra
sarı bir günün kahverengi yarınına.
yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
ağaç da çürümüş zaten
kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
-gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-
yoklamışlar orasından burasından
kim bilir.
ama sessizlikten başka ne bulmuşlar
önemsiz bir iki anıdanbaşka
ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında
sorarım ne bulmuşlar
çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da
anılar.
oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta
kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın
buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki
bir şeyler olmalıydı. ve sanki
yıllar var ki saklamışım orda ben
saklamışım anlaşılan
odasında yapayalnız doğuran bir kadının
dışa vurmak istemediği
ya da pek gereksinmediği
o iniltiyi andıran
duyurulmayan her şeyi.
iii
ve her şey dönüştü işte
kahverengi bir çarşambadan
sapsarı bir cumartesiye.
ansızın bir rüzgar çıktı demin
çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
yakıyor gözkapaklarımı da
toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.
(kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
1 - işte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
2 - süt emer gibi bir memeden
bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
3 - dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)
(ansak mı anmasak mı
yeri mi şimdi değil mi
bir tren yolculuğunda ve her yerde
her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi
saatler iyi
adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi
ve bütün yolcuların dalgın
koparıp koparıp bir şeyler yediklerini
görünüşte kararsız
görünüşte üzgün, endişeli
görsek mi acaba, görmesek mi
açıp da kapalı gözlerini arada
şöyle bir görünümü tek bir solukta
yalandan, inatla içine çekenleri
ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken
belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini
bir tilki çevikliğiyle, acele
katarak yolculuğa hiç yoktan bir gizemliliği
bilmem ki, görmesek mi
durunca tren bir istasyonda
dudakları çatlamış, ateşli, hasta bir istasyonda
dünyanın bütün elma satıcılarına bakıp
bakıp da her şeyi ilk defa tanıyormuş gibi
uzanıp pencerelerden sarkık gerdanlarıyla
tutarak parmaklarıyla yalancı
ve ucuzundan bir kolyeyi
acaba görmesek mi
bir treni ve dünyada tren olan her şeyi.
ansak mı anmasak mı acaba
yeri mi şimdi, değil mi
sırasını bekleyen bir kadının, hasta
gereğinden fazla abartılmış yüzünü
besbelli iğrenirdiniz
çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına
bir duvar saatine ya da kapıya
telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun
kısaca
kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi-
gördünüz, görüverdiniz bir daha
sıyrılmış acılardan ansızın
sevecen, durgun, sade
o yüzü
belki de, orda, acele
karar verdiniz
bir anneniz olsun isterdiniz böyle
ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu
her neyse...
söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de
ben uzun yolları hiç sevmem
doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar
ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.)
iv
bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar
denize bırakılmış çöpler gibi
yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi
geri veriyor ve çekip gidiyor usulca.
bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi
bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında
içinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı
çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde
ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen
kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla
yağmurlu bir sundurmaya
ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
pencerelerde ve her yanda.
bir çocukta bir kadın hayaleti mi
bir kadında bir çocuk hayaleti mi
yalnızca bir hayalet mi yoksa.
(nerdeyim
kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim
para bozduranların az çok bildiği
adres soranların gene bildiği
bir sokakta bir aşağı bir yukarı
saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
amansız bir güceniğim.)
geri getiriyor bunları rüzgar
geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da
iniltili, hasta bir konağı da
çatısında baykuşların tünediği
birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda
ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp
suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği
bir konağı ve konağın olanca görkemini
geri getiriyor rüzgar.
(konaksa yandı çoktan
tertemiz bir asfalt ezip geçti onu
iyi biliyorum tertemiz bir asfalt
ezip geçti onu
kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.)
ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı
caddeler, işhanları kahveler ayarlandı
meyhaneler, genelevler
pasajlar, dar sokaklar, geçitler
soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey
ve bütün ilişkiler
birden yerini aldı.
ve her şey yetişti gene
sarı bir çarşambadan
kahverengi bir cumartesiye.
v
ben ruhi bey, nasıl olan ruhi bey
nasılım
bir yaz ikindisinden çıktım geldim
diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim
kapıyı iyice kapadım
- kapadım mı, evet, kapadım -
çitlenbik ağacının altından geçtim
frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
dişlerimle sıyırdım
sardunya renginde ve sardunya tadında idiler
biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum
azıcık gülümsedim
ve dünya bana gülümsedi
çakılların üstünden yürüdüm
yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki
yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
iyice duydum
çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım
- çok yüksekti. deniz dibi renginde ve demirdendi. üstünde aslan başı
kabartmalar vardı. iki yanında çok yüksek iki duvar uzar giderdi.
dışardan çam ğaçları görünürdü. bir kırbaç gibi görünürdü. ve
ağaçların üstünde kırbaç kılıflarına benzeyen ve evlatlıkların mavi
pazen giysilerini andıran kalınlaşmış bir gökyüzü dururdu -
on sekiz on beş trenine yetiştim
geniş kadife koltuğa oturdum
puromu yaktım - iki kibrit harcadım -
akşam gazetelerinde pek bir şey yoktu
haydarpaşa'ya kadar bulmaca çözdüm
iskelede saçları çok iyi taranmış bir kız bana baktı
bakışından tedirgin oldum
giyimsizdi, boyasızdı, bakımsızdı
vapurla karaköy'e geçtim
tokatlı'ya uğradım
köprüden aldığım fransız dergilerini karıştırdım
kirazla bir kadeh rakı içtim
çıkarken boy aynasında kendime baktım
oldukça yakışıklıydım
gömleğim temizdi, beyaz ceketim
tertemizdi ve ayakkabılarım
pantolonum ütülü
yelek cebimde ince altın bir zincir
sarı ve ince bıyıklarım
tam ruhi bey bıyığıydı
ve iki parmağın arasında bir çiçek sapı
- zakkum muydu, değil miydi, belki yazpatı -
boynumda menekşe rengi bir papyon
hafifçe sarkık
dudağımda bitti bitecek bir sigara
kenarında dudağımın
dışarı çıktım.
tünele bindim, asmalımescit'teki viyana lokantasına geldim.
avusturyalı karı koca beni karşıladılar
ikisi de eğilerek ben dimdik durdukça onlar bir kez daha eğilerek beni
karşıladılar
benden başka oldukça şişman iki adam daha vardı. beyaz ruslardandılar, gözleri
necef taşı gibi sert ve parlaktı
tezgahta bir leh yahudisi votka içiyordu, yüzündeki ince damarlar fırçayla
çizilmiş gibiydi, bir silinip bir canlanıyorlardı.
soğuk et getirdiler bana, omlet, bira filan getirdiler
üstüne kremalı ahududu getirdiler, likörle kahve getirdiler
çıkarken bolca bahşiş bıraktım.
markiz'e uğradım, dört mevsimden süzülmüş bir konyak içtim
düzeltip arada bir bıyıklarımı
uçları hafifçe ıslak
bir ara pencere camında kendime baktım
baktım ki, ben ruhi bey
nasıl olan ruhi bey
daha nasılım.
oradan galatasaray'a kadar yürüdüm
bir kadının pembe beyaz teni dağılıp uçuşarak
gezindi ortalıkta bir süre
ve durdum
durdum bu güzel yaz ikindisinden çıkıp
bambaşka bir sonbahar sabahını giyinceye kadar nasılım.
vi
nasıl olacaksınız ruhi bey
bugün de erkencisiniz ruhi bey
şarapla bira mı içiyorsunuz ruhi bey
böyle sabah sabah ruhi bey
akşam akşam ruhi bey
akşam sabah ruhi bey
cıgara alır mıydınız ruhi bey
yakalım ruhi bey, yakalım
böyle üşümüyor musunuz ruhi bey
benim de ayakkabılarım su alıyor ruhi bey
ne olur ne olmaz
önümüz kış ruhi bey
ee, daha nasılsınız ruhi bey
- iyiyim, iyiyim.
(gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim
kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu
pembe pembe azarlanırım
o ölür ben azarlanırım
kocaman bir konakta uzarım kısalırım
ellerim tırnaklarım
yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe
ve sıcak
gözlerim, gözlerim benim
denizi ilk defa gören bir çocuğun
birdenbire yaşlanması neyse.)
sizinle görüşelim ruhi bey
vaktim yok, vaktim yok
ruhi bey, görüşelim
vaktim yok görüşmeye kimseyle
ruhi bey
kendimle bile, kendimle bile.
(olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
ama hiç kimse.)
..."
devlet tiyatroları'nın istanbul'da, aziz nesin sahnesi'nde sergilediği bir temsiline geçen yıl gittiğim, biletimin üzerinde yazan yere başkasını oturttukları gibi beni de başka yere oturtmaları sonucu gerilen sinirlerimi, oyunda kullanılan sesin çok yüksek olması ve bazı sözlerin ne yazık ki anlaşılmaması üzerine daha da çok gerildiğim, oyun bittiği zaman pek çok seyircinin hala ikinci perdenin başlamasını bekleyerek yerlerinde oturduklarına şahit olduğum, dışarıda sigara içip hemen içeriye girmeyi bekleyenlerin yanından uğur polat'ın kostümünü değiştirmiş şekilde çıkıp gitmesiye oyunun tek perde olduğunun anlaşıldığı, aslında daha güzel olabilirdi dedirten ve bu sene hala oynamakta olan edip cansever eseri.
tiyatro salonundan çok lise müsamere salonuna benzeyen küçücük aziz nesin sahnesinde sahnelenmekte olan oyun.
ortalama bir televizyon çocuğu için zaten zor olan ben ruhi bey nasılım, gudik balkonda, sahneyi görebilmek (misal biz celal kadri kınoğlu 'nu göremedik bile, sadece sesini duyduk) için türlü pozisyonlar deneyerek, kafayı boynu yamultarak izlenmeye çalışıldığında
daha bi zor olmaktadır.
yine de çok güzeldi, uğur polat pek muhteşemdi, pek şahaneydi.
küçük ve samimi aziz nesin sahnesinde en ön sırada izlendiğinde, hele bir de dişi kişi uğur polat hayranı ise hakkında hiçbirşey hatırlanamayan oyun! böyle bir coşku böyle bir ruh beni aştı...
hala aziz nesin sahnesinde devam etmekte. ocak ayı için 14üne kadar yer yok. izlemek isteyenlerin elini çabuk tutmasını öneririm.
edip cansever'in kedini aştığı on katına çıkardığı ve onu sanatta en üst yerlere koymama neden olan oyundur. oyunun aklılda en çok kalan mısraları belki de şunlardır:
"o ben ki
bir kadında bir çocuk hayaleti mi
bir çocukta bir kadın hayaleti mi
yalnızca bir hayalet mi yoksa. "
uğur polatbu oyunda adeta aktörleşmiştir ve afife jale en iyi erkek tiyatrocu ödülünü kazanmiştir. şiir sevenler, tiyatro sevenler ve uğur polat'ı sevenler asla bir kere gitmekle yetinmezler bu oyuna. (bkz: kendimden biliyorum)
oyun bitince aynen şu hisler kalır insanda:
"ne peki
yere dökülen bir un sessizliği mi
göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
işini bitirmiş bir org tamircisinin
tuşlardan birine dokunacakkenki
dikkati ve tedirginliği mi. "
...
sizinle görüşelim ruhi bey
vaktim yok, vaktim yok
ruhi bey, görüşelim
vaktim yok görüşmeye kimseyle
ruhi bey
kendimle bile, kendimle bile.
(`olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
ama hiç kimse`) *
edip cansever in "ölmeden önce sahnede görmek istediği" trajik oyunu.uğur polat ın, moddan moda geçen ve aziz nesin sahnesinin berbat koşullarına rağmen oyuna insanı kilitleyen performansıyla birleşince daha bir güzelleşen metin.oyun kasım ayı boyunca da istanbul devlet tiyatrosu tarafından sergilenecektir.
giysiler giysiler gene giysiler
fiyonklar, boncuklar, payetler
değerli - değersiz, sahici - yalancı
türlü türlü iğneler, yüzükler ve kolyeler
önce hep nasılsınızlar, lütfenler, oturmaz mısınızlar
denenmiş iç geçirmeler, gizliden bakışmalar
ve yaldızlı cümleler
bu pazar ne yaptınız? hangi pavyonda? sahi mi?
iğreti kahkahalar, ucuzundan gülmeler
bacak bacak üstüne atmalar, yerlere uzanmalar
sigaralar içkiler
sonra gene içkiler, hiç bitmeyen içkiler
ve dudaklar ve gözler, ince uzun boyunlar
memeler, kalçalar, kıçlar, falluslar
ve yavaştan seviciler, ibneler
poz kesen jigololar.
(nasıl da vaktini bilirler her şeyin
ve vaktinde girişirler herşeye bu kent soylular.)
bir sardunya büyütmüştür ruhi beyi, memur balkonlarının çiçeği
"frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım
dişlerimle sıyırdım
sardunya renginde ve sardunya tadında idiler"
hesaplaşmıştır çocukluğuyla
"bir kadında bir çocuk hayaleti mi
bir çocukta bir kadın hayaleti mi"
purosunu yakarken, harcadığı kibriti bile hesaplatmıştır ona hayat
bulmaca çözmüştür, iskelede gördüğü saçları çok iyi taranmış kızdan tedirgin olmasının anlamını çözmek istemediği için.
kirazla bir kadeh rakı içmiştir, ikisi de ölçüsünde....
şiiri yüksek sesle okuyalım; hepimizin ruhundan bir parçadır belki ruhi bey
... ama sorun değil, iyiyim iyiyim
böyle sabah sabah ruhi bey
akşam akşam ruhi bey
akşam sabah ruhi bey
güzel kitap (uzun şiir) ve azıcık sıkıcı oyundur.
bir gidenin bir daha gittiği bir oyundur ve zannımca ilk defada bir şey anlamayan izleyici gider bu oyuna. bir de nedense kapalı gişe derler ya öyle oynanıyor bu oyun. her oyuna yer var bi buna yok. ne sanatsever bir toplummuşuz da bizim haberimiz yokmuş!?
oyuncularına laf yoktur ama. uğur polat'a hiç laf yoktur! akla zarar bir ezber, bir şevk, bir konsantrasyon ki sormayın gitsin.
tabi edip cansever de böyle döktürmüş olmasa ruhi bey nasılmış kimin umrunda...
ne demiş kendisi: "bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kucaklamak çabasındayım" bu da çalışmasının özetidir.
dipnot: benim oyunu izlediğim saatlerde galatasaray'ın şampiyonluk maçını oynamasından ötürü en ön sıralarda bile ikişer üçer kişilik yerler boş kalmıştı, ya da ben buna yormak istedim yoksa imkanı yok yer bulunmaz.
her sene devlet tiyatrosunda sezonu kendisiyle açtığım, her izlediğimde de ilk defa izliyormuşum gibi tatlı bir his uyandıran oyun..uğur polat'ın yeri ayrıdır başka bir başlıkta ayrıca ele alınır. ama ben ruhi bey'e aşığım.
edip canseverin imge yaratmak denince başı çeken eseridir. broy dergisindeki bir röpotajında (aralık 1985) kullandığı şu cümle eserinin özetidir: bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak çabasındayım
içinde ruhi bey ve limonluktaki yangın adlı mükemmel şiiri barındıran edip cansever kitabı
ruhi bey ve limonluktaki yangın
niye olmalı öyleyse
aşk mutlu bir sürgünlükse
üvey annemdi benim,ben sarışındım
on altı yaşındaydım,sarışındım
bulanık çıkmış fotoğraflar gibiydim,görünümsüz
yalnızdım,karışıktım
beni tanıyan kimseler yoktu
hiç yoktu,içime kapanıktım
büyük ağaçların altında
havuzun kırık taşları arasaında
bilmezdim mutluluk nedir
bilemezdim
alıp başımı gitmek isterdim
isterdim ama,kalırdım
sanki kar yağışlarının ardından
uzun süren kar yağışlarının ardından
sevimsiz bir lunaparkta
kimsesiz bir atlıkarıncaydım
bir limonluğumuz vardı,öğle saatlerinde
bazan o limonlukta uyurdum
karışık düşler görürdüm
yalnızlık?
o bir başına kalırdı, ben bir başıma kalırdım
sanki hiç tüketilmeyen bir otobüs durağı gibi kalırdım
bir gün
içeri girdi,uyanıktım
bir üşümüşlüğü tutuyordum yüzümde,uyanıktım
dudakları aralıktı,ben uyanıktım
öyle bir süre durdu,baktı
o baktı,ben de baktım
yanıma usulca uzandı
uzandığını görmedim,ama uzandı
dağıldı,uçuştu,bir gülüş gibi uzandı
önce şaşırdım
önce hiç kımıldamadım
-yalnızlık biraz azaldı-
saçlarımı sevdi,hiç kımıldamadım
bir biçim değildim sanki,bir nesne,bir şey değildim
biraz utandım
sokuldu bana iyice,sarıldı
dudaklarımı aldı,dudaklarımı taşırdı
köpüren sütler gibi taşırdı
köpükler içinde kaldım
-mevsim her zamanki gibi yazdı-
birden beyaz bacaklarını gördüm
sonra her şeyi gördüm
o her şeyi ben ilk defa gördüm
ses çıkarmadım
ses çıkarmadım,köpüren sütler gibiydik
beni yeniden öptü,üstüne çekti beni
köpüren sütler gibiydik
limonlar beyazlandı
bir limondan bir başka limona geçtik
bir limondan başka bir limona geçtim
gözlerim süt gibiydi,sayısız gözlerim vardı
ilk defa vardı
upuzun sürdü,kısacık sürdü
beni bıraktı
ayağa kalktı,saçlarını düzeltti
üstünü başını düzeltti
bütün beyazlıkları düzeltti
süt dindi
ama ben kaldım
çoraklar çöller tuzlu denizler gibi kaldım
o gözlerini dikti bana
-ben suyun yanması gibi tuzda-
anlamsız,uzun
gizli,korunaklı
yüzüyle itermiş gibi ilk defa gördüğü bir yaratığı
yıllarca,ama yıllarca
baktı baktı baktı.
kimseye birşey söylemedim
ama bir daha gelmedi
ne sevgi,ne nefret,önceleri birşey duymadım
sadece gelsin istedim
uyanık bekledim
gelsin istedim
ama bir daha gelmedi.
anladım neden sonra
anladım kötülük olsun diye geldiğini limonluğa
o bembeyaz dişleriyle yoktu,ben vardım
üç gündüz daha geçti,ben vardım
on gün daha geçti,sonra ben günleri unuttum
-unutmak!ben büyüdükçe o benim çocukluğum-
o yoktu
beni uyardı,beni yalnız bıraktı,anladım
çocukken vururdu,kanatırdı,ezerdi
bu kez de
anladım severekten
okşayaraktan yapmak istedi aynı şeyi
üvey annemdi,ben sarışındım
o da sarışındı
beni uyardı,beni yalnız bıraktı
(açık saçık giyinirdi,pek anlamazdım
dudaklarını ıslak tutardı,pek anlamazdım
şehvetle aralardı,bembeyaz dişlerini görürdüm
bembeyaz dişlerini görürdüm
bembeyaz
kalçalarını okşayaraktan tutardı.)
o günden sonradır ki iyi tanıdım ben kanı
bir gece uykudaydı bütün konak
gizlice bahçeye çıktım
yaralı bir hayvan gibi sürünerekten
sokuldum limonluğa usul usul
döktüm bir şişe gazı ve limonluğu yaktım.