b ir numaralı konsept düşmanı yazarımız kendisi
e l attı mı kısa kesmez, uzundur her girisi
e msali yok nickinin, gelmez daha delisi
n 'olur sinirlenme, mazur gör fikrimizi
d emet akalın sayesinde düştü benim arşive
e spri sıçmıştım orda, yaradı ama işime
l ale, gül, sümbül derken; dedim bi kaynaşalım
i stemez olaydım msn, edeyim böyle işin içine
d edim benim ablamsın, saygım sonsuzdur sana
e l attı sol omzuma, dedi gençsin sen daha
g üzel dedi yaşamak, mutlu olmak elinde
i stersen ağla ama, gelme bunlarla bana
l an it dedi, film varsa arşivle getir çabuk
i bnelik yapma ama, olmasın abuk sabuk
m ekana gel bi akşam, sana yemek yaparım
m urtazaya söyleme, sevmem öyle it kopuk
özlem tekin'in laubali şarkısının introsundaki 'lea lea leaaa leal leal lea leaa leaa' kısmını söyleyen kişidir. bir de rumuzunun vice versa'sı konusunda benim kadar kendisi de kararsız.*
‘’ben deli değilim ama sizi edebilirim’’in özeti olduğunu fark ettiğimden beri veterinere hak verip, kendi haline bıraktığımdır. veterinerliğin uzmanlık alanına girdiğine kızmaz. dişi aslandır, dişi kaplandır. sağ gösterip sol vurmalarıma da bir isevinin gösterebilceği manevralarla karşılık verir. naif, muhlis, munis, zatından mutmain, etrafına muzlim kişilik parçacıklarına alışmak ne kadar zorsa bırakmak o kadar kolaydır (tersini mi söyleyeceğimi sandın).
okur çekil aradan…
1872’de doğduğunda, witrergenstad kasabası en tenha saatlerini yaşıyordu. sokaklarda çalı çırpı top olmuş rüzgarın önünde savruluyor, göklerin sabık tanrısı yıldırımlarını bileyerek kükrüyordu. sabina hatun babana müjdeyi o dakikalarda verdi. ‘’hanımınız yavruladı efendim’’. baban öyle sevinmişti ki, dudakları titreyerek; ‘’ benekli mi’’ diye sordu. ‘’benekli efendim benekli’’. sonraki yılları sen de biliyorsun. nice dermatologlara gittin, kozmetik ürünü tükettin; biçare olup hocaların soğan kokulu üfürüklerinden medet umdun, hyerapolis’te afrodit’e öykündün. ama ne çare! işte o beneklerden tanıdılar seni daima. her bebek gibi ağlıyor, altını pisliyordun; her çocuk gibi dilinin ebatlarını zorlayarak sümüğünü yalıyor, oyunlarda mızıkçılık yapıyordun ancak; beneklerin hale gibiydi, her ortamda fark edildin sen.
‘’ hayat bir kumardır; şansını tanrı verir, hilesini şeytan.’’ der dostoyevski ‘’kumarbaz’’ isimli romanında. sen de kendi şansınca oynadın. bazen çift okeye döndün, bazen taş çaldın. ama hiç saflığını yitirmeden oynadın, masumca gülümsedin yazgına. ve aşk sonra geldi; batıl inançlarından ötürü aşk uğruna rus ruletini kaybetmeyi bile göze aldın çoğu kez; kumarı hayatınla kaybetsen de aşkı ölümsüzlükle kazanacaktın.
aşk dedim de; nick altımda bahseylediğin gibi uzun uzun seneler aynı yerde yaşamış olmamız dolayısıyla ‘’ikimiz bir hevenkin sarı sarı muzlarıyız’’ diye güfteler döktürmeni maruz karşılıyorum. bunu ilk söylettiğim sen değilsin. ama bilirim ilk olmak seni etkilemez. sen hep, birinci olmaktansa; o uyuz soru sorulabilsin, kafa karıştırabilsin diye ikinciyi geçip yarışı tamamlayan o at olmak isterdin. is-ter-din. özgeçmişin; geniş zamanın hikayelerinde dil bilgisi olmayan bir kahramanın, ufuklara takılmış melankolik bakışlarında gizliydi ya, sen gene de ‘’deli gömleğim bari vatkalı olsun’’ diyerek tüm romantizmin içine edebilecek bir haytalığa sahiptin. –tin dediğime bakma hala öylesin.
‘’her insanın bir hikayesi vardır ama şiiri yoktur’’ sözü, bir biyografinin özetidir bence. ilkini ben yazdım, şiirini sen yazacaksın.
sirse’nin lanetinden kaçtığından beri her dediğin kuyuda yankılanmış taş sanılsa da ben biliyorum; sen deli değilsin.
yazdığım birçok şeyi geride yanılgı ve pişmanlıklar bırakmamak adına silerken kendisine bir şeyler yazmakta, çok şey anlatmakta tereddüt görmediğim benden akıllı deli, benim canım delim.
sessizlik niye var o zaman? sessizliğin, beyaz boş kağıtların olduğu yerde acı yok mu?
cümle bitmez acı sürdükçe demiştin ya, cümlelerim bitmese de biri gelip son noktayı koyuyor. hem de öykünün en güzel yerinde. tam her şey yoluna girmişken! nokta! (gözyaşları da bitiyor. cümle de neymiş?!) artık bol keseden serpiştireceğim üç noktalarım da yok. hayat hep benim kafama vuruyo! yeni bir öyküye başlayamayacağım. cidden bak.
ben akıllı bir kızım. işi deliliğe vurup sokak ortasında kahkaha falan atamam. ipler her daim elimde olmalı(ya da ben ipin ucunda) aklımı peynir ekmekle de yemedim çok şükür, sıradan bir yaşamın hayalini kuruyorum. benim sınırlarım, kurallarım, korkularım, komplekslerim var. kendim için yaşamaya cesaret edemem. kısacası gayet akıllıyım. herkes gibi. tıpkı onlar gibi.
sana ilk yazdığım yazı; "kendisine ben deli değilim dediği için ... mutlu olduğum güzel yazan arı" gibisinden bir şeydi. sonra utanıp sildim tabi. madalyonun güzel yüzü'nde demiştim; sevdiklerime hissettiklerimi anlatamıyorum, saçmalıyorum diye. al işte sana yazdığım saçmalığın daniskasıydı ve sanırım seni sevdiğimin ispatı.
ben de güzel gülemem. ağız dolusu kahkahalar atamam. atsam da güzel güzel atamam, kumral kumral bakmayı beceremediğim gibi.
çok korkuyorum. gözyaşlarım hiç bitmeyecekmiş gibi ama öte yandan insanoğlu neler neler yaşıyor da yine de ayakta kalmayı beceriyor. benimkiler ne ki? korkumu bastırmak için her türlü sıkıntıyı yaşamış olan hz. muhammed'i düşünüyorum hep. yine de korkuyorum.
kendimi kavunkafalı gibi hissediyorum. aslında sırları sevmem ama içine seni de ortak ettiğim için bu seferlik seviyorum ve delirmek istemiyorum. çünkü senin kadar akıllı ve güçlü biri değilim. bundan pay almasını, eğlence çıkarmasını ve yaşamasını bilemem.
güzel bi kahvaltı yapalım bi gün. sen çayı demle, ben simit alır gelirim.
görüşmek üzere.
gördüğüm ilk girisi ve onu takip eden diğerleri sayesinde sempatimi kazanmış olan yazar. kimdir necidir bilemem. benim sempatim ne işine yarar onu hiç bilemem. yazsın yeter. uzun yazsa da okutuyor. diyeceğimi dedim. huzurlarından ayrılırım kendilerinin.
şüphesiz ki delinin tekidir. otistik çocuğun çalışan çamaşır makinesine baktığı gibi izler hayatı, tonla detay kalır aklında. sonra tüm detayları kafasındaki çamaşır makinasına atar, bir güzel yıkar, dönen makinada detaylar kırışır değişik formlar alır. onları ipe astığında görürüz ki hepsi "deli gibi" beyazdır. iptekilerin postürü, kırışıkların gölge oyunlarıyla kafamızda yarattığı etki tuhaftır. bildiğimiz çamaşırlar bilmediğimiz şeyler gibi görünür.
daha çok çamaşır yıkasa da karşı balkondan izlesek dediğim yazardır.
kullanılması sakıncalı sözcük öbeği. birisi size sen delisin dediğinde, ¨evet olabilir bende öyle düşünüyorum bazen¨ diyerek konuyu kapatmanız, sizin açınızdan faydalı olacaktır. ben deli değilim demek ve bunu çok sık tekrarlamak sizin için olumsuz olan sonuçlar doğurabilir. farklı düşünebilirsiniz ama yalnız olabilirsiniz. kimse size inanmak zorunda değildir.
sen hiç ateşböceği gördün mü oyununun baş kahramanı gülseren'in annesi ile olan son sahnesinde en çok kullandığı cümle olarak hafızama kazınmış cümledir...
itiraf etmeliyim ki uzun yazmaktadır ve bu sebeple bazen dalgınlığımında getirisi olarak yazılanı unutmaktayım..ama hani bazı yazıları okurken yavaşlarsınız bazılarında hızlı geçebilirsiniz çünkü anlaşılırdır..yazdıklarını hızlı okuyabiliyorum..budur...