|
|
- documentary kelimesinden birebir aktarma, gerçek olayları gösteren, kurgusuz, senaryosuz yapımlardır, keyiflidirler
(bkz. discovery channel) (bkz. national geographic channel)(greeen, 18.08.2004 01:42 ~ 01:44)
- vahşi hayvanların avlandığı belgeseller ruh sağlığı açısından en yararlılarıdır.
- safranbolu da her yıl düzenlenen bir festivalin isminde geçen kelime...
safranbolu altın safran belgesel film festivali
- bu kelimeyi kullanan ilk kişi john grierson'dur. onun belgesel tanımı, olanın yaratıcı bir uygulamadan geçirilmesiydi.
aylar sonra: ulan herifi tanıyomuşum gibi olmuş
- ayrıca yapılan anketlerde türk insanının en çok izlediği film türü olma özelliğini taşır.
anketin doğruluğuna biraz daha inanmanız için (bkz: @832857)
- insan neslinin üremesiyle* ilgili olanlara porno denir.
- izlenmesi sosyal statü belirtisidir.
- uykusuzluk çektiğim dönemlerdi. salondaki çekyata yuvarlardım bedenimi. televizyonu açıp discovery' i açardım. sabahhın erken saatlerine kadar adli dedektifler, büyük makineler, mit avcıları, yırtıcı kedileri izlerdim. ilk başlarda pür dikkat izleyip "vay anasını" şeklinde şaşkınlığımı belirtirdim kendime. titanik neden battı, fransız ihtilali, adını hatırlamadığım barajların nasıl yapıldıkları, hangi kuşların üremek için hangi çılgınlıkları yaptıklarını belgesellerden öğrendim hep. yeryüzü güncesini izledikten sonra gözlerimin yaşardığını hatırlıyorum hatta. ertesi gün konu komuşu, arkadaş kim varsa kullanırdım bu bilgileri. tuhaf garip bir adam olmuştum artık. ertesi gün söyle diyaloglar yaşıyordum hep;
-oğlum iş çok boktan lan!
-haha bana bu afrika kuçuböceğini hatırlattı. biliyor musun dostum bu böcekler yaşamak için 16 saat kemirmek zorundalar.haha!
edindiğim her bilgiyi yaşamıma dahil etmeye çalışıyordum. dahil olmayacak bilgileri de dahil olmaları için zorluyordum. işin sadece felsefesiyle değil pratiği ile de ilgileniyordum. afrika adeta ikinci vatanım olmuştu. tipik bir alfa erkeği gibi savanda gezebilirdim. kağıttan bir titanikle arkadaşlarıma -canlandırmalı- batışın öyküsünü önce yaşlı bir kadın ağzından ardından kamorot ve bir turistin anıları şeklinde anlatabiliyordum. artık eskisi gibi spor sayfalarından başlamıyordum gazetelere. 3. sayfalarını açıyordum çocukça bir heyecanla. artık yatağımı da unutmuştum. uykuda öğrenme metoduyla uyurken de öğrenebilirdim. gece de açık bırakıyordum televizyonu. rüyalarımda kobralar, depremler ihtilallerle boğuşuyordum. hatta belgesel açık değilken uyuyamıyordum. mutluydum yeni benle. ta ki o lanet güne kadar. tüm bilgi birikimime rağmen faturaları yatırmayı unuttuğum gibi bu bilgileri nakde de dönüştürememiştim. kesilmişti yayın. rahatlıkla söyleyebilirim ki en kötüsü ilk gündü. eve gelip discovery’ ı açtığımda çıkan mavi ekranla ufak bir “ne” çığlığı attım. daha sonar gölerimi açtığımda dizlerimin üstüne çökmüş, gözlerim sulanmıştı. 1927 de londra ile new york arasında kurulan ilk telefon hattı aklıma geldi birden. kendime gelir gelmez müşteri hizmetleri denen o zibik yeri aradım. nasıl yardımcı olabileceğini soran o halden anlamaz kadına durumu anlattım. az sonra “gündelik eşyaların sırrı” nın başlayacağını söyledim titrek bir sesle. ılk defa 1950’ de amerikalıların çıkarttığı kredi kartımı denemek istedim. denedi erken menopoz hanım. babun olsaydı işler farklı olurdu ama. neyse. kapattım telefonu hışımla. triceps kaslarımı fazla zorlamış olacağım ki ağrımaya başladı. ıskoç l. baird tarafından yapılan ilk televizyona lanet okudum. salonda tüm ihtişamıyla duran ıı.victoria dönemine aitmiş gibi duran, rönesans motifli koltuğuna oturdum. düşünmeye başladım. o kadar çok biliyordum ki artık bu işin çözümünü bir ben bulabilirdim. lanet okudum digital yayınla ilgili bir belgesel izlemememe. darken aklıma aluminium (simgesi aı, atom numarası 13’ tür) folyo geldi. hemen koştum mutfağa. birazcık kopardım folyodan. ucunu sivriltip anten yerine taktım. sonuç yarı başarılıydı. belgesel kanallar hariç hemen hemen tüm yerli kanalları çekiyordu. tüm kanalları dolaşıyor fakat belgesel bulamıyordum. darken gece yarısından sonra samanyolu tv’de büyük kediler ile ilgili bir belgesel başladı. hemen uzandım çekyata. rahatlamıştım. artık uyuyabilirdim. ertesi gün bir garip hissettim kendimi. her gece samanyolu’ nda belgesel izliyordum ama garipti.cumaya da gittim ertesi gün. artık o kısa uyanmalarda şöyle sesler duyuyordum; yaratıcı, öyle dizayn edilmişlerdir ki. gerçi uyuyordum artık gerisi önemli değildi. elhamdürillah sağlıklıyım şimdi.
- (bkz: crossing the bridge the sound of istanbul)
(corvo, 07.05.2007 18:02 ~ 18:32)
- çok net denilebilir ki bir şeyler öğrenmek için değil vakit geçirmek, doğaya şaşmak, hayvanlara saşmak için izlenebilecek programlardır. öyle bir belgesel izleyerek bilgi edinemez insan. ama birçok şey öğrendiğini sanar oysa ki izlerken; böyle de garip bir şey.
bir kişi belgesel izlerken örneğin galapagos adasındaki tüm kuş çeşitlerini tüm özellikleriyle, beslenme şekillerinden eş seçim tekniklerine kadar öğrendiğini sanar, inanır buna. hatta "aha şu bilgiyi burda kullanabilirim" de diyebilir ama bu bilgi deposu olma hali belgesel bittikten 5 dakika sonrasına kadar devam eder ancak.
çünkü hazır bilgi alır belgesellerden insan. araştırmadan, kitap karıştırmadan, üzerinde yazıp çizmeden, direk iletişimde bulunmadan edinilen bilgiler çok nankör bir şekilde dakikalar içinde hafızamızdan silinir. geriye de "lan o kadar dinlemiştim, biliyodum, oysaki..." diyen bir insan kalır.
bu sebeple çok kıl olunası programlar aslında. ama olsun yine de izlemek zevkli, maymunlar, penguenler filan. seviyorum ben..
- (görsel: ahmet yılmaz karikatürleri/23934)
|