|
|
- savaş boyalarını sürüyor hayat. insan, " ilkel "in saflığında ve kendi sürdüğü uçlu bucaklı dünya denen tarlada hesaplaşıyor onunla.
tamlığına ket vurulmuş yerkürenin. ırzı bir han kapısı, giren-çıkan belli değil. çığlığını duyan yok. canı sıkılan uçkur çözüyor karşısında. küre bir geometrik cisim en nihayetinde ama "bir yuvarlağın içine her şey sığdırılabilir" bilindiği üzere.
önce ekmekler mi bozuldu hatırlamıyorum! küçüktüm, ufacıktım, hatta -doğru tahmin ettiniz- bir de top oynayıp acıktım.
defterlerim vardı! bir "ben" olmaya çabalarken takıldığım her çakıl taşı, dizimde kabuk bağlayan yeni bir yaraydı. her seferinde tentürdiyot oluyordu aldığım notlar. idiot bir oyunun eski ebesi olan ben ve kuralların ihlaliyle yükselen "mızıkçı" sesleri...3-4-3 işe yaramadı, kimseler bulamasın da körlüğünden kurtulan ebeliğe terfi edeyim diye uydurduğum renkler de... "görüyorum!" kavuniçi, sarıya çalardı oyunda, benim içim kızıla. ya senin ?
ben bu oyundan bi şey anlamadım...
- (bkz: ben bu hayattan bir şey anlamadım)
- - ben bu oyundan bir şey anlamadım...
+ çilingircilik işte kızım!
- tamam da niye pipini tutuyosun ki?
+ pipi değil o maymuncuk...
- hee...(zoser, 01.09.2007 02:40)
- erkeklerin yazılara bakarak neden ve nasıl heyecanlandığını anlayamadığım;
(bkz: championship manager)
- 'al işte bu hayat' diye avucuma yaşamam için bir şeyler tıkıştırmalarıyla mı başlamıştı her şey, yoksa o bir şeyler durmaksızın avucumdan döküldükçe mi algılamıştım 'olması gereken'le 'olmak zorunda olan' arasındaki farkı?
birleşik cümlelerimin yüklemleri arasındaki kapatılması ve hatta uzlaşılması imkansız uçurum her siyaha inadına beyaz, her beyaza inadına siyah dememle mi ayyuka çıkmıştı, yoksa 'başlamak' ve 'algılamak' diğer tüm fiil kıyaslamalarında olduğu gibi aynı kapıya mı çıkıyordu elime tutuşturulan oyun kartlarında?
ben bu oyundan bir şey anlamadım..
upuzun paragrafları soru işaretleriyle bitirdim sürekli; sanki evrenin sonuna konacakmış gibi esirgedim cümlelerimi noktalardan, kelimelerimi serdim önüme; zihnim oldu olalı sere serpe, ben bu oyundan bir şey anlamadım..
'yapmalısın!' dendikçe yapmadıkça, 'güzel' dendikçe 'çirkin' dedikçe, masamın üstündeki kelime kalıntıları asla ve asla anlamlı bir bütüne tekabül etmedikçe; tuttum yeni bir oyun yazdım baştan sona kendi kurallarımla..
oysa 'al işte bu hayat' diye avucuma tıkıştırılan 'şeyler', gereklilik kiplerinden yoksun bu yeni dili asla benimsemedikçe, eski ve yeni kartlar üst üste dizildikçe, 'olması gereken'le 'olmak zorunda olan' bana hiç sormadan iç içe geçtikçe;
tuttum bütün kartları yaktım, ben kendi oyunumdan da bir şey anlamadım..(draffut, 01.09.2007 03:28 ~ 10.09.2007 02:55)
- hiçbir çocukluğumda misketlerimi alıp gitmedim.. ama misketler gitti.. özellikle mavi misketlerim kaçtı gitti, hiçbiri geri gelmedi.. ama haberlerini aldım ara sıra.. saklambaç oynayan dört kırmızı top, dört ayrı yerde, dört mavi misketi görmüşler.. biri ağlıyormuş, biri evlenmiş bi sarı misketle şaka gibi siyah yavru misketleri olmuş.. biri de anarşist olmuş başımıza, sonra hapislere düşmüş.. diğeri ise en şanslısıymış, kırılmış.. siyah yavrulardan biri indigo çocukmuş, diğeri biraz durgun, öteki suskun, kalan ikisi manyak olmaya karar vermişler ama baba mavi izin vermemiş, anne mavi iyi şeylere özen evladım demiş.. kırmızı toplardan patlak olanı, indigo siyah yavruyu dövmüş.. suskun siyah topa küsmüş, durgunu eline sağlık demiş.. anarşist mavi ölmüş bu arada, kırılan mavi yine kırılmış..
oyunmuş,
kimse bi şey anlamamış..
ben de bu oyundan bir şey anlamamışım,
kırılmışım..
sonra ağlayan maviyi bulmuşum,
unutmuşum..
|