belki ilginizi çeker
  1. · kabızer gerçekleri
  2. · yazar neden yazar
  3. · paralel evrende olup bitenler
  4. · itü sözlük yazarının nobel alması
  5. · orhan pamuk
  6. · neden yazıyorsunuz
  7. · baba ben yazar olduma muhtemel baba cevapları
  8. · orhan pamuk un nobel konuşması
  9. · orhan pamuk un nobel i kazanması
  10. · madde 97: bir ünlü şahsiyeti seninle mcdonald's a gitmeye ikna et (reklam)
gündem
  1. · 24 kasım 2009 barcelona inter maçı
  2. · otuz yaşına gelen kadının kendini avutma yolları
  3. · ateist yazarların itü sözlük ten defolup gitmeleri
  4. · ugg düşmanı ezik kızlar
  5. · günün tek kelimelik özeti
  6. · 25 kasım 2009 manchester united beşiktaş maçı
  7. · google wave
  8. · ilan
  9. · sempatik ülke isimleri

babamın bavulu  

  1. orhan pamuk'un bugün ödül töreninde yaptığı konuşmanın başlığı. link kaybolursa diye buraya da kopyalayayım:

    ***

    ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.

    “bir bak bakalım,” dedi hafifçe utanarak, “işe yarar bir şey var mı içlerinde. belki benden sonra seçer, yayımlarsın.”

    benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. ikimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize (personas) geri dönerek rahatladık. her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, türkiye’nin bitip tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.

    babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. niye? elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

    bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.

    babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm. bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi. babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, istanbul’da şair olmak istemiş, valery’yi türkçe’ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti. babamın babası –dedem- zengin bir iş adamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.

    beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum… asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile. çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. bu korkutucu bir şeydi. çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.

    benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla (joy) araştırmasıdır. ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. biz yazarların taşları kelimelerdir. onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

    benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. türkçe’deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. eski masallardaki, aşkı için dağları delen ferhat’ın sabrını severim ve anlarım. benim adım kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen iranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.

    babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum. ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, paris’e gitmiş, otel odalarında –başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı. çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. paris kaldırımlarında nasıl sık sık sartre’ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım. bizimle birlikte yaşarken babamın –tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.

    ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir. bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı montaigne’dir elbette. babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı montaigne. dünyanın neresinde olursa olsun, ister doğu’da ister batı’da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi. benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.

    ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. insan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir. kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.

    babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. ama bizim köşemizden, istanbul’dan baktığımız bir dünyaydı bu. kütüphane de bunu gösteriyordu. babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle paris’ten ve amerika’dan aldığı kitaplarla, gençliğinde istanbul’da 1940’larda ve 50’lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım istanbul’un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. yerel, milli bir dünya ile batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970’lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım. daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, istanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum. içimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, istanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970’lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla istanbul’un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.

    alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu “merkezde olmama” duygusuydu. dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün istanbullular ve bütün türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. aslında düşündüğüm batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz türkler bunun da dışındaydık. babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, istanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren batı dünyasının kitapları. yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. yalnız okumak değil, yazmak da istanbul’daki hayatımızdan batı’ya gidip gelmek gibi bir şeydi. babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için paris’e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını türkiye’ye geri getirmişti. bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. yirmi beş yıl türkiye’de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.

    aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’ diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum. o zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? insanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?

    babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi? bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp paris’e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu. oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki (authentic) değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses. babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: içimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.

    kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme (authenticity) endişesi. benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları (nerve endings), iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için kar, istanbul; hakikilik endişesi için benim adım kırmızı ya da kara kitap) bütünüyle tanıyabilmiştim. benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.

    herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

    ama babamın bavulundan ve tabii istanbul’da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. bu temel gerçeği yaşamanın verdiği çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden (anxiety of authenticity) kitaplarımda çok söz ettim. dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. evet, insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik… ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler… çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan (express) bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim (identify) batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim batı dünyasında da rönesansı, aydınlanmayı, modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

    demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli (troubled) bir iyimserliktir. dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.

    bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. babam da böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı? uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. ya da batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları istanbul’u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. insan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.

    çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi istanbul’dur. neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için. bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. o zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. iğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

    babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.

    babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum. babam ne mi yazmıştı? paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler… bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

    ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? içimden geldiği için yazıyorum! başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. ben, ötekiler, hepimiz, bizler istanbul’da, türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. yalnız kalmak için yazıyorum. hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. mutlu olmak için yazıyorum.

    yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. göz göze geldik. sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. ama o anladı. ben de onun anladığını anladım. o da benim onun anladığını anladığımı anladı. bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı. çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.

    her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız… bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.

    ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım cevdet bey ve oğulları’nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. o sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı. dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. iki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım. babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik (clumsiness) ve sessizlik buhranına kapıldık. sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.

    bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona “bir gün paşa olacaksın!” diyen bir türk babası gibi söylemişti. yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.

    babam 2002 yılı aralık ayında öldü.

    isveç akademisi’nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.

    ***

    http://nobelprize.org/...
    (wondrous, 07.12.2006 20:27 ~ 20:28)
  2. ingilizcesi de şöyledir lazım olursa diye
    maureen freely'e yazıyı ingilizce'ye çevirdiği için ve ardından bana yaşattığı muhteşem gece için teşekkürü borç biliyorum.

    my father's suitcase

    two years before his death, my father gave me a small suitcase filled with his writings, manuscripts and notebooks. assuming his usual joking, mocking air, he told me he wanted me to read them after he was gone, by which he meant after he died.

    'just take a look,' he said, looking slightly embarrassed. 'see if there's anything inside that you can use. maybe after i'm gone you can make a selection and publish it.'

    we were in my study, surrounded by books. my father was searching for a place to set down the suitcase, wandering back and forth like a man who wished to rid himself of a painful burden. in the end, he deposited it quietly in an unobtrusive corner. it was a shaming moment that neither of us ever forgot, but once it had passed and we had gone back into our usual roles, taking life lightly, our joking, mocking personas took over and we relaxed. we talked as we always did, about the trivial things of everyday life, and turkey's neverending political troubles, and my father's mostly failed business ventures, without feeling too much sorrow.

    i remember that after my father left, i spent several days walking back and forth past the suitcase without once touching it. i was already familiar with this small, black, leather suitcase, and its lock, and its rounded corners. my father would take it with him on short trips and sometimes use it to carry documents to work. i remembered that when i was a child, and my father came home from a trip, i would open this little suitcase and rummage through his things, savouring the scene of cologne and foreign countries. this suitcase was a familiar friend, a powerful reminder of my childhood, my past, but now i couldn't even touch it. why? no doubt it was because of the mysterious weight of its contents.

    i am now going to speak of this weight's meaning. it is what a person creates when he shuts himself up in a room, sits down at a table, and retires to a corner to express his thoughts – that is, the meaning of literature.

    when i did touch my father's suitcase, i still could not bring myself to open it, but i did know what was inside some of those notebooks. i had seen my father writing things in a few of them. this was not the first time i had heard of the heavy load inside the suitcase. my father had a large library; in his youth, in the late 1940s, he had wanted to be an istanbul poet, and had translated valery into turkish, but he had not wanted to live the sort of life that came with writing poetry in a poor country with few readers. my father's father – my grandfather – had been a wealthy business man; my father had led a comfortable life as a child and a young man, and he had no wish to endure hardship for the sake of literature, for writing. he loved life with all its beauties – this i understood.

    the first thing that kept me distant from the contents of my father's suitcase was, of course, the fear that i might not like what i read. because my father knew this, he had taken the precaution of acting as if he did not take its contents seriously. after working as a writer for 25 years, it pained me to see this. but i did not even want to be angry at my father for failing to take literature seriously enough ... my real fear, the crucial thing that i did not wish to know or discover, was the possibility that my father might be a good writer. i couldn't open my father's suitcase because i feared this. even worse, i couldn't even admit this myself openly. if true and great literature emerged from my father's suitcase, i would have to acknowledge that inside my father there existed an entirely different man. this was a frightening possibility. because even at my advanced age i wanted my father to be only my father – not a writer.

    a writer is someone who spends years patiently trying to discover the second being inside him, and the world that makes him who he is: when i speak of writing, what comes first to my mind is not a novel, a poem, or literary tradition, it is a person who shuts himself up in a room, sits down at a table, and alone, turns inward; amid its shadows, he builds a new world with words. this man – or this woman – may use a typewriter, profit from the ease of a computer, or write with a pen on paper, as i have done for 30 years. as he writes, he can drink tea or coffee, or smoke cigarettes. from time to time he may rise from his table to look out through the window at the children playing in the street, and, if he is lucky, at trees and a view, or he can gaze out at a black wall. he can write poems, plays, or novels, as i do. all these differences come after the crucial task of sitting down at the table and patiently turning inwards. to write is to turn this inward gaze into words, to study the world into which that person passes when he retires into himself, and to do so with patience, obstinacy, and joy. as i sit at my table, for days, months, years, slowly adding new words to the empty page, i feel as if i am creating a new world, as if i am bringing into being that other person inside me, in the same way someone might build a bridge or a dome, stone by stone. the stones we writers use are words. as we hold them in our hands, sensing the ways in which each of them is connected to the others, looking at them sometimes from afar, sometimes almost caressing them with our fingers and the tips of our pens, weighing them, moving them around, year in and year out, patiently and hopefully, we create new worlds.

    the writer's secret is not inspiration – for it is never clear where it comes from – it is his stubbornness, his patience. that lovely turkish saying – to dig a well with a needle – seems to me to have been said with writers in mind. in the old stories, i love the patience of ferhat, who digs through mountains for his love – and i understand it, too. in my novel, my name is red, when i wrote about the old persian miniaturists who had drawn the same horse with the same passion for so many years, memorising each stroke, that they could recreate that beautiful horse even with their eyes closed, i knew i was talking about the writing profession, and my own life. if a writer is to tell his own story – tell it slowly, and as if it were a story about other people – if he is to feel the power of the story rise up inside him, if he is to sit down at a table and patiently give himself over to this art – this craft – he must first have been given some hope. the angel of inspiration (who pays regular visits to some and rarely calls on others) favours the hopeful and the confident, and it is when a writer feels mostly lonely, when he feels most doubtful about his efforts, his dreams, and the value of his writing – when he thinks his story is only his story – it is at such moments that the angel chooses to reveal to him stories, images and dreams that will draw out the world he wishes to build. if i think back on the books to which i have devoted my entire life, i am most surprised by those moments when i have felt as if the sentences, dreams, and pages that have made me so ecstatically happy have not come from my own imagination – that another power has found them and generously presented them to me.

    i was afraid of opening my father's suitcase and reading his notebooks because i knew that he would not tolerate the difficulties i had endured, that it was not solitude he loved but mixing with friends, crowds, salons, jokes, company. but later my thoughts took a different turn. these thoughts, these dreams of renunciation and patience, were prejudices i had derived from my own life and my own experience as a writer. there were plenty of brilliant writers who wrote surrounded by crowds and family life, in the glow of company and happy chatter. in addition, my father had, when we were young, tired of the monotony of family life, and left us to go to paris, where – like so many writers – he'd sat in his hotel room filling notebooks. i knew, too, that some of those very notebooks were in this suitcase, because during the years before he brought it to me, my father had finally begun to talk to me about that period in his life. he spoke about those years even when i was a child, but he would not mention his vulnerabilities, his dreams of becoming a writer, or the questions of identity that had plagued him in his hotel room. he would tell me instead about all the times he'd seen sartre on the pavements of paris, about the books he'd read and the films he'd seen, all with the elated sincerity of someone imparting very important news. when i became a writer, i never forgot that it was partly thanks to the fact that i had a father who would talk of world writers so much more than he spoke of pashas or great religious leaders. so perhaps i had to read my father's notebooks with this in mind, and remembering how indebted i was to his large library. i had to bear in mind that when he was living with us, my father, like me, enjoyed being alone with his books and his thoughts – and not pay too much attention to the literary quality of his writing.

    but as i gazed so anxiously at the suitcase my father had bequeathed me, i also felt that this was the very thing i would not be able to do. my father would sometimes stretch out on the divan in front of his books, abandon the book in his hand, or the magazine and drift off into a dream, lose himself for a longest time in his thoughts. when i saw on his face an expression so very different from the one he wore amid the joking, teasing, and bickering of family life – when i saw the first signs of an inward gaze – i would, especially during my childhood and my early youth, understand, with trepidation, that he was discontent. now, so many years later, i know that this discontent is the basic trait that turns a person into a writer. to become a writer, patience and toil are not enough: we must first feel compelled to escape crowds, company, the stuff of ordinary, everyday life, and shut ourselves up in a room. we wish for patience and hope so that we can create a deep world in our writing. but the desire to shut oneself up in a room is what pushes us into action. the precursor of this sort of independent writer – who reads his books to his heart's content, and who, by listening only to the voice of his own conscience, disputes with other's words, who, by entering into conversation with his books develops his own thoughts, and his own world – was most certainly montaigne, in the earliest days of modern literature. montaigne was a writer to whom my father returned often, a writer he recommended to me. i would like to see myself as belonging to the tradition of writers who – wherever they are in the world, in the east or in the west – cut themselves off from society, and shut themselves up with their books in their room. the starting point of true literature is the man who shuts himself up in his room with his books.

    but once we shut ourselves away, we soon discover that we are not as alone as we thought. we are in the company of the words of those who came before us, of other peoples' stories, other people's books, other people's words, the thing we call tradition. i believe literature to be the most valuable hoard that humanity has gathered in its quest to understand itself. societies, tribes, and peoples grow more intelligent, richer, and more advanced as they pay attention to the troubled words of their authors, and, as we all know, the burning of books and the denigration of writers are both signals that dark and improvident times are upon us. but literature is never just a national concern. the writer who shuts himself up in a room and first goes on a journey inside himself will, over the years, discover literature's eternal rule: he must have the artistry to tell his own stories as if they are other people's stories, and to tell other people's stories as if they were his own, for this is what literature is. but we must first travel through other peoples' stories and books.

    my father had a good library – 1500 volumes in all – more than enough for a writer. by the age of 22, i had perhaps not read them all, but i was familiar with each book, – i knew which were important, which were light but easy to read, which were classics, which an essential part of any education, which were forgettable but amusing accounts of local history, and which french authors my father rated very highly. sometimes i would look at this library from a distance and imagine that one day, in a different house, i would build my own library, an even better library – build myself a world. when i looked at my father's library from afar, it seemed to me to be a small picture of the real world. but this was a world seen from our own corner, from istanbul. the library was evidence of this. my father had built his library from his trips abroad, mostly with books from paris and america, but also with books bought from the shops that sold books in foreign languages in the 40s and 50s and istanbul's old and new booksellers, whom i also knew. my world is mixture of the local – the national – and the west. in the 70s, i, too, began, somewhat ambitiously, to build my own library. i had not quite decided to become a writer – as i related in istanbul, i had come to feel that i would not, after all, become a painter, but i was not sure what path my life would take. there was inside me a relentless curiosity, a hope-driven desire to read and learn, but at the same time i felt that my life was in some way lacking, that i would not be able to live like others. part of this feeling was connected to what i felt when i gazed at my father's library – to be living far from the centre of things, as all of us who lived in istanbul in those days were made to feel, that feeling of living in the provinces. there was another reason for feeling anxious and somehow lacking, for i knew only too well that i lived in a country that showed little interest in its artists – be they painters or writers – and that gave them no hope. in the 70s, when i would take the money my father gave me and greedily buy faded, dusty, dog-eared books from istanbul's old booksellers, i would be as affected by the pitiable state of these second hand bookstores – and by the despairing dishevelment of the poor, bedraggled booksellers who laid out their wares on roadsides, in mosque courtyards, and in the niches of crumbling walls – as i was by their books.

    as for my place in the world – in life, as in literature, my basic feeling was that i was 'not in the centre'. in the centre of the world, there was a life richer and more exciting than our own, and with all of istanbul, all of turkey, i was outside it. today i think that i share this feeling with most people in the world. in the same way, there was a world literature, and its centre, too, was very far away from me. actually what i had in mind was western, not world literature, and we turks were outside it. my father's library was evidence of this. at one end, there were istanbul's books – our literature, our local world, in all its beloved detail – and at the other end were the books from this other, western, world, to which our own bore no resemblance, to which our lack of resemblance gave us both pain and hope. to write, to read, was like leaving one world to find consolation in the other world's otherness, the strange and the wondrous. i felt that my father had read novels to escape his life and flee to the west – just as i would do later. or it seemed to me that books in those days were things we picked up to escape our own culture, which we found so lacking. it wasn't just by reading that we left our istanbul lives to travel west – it was by writing, too. to fill those notebooks of his, my father had gone to paris, shut himself up in his room, and then brought his writings back to turkey. as i gazed at my father's suitcase, it seemed to me that this was what was causing me disquiet. after working in a room for 25 years to survive as a writer in turkey, it galled me to see my father hide his deep thoughts inside this suitcase, to act as if writing was work that had to be done in secret, far from the eyes of society, the state, the people. perhaps this was the main reason why i felt angry at my father for not taking literature as seriously as i did.

    actually i was angry at my father because he had not led a life like mine, because he had never quarrelled with his life, and had spent his life happily laughing with his friends and his loved ones. but part of me knew that i could also say that i was not so much 'angry' as 'jealous', that the second word was more accurate, and this, too, made me uneasy. that would be when i would ask myself in my usual scornful, angry voice: 'what is happiness?' was happiness thinking that i lived a deep life in that lonely room? or was happiness leading a comfortable life in society, believing in the same things as everyone else, or acting as if you did? was it happiness, or unhappiness, to go through life writing in secret, while seeming to be in harmony with all around one? but these were overly ill-tempered questions. wherever had i got this idea that the measure of a good life was happiness? people, papers, everyone acted as if the most important measure of a life was happiness. did this alone not suggest that it might be worth trying to find out if the exact opposite was true? after all, my father had run away from his family so many times – how well did i know him, and how well could i say i understood his disquiet?

    so this was what was driving me when i first opened my father's suitcase. did my father have a secret, an unhappiness in his life about which i knew nothing, something he could only endure by pouring it into his writing? as soon as i opened the suitcase, i recalled its scent of travel, recognised several notebooks, and noted that my father had shown them to me years earlier, but without dwelling on them very long. most of the notebooks i now took into my hands he had filled when he had left us and gone to paris as a young man. whereas i, like so many writers i admired – writers whose biographies i had read – wished to know what my father had written, and what he had thought, when he was the age i was now. it did not take me long to realise that i would find nothing like that here. what caused me most disquiet was when, here and there in my father's notebooks, i came upon a writerly voice. this was not my father's voice, i told myself; it wasn't authentic, or at least it did not belong to the man i'd known as my father. underneath my fear that my father might not have been my father when he wrote, was a deeper fear: the fear that deep inside i was not authentic, that i would find nothing good in my father's writing, this increased my fear of finding my father to have been overly influenced by other writers and plunged me into a despair that had afflicted me so badly when i was young, casting my life, my very being, my desire to write, and my work into question. during my first ten years as a writer, i felt these anxieties more deeply, and even as i fought them off, i would sometimes fear that one day, i would have to admit to defeat – just as i had done with painting – and succumbing to disquiet, give up novel writing, too.

    i have already mentioned the two essential feelings that rose up in me as i closed my father's suitcase and put it away: the sense of being marooned in the provinces, and the fear that i lacked authenticity. this was certainly not the first time they had made themselves felt. for years i had, in my reading and my writing, been studying, discovering, deepening these emotions, in all their variety and unintended consequences, their nerve endings, their triggers, and their many colours. certainly my spirits had been jarred by the confusions, the sensitivities and the fleeting pains that life and books had sprung on me, most often as a young man. but it was only by writing books that i came to a fuller understanding of the problems of authenticity (as in my name is red and the black book) and the problems of life on the periphery (as in snow and istanbul). for me, to be a writer is to acknowledge the secret wounds that we carry inside us, the wounds so secret that we ourselves are barely aware of them, and to patiently explore them, know them, illuminate them, to own these pains and wounds, and to make them a conscious part of our spirits and our writing.

    a writer talks of things that everyone knows but does not know they know. to explore this knowledge, and to watch it grow, is a pleasurable thing; the reader is visiting a world at once familiar and miraculous. when a writer shuts himself up in a room for years on end to hone his craft – to create a world – if he uses his secret wounds as his starting point, he is, whether he knows it or not, putting a great faith in humanity. my confidence comes from the belief that all human beings resemble each other, that others carry wounds like mine – that they will therefore understand. all true literature rises from this childish, hopeful certainty that all people resemble each other. when a writer shuts himself up in a room for years on end, with this gesture he suggests a single humanity, a world without a centre.

    but as can be seen from my father's suitcase and the pale colours of our lives in istanbul, the world did have a centre, and it was far away from us. in my books i have described in some detail how this basic fact evoked a checkovian sense of provinciality, and how, by another route, it led to my questioning my authenticity. i know from experience that the great majority of people on this earth live with these same feelings, and that many suffer from an even deeper sense of insufficiency, lack of security and sense of degradation, than i do. yes, the greatest dilemmas facing humanity are still landlessness, homelessness, and hunger ... but today our televisions and newspapers tell us about these fundamental problems more quickly and more simply than literature can ever do. what literature needs most to tell and investigate today are humanity's basic fears: the fear of being left outside, and the fear of counting for nothing, and the feelings of worthlessness that come with such fears; the collective humiliations, vulnerabilities, slights, grievances, sensitivities, and imagined insults, and the nationalist boasts and inflations that are their next of kind ... whenever i am confronted by such sentiments, and by the irrational, overstated language in which they are usually expressed, i know they touch on a darkness inside me. we have often witnessed peoples, societies and nations outside the western world – and i can identify with them easily – succumbing to fears that sometimes lead them to commit stupidities, all because of their fears of humiliation and their sensitivities. i also know that in the west – a world with which i can identify with the same ease – nations and peoples taking an excessive pride in their wealth, and in their having brought us the renaissance, the enlightenment, and modernism, have, from time to time, succumbed to a self-satisfaction that is almost as stupid.

    this means that my father was not the only one, that we all give too much importance to the idea of a world with a centre. whereas the thing that compels us to shut ourselves up to write in our rooms for years on end is a faith in the opposite; the belief that one day our writings will be read and understood, because people all the world over resemble each other. but this, as i know from my own and my father's writing, is a troubled optimism, scarred by the anger of being consigned to the margins, of being left outside. the love and hate that dostoyevsky felt towards the west all his life – i have felt this too, on many occasions. but if i have grasped an essential truth, if i have cause for optimism, it is because i have travelled with this great writer through his love-hate relationship with the west, to behold the other world he has built on the other side.

    all writers who have devoted their lives to this task know this reality: whatever our original purpose, the world that we create after years and years of hopeful writing, will, in the end, move to other very different places. it will take us far away from the table at which we have worked with sadness or anger, take us to the other side of that sadness and anger, into another world. could my father have not reached such a world himself? like the land that slowly begins to take shape, slowly rising from the mist in all its colours like an island after a long sea journey, this other world enchants us. we are as beguiled as the western travellers who voyaged from the south to behold istanbul rising from the mist. at the end of a journey begun in hope and curiosity, there lies before them a city of mosques and minarets, a medley of houses, streets, hills, bridges, and slopes, an entire world. seeing it, we wish to enter into this world and lose ourselves inside it, just as we might a book. after sitting down at a table because we felt provincial, excluded, on the margins, angry, or deeply melancholic, we have found an entire world beyond these sentiments.

    what i feel now is the opposite of what i felt as a child and a young man: for me the centre of the world is istanbul. this is not just because i have lived there all my life, but because, for the last 33 years, i have been narrating its streets, its bridges, its people, its dogs, its houses, its mosques, its fountains, its strange heroes, its shops, its famous characters, its dark spots, its days and its nights, making them part of me, embracing them all. a point arrived when this world i had made with my own hands, this world that existed only in my head, was more real to me than the city in which i actually lived. that was when all these people and streets, objects and buildings would seem to begin to talk amongst themselves, and begin to interact in ways i had not anticipated, as if they lived not just in my imagination or my books, but for themselves. this world that i had created like a man digging a well with a needle would then seem truer than all else.

    my father might also have discovered this kind of happiness during the years he spent writing, i thought as i gazed at my father's suitcase: i should not prejudge him. i was so grateful to him, after all: he'd never been a commanding, forbidding, overpowering, punishing, ordinary father, but a father who always left me free, always showed me the utmost respect. i had often thought that if i had, from time to time, been able to draw from my imagination, be it in freedom or childishness, it was because, unlike so many of my friends from childhood and youth, i had no fear of my father, and i had sometimes believed very deeply that i had been able to become a writer because my father had, in his youth, wished to be one, too. i had to read him with tolerance – seek to understand what he had written in those hotel rooms.

    it was with these hopeful thoughts that i walked over to the suitcase, which was still sitting where my father had left it; using all my willpower, i read through a few manuscripts and notebooks. what had my father written about? i recall a few views from the windows of parisian hotels, a few poems, paradoxes, analyses ... as i write i feel like someone who has just been in a traffic accident and is struggling to remember how it happened, while at the same time dreading the prospect of remembering too much. when i was a child, and my father and mother were on the brink of a quarrel – when they fell into one of those deadly silences – my father would at once turn on the radio, to change the mood, and the music would help us forget it all faster.

    let me change the mood with a few sweet words that will, i hope, serve as well as that music. as you know, the question we writers are asked most often, the favourite question, is; why do you write? i write because i have an innate need to write! i write because i can't do normal work like other people. i write because i want to read books like the ones i write. i write because i am angry at all of you, angry at everyone. i write because i love sitting in a room all day writing. i write because i can only partake in real life by changing it. i write because i want others, all of us, the whole world, to know what sort of life we lived, and continue to live, in istanbul, in turkey. i write because i love the smell of paper, pen, and ink. i write because i believe in literature, in the art of the novel, more than i believe in anything else. i write because it is a habit, a passion. i write because i am afraid of being forgotten. i write because i like the glory and interest that writing brings. i write to be alone. perhaps i write because i hope to understand why i am so very, very angry at all of you, so very, very angry at everyone. i write because i like to be read. i write because once i have begun a novel, an essay, a page, i want to finish it. i write because everyone expects me to write. i write because i have a childish belief in the immortality of libraries, and in the way my books sit on the shelf. i write because it is exciting to turn all of life's beauties and riches into words. i write not to tell a story, but to compose a story. i write because i wish to escape from the foreboding that there is a place i must go but – just as in a dream – i can't quite get there. i write because i have never managed to be happy. i write to be happy.

    a week after he came to my office and left me his suitcase, my father came to pay me another visit; as always, he brought me a bar of chocolate (he had forgotten i was 48 years old). as always, we chatted and laughed about life, politics and family gossip. a moment arrived when my father's eyes went to the corner where he had left his suitcase and saw that i had moved it. we looked each other in the eye. there followed a pressing silence. i did not tell him that i had opened the suitcase and tried to read its contents; instead i looked away. but he understood. just as i understood that he had understood. just as he understood that i had understood that he had understood. but all this understanding only went so far as it can go in a few seconds. because my father was a happy, easygoing man who had faith in himself: he smiled at me the way he always did. and as he left the house, he repeated all the lovely and encouraging things that he always said to me, like a father.

    as always, i watched him leave, envying his happiness, his carefree and unflappable temperament. but i remember that on that day that there was also a flash of joy inside me that made me ashamed. it was prompted by the thought that maybe i wasn't as comfortable in life as he was, maybe i had not led as happy or footloose a life as he had, but that i had devoted it to writing – you've understood ... i was ashamed to be thinking such things at my father's expense. of all people, my father, who had never been the source of my pain – who had left me free. all this should remind us that writing and literature are intimately linked to a lack at the centre of our lives, and to our feelings of happiness and guilt.

    but my story has a symmetry that immediately reminded me of something else that day, and that brought me an even deeper sense of guilt. twenty-three years before my father left me his suitcase, and four years after i had decided, aged 22, to become a novelist, and, abandoning all else, shut myself up in a room, i finished my first novel, cevdet bey and sons; with trembling hands i had given my father a typescript of the still unpublished novel, so that he could read it and tell me what he thought. this was not simply because i had confidence in his taste and his intellect: his opinion was very important to me because he, unlike my mother, had not opposed my wish to become a writer. at that point, my father was not with us, but far away. i waited impatiently for his return. when he arrived two weeks later, i ran to open the door. my father said nothing, but he at once threw his arms around me in a way that told me he had liked it very much. for a while, we were plunged into the sort of awkward silence that so often accompanies moments of great emotion. then, when we had calmed down and begun to talk, my father resorted to highly charged and exaggerated language to express his confidence in me or my first novel: he told me that one day i would win the prize that i am here to receive with such great happiness.

    he said this not because he was trying to convince me of his good opinion, or to set this prize as a goal; he said it like a turkish father, giving support to his son, encouraging him by saying, 'one day you'll become a pasha!' for years, whenever he saw me, he would encourage me with the same words.

    my father died in december 2002.

    today, as i stand before the swedish academy and the distinguished members who have awarded me this great prize – this great honour – and their distinguished guests, i dearly wish he could be amongst us.
    (togisama, 08.12.2006 01:28 ~ 01:31)
  3. (vonalı, 10.12.2006 02:17)
  4. gabriel garcia marquez'den sonra yapılmış en etkileyici nobel konuşması olduğu söylenmekte..
    (lethromar, 10.12.2006 22:01)
  5. sadece duygusal bir konuşma değildir; son derece sert, insanın kendisini, amaçlarını derinden sorgulamasına neden olan bir meydan okumadır. bavuldan çıkacaklarla ilgi yaşanan paradoksal endişeler, yazarlık -ve sanatçılık- buhranlarının sahici ve samimi betimleri ve nihayetinde, insanın zaaflarını yalın ama bir o kadar hoyratça ortaya döken "dünyanın merkezi" yaklaşımı buluş değildir ama sarsıcıdır.

    güney kore'li bir arkadaşım e-mail göndermiş, "gurur duymalısın gözlerini kırpıştırıp duran bu adamla" yazmış. "hadi ordan" diye yanıtladım, "siyasi laflar ettiği için aldı bu ödülü, bir koli yumurta aldım, havaalanında kafasına atacağım".

    orhan pamuk'u dünyanın en şerefsiz yazarı ilan etmeden önce, radikal'in bugünkü sayısında, adalet ağaoğlu'nun konuyla ilgili görüşlerini okumak lazım: http://www.radikal.com.tr/...
    (iki blok otede, 12.12.2006 23:29 ~ 23:39)
  6. hepimizin dikkatini çeken kötü türkçesini emre kongar sitesinde maaddelemiş:

    1. babasının kendisiyle konuşurken takındığı tavrı anlatırken: "her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak..." diyor. bir baba oğluyla konuşurken, şakacı ise, hoşgörülü ve arkadaşçadır. alaycı ise, onu küçümseyen bir tavır içindedir. bu iki sözcük bir arada çelişik olmuş.

    2. "...bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum."

    bavulun etrafında, aşağı yukarı yürünmez, dolaşılır. hele metinde anlatıldığına göre bavulun duvar kenarında durduğu düşünülürse, etrafında yürümek zaten olanaksız.

    3. "...bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu."

    "...taşırken taşırdı...", sözcük tekrarından dolayı kötü türkçe. örneğin, "...taşırken kullanırdı..." denebilirdi.

    4. "...babamın eşyalarını karıştırdığımı..."

    "eşya", şey'in çoğuludur. eşyalar denilmez. osmanlı kültürü üzerine kitap yazan pamuk'un halkın genellikle yaptığı bu hatadan kaçınması beklenirdi.

    5. "babam da bunu bildiği için tedbirini almış bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı."

    babasının başka bir havası olmadığı için, "da" vurgusu yanlış.

    6. "ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum..."

    "bile" sözcüğü yine vurgu amaçlı, ama yanlış kullanılmış.

    7. "iranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum."

    yine sözcük tekrarı var.

    8. "..kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim."

    hem sözcük tekrarı var, hem de birinci "kendimin" yerine "benim" kullanılmalıydı.

    9. "...özellikle paris'ten ve amerika'dan aldığı kitaplarla, gençliğinde istanbul'da 1940'larda ve 50'lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla..."

    sözcük tekrarı var.

    10. "bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim."

    "ben" ve "kendim" sözcükleri fazla. vurgu için kullanıldıysa, biri yetebilirdi.

    11. "...bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri..."

    "hayal" olumlu bir imge için kullanılır. "aşağılanma hayali" olmaz, aşağılanma korkusu, kuşkusu olabilir.

    12. "ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var."

    "duydurtan" sözcüğü yanlış. "hissettiren" denebilirdi.

    13. babasının bavulu, tek bir kez çanta olarak da geçiyor. bavul ve çanta ayrı şeyler. birbirinin yerine kullanılamaz.

    tabii bir de "yapcam, etcem, koşcam, v.b." ler varki...
    (la mer, 17.12.2006 18:47)
  7. nobel ödülünü aldıktan sonra satış garantisine(!) kavuşan(!) orhan pamuk isimli yazarın, daha önceki kitaplarının en ucuz olanının fiyatı 23 ytl iken, ödülden sonra çıkan ve 4 ytl ye satılan kitabıdır. bir de "herkes okusun diye" şeklinde uydurmasyon bir slogan koyarlar ve altına küçük puntolarla "yersen" yazarlarsa tam olacaktır.
    .
    (fashiondesigner, 28.03.2007 21:58)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil