babalarımızın, biz ilkleri yaşadığımızda geçmişlerine dönerek, kah dizlerine oturtup kah karşısına alıp gözlerimizin içine bakarak anlattıkları yaşanmışlıklarıdır. bazen ders alınır bu anılardan, bazense imrenilerek ''ah nerede o eski günler'' sözleri dökülür dudaklarımızdan.
''ardı sıra okul çantasını sürükleyip asık suratla eve doğru yol alıyordu. ev ile okulun arası beş dakikalık mesafeydi ama onun bugün ayakları onu eve götürmek istemiyordu. yine kavga etmiş yine önlüğünün yakası yırtılmıştı çünkü. annesi daha kapıdan girer girmez bağırmaya azarlamaya başlayacak, okulda dövdüğü çocukların acısını çıkartırcasına dövecekti onu . o diğer çocuklar gibi babasından korkmuyordu, çünkü babası eve geç saatlerde gelip yemek yemeden yatıyor, sabahta daha onlar uyanmadan erkenden demirci dükkanını açmaya gidiyordu. babasını bir tek pazar akşamları görebiliyordu. o gün eve erken geliyordu babası. her pazar babasının biraz daha yaşlandığını ve renginin koyulaştığını fark ediyordu. saatlerce yanan ateş karşısında demir dövmek kolay değildi. okullar tatil olduğu gibi babasının yanında çalışmaya başlıyordu. bu nedenle yaşıtlarından daha güçlü kaslara sahipti, okulda kavga çıktığında döven o oluyordu.
ayaklarını sürükleyerek yürümeye devam ederken birden gözüne yazlık sinema takıldı. kapısı aralanmış, önündeki tahta meyve sandıkları kaldırılmıştı. birden gözlerinin içi parladı, içinde kıpırtılar başladı. demek ki bu sene havaların güzel gitmesinden yararlanıp sinemayı erken açmışlardı. yavaşça kapıdan içeriye başını uzatıp sezonun ilk filminin afişini görmeye çalıştı. afişte çok yakışıklı bir erkek, güzeller güzeli bir kadınla dudak dudağaydı. yüzü kızardı, vücudunu ateş bastı, başını hızla geri çekti kapıdan. biraz durdu nefeslendi ve tekrar uzattı. evet bu adamı hatırlıyordu geçen seneki filmlerden.
clark gable’ dı bu adam. ama kadını tanımıyordu. dudaklar birbirine neredeyse deydi deyecek, gözleri hafif aralık, kendilerinden geçmiş bir halleri vardı. afişin üstünde büyük harflerle ‘’
rüzgar gibi geçti’’ yazıyordu. bu filmi mutlaka izlemeliydi, mutlaka. ama parası yoktu, annesinden alması mümkün değildi ve babası eve geldiğinde film bitmiş olurdu. ne yapacağını kara kara düşünürken omzunda bir el hissetti, irkilerek arkasını döndüğünde geçen seneden tanıdığı sinemanın biletçisini gördü.
-ne yapıyorsun burada oğlum.
*kapıyı aralık gördüm, merak ettim baktım amca. bu akşam açıyor musunuz sinemayı?
-evet bu akşam açıyoruz sinemayı, gelecek misin?
* gelemem ki, param yok.
-babandan iste.
* eve çok geç geliyor, annemde vermez. diyerek başını önüne eğdi. babacan tavırlı biletçi onu tanıyıp tanımadığını düşündü bir an. sanki gözü bir yerden ısırıyordu. evet ya, bu geçen sene her geldiğinde bir avuç bozuk para ile gelen çocuk değil miydi. geçen sene, neredeyse tüm filmleri son gününde bile olsa mutlaka izlemişti. birden aklına bir fikir geldi.
-bu filmi izlemeyi gerçekten istiyor musun?
*istemez olur muyum hiç. ama dediğim gibi param yok.
-bak aklıma ne geldi? evinizin bahçesinde kuyu var mı?
*var tabi ki.
-şimdi hemen eve koş, bir bidon suyu kuyunun kovasına koyarak kuyuya sal, akşama buz gibi olur. akşamda o bidonu kap gel. sinema bu akşam yeni açıldığı için soğuk su satacak kimse yok. hem filmi izlersin, hem de para kazanırsın. ne dersin?
eğik başı birden kalktı. biletçinin yüzüne minnetle baktı. geçen sene su satan çocuğu her gördüğünde ne kadar şanslı olduğunu düşünmüştü her defasında. işte şimdi o şanslı çocuk kendisi olacaktı.
*çok teşekkür ederim, çok teşekkür ederim. diyerek zıpkın gibi fırladı yerinden. eve koşuyordu şimdi, az önce ki ayağını sürükleyen çocuktan eser kalmamıştı. hem koşuyor, hem de akşam için plan yapıyordu. annesinin kullanmadığı mutfakta köşede duran bir bidon vardı. onu alırsa annesi fark etmezdi. annesinin avluyu yıkamasını bekleyecekti kuyuya bidonu bırakmak için. ondan sonrası kolaydı. annesi yemekten sonra her akşam kese kağıdı yapan komşularına gider, hem sohbet eder hem de onlarca yardımcı olur, babası gelmeden az önce eve dönerdi. bu aradaki süre onun filmi izlemesi için yeter de artardı bile.
eve girmeden yakasını ve önlüğünü düzeltti. kapıyı açtığında annesi avluda komşularıyla sohbet ediyordu.
-necati sen mi geldin?
*evet anne.
-üstünü değiştir. sofra içeride hazır.
‘’oh be’’ diye derin bir nefes aldı. bugün şanslı günündeydi. hem annesi yırtık yakayı fark etmemişti hem de akşama sinemaya ücretsiz girecekti. her şey yolunda gitti, her zamanki ev düzeni işledi. avlu yıkandı, annesi mutfakta sofrayı kurarken o bahçenin kenarına sakladığı bidonu kuyuya saldı. akşam yemeği yenildi, annesi sofrayı toplayıp komşuya gitti. hızla bidonu kuyudan çıkardı. ağırlığına aldırmadan koşarak sinemaya gitti. müşteriler gelmeye başlamıştı. biletçi onu görünce gülümsedi, suyun soğukluğunu kontrol etti ve onu içeri soktu.
*var mı
buz gibi soğuk sudan içen? nidalarıyla sinemanın içinde dolaşmaya başladı, bir elinde ağır bidon,diğer elinde metal maşrapa ile. işte onu o anda gördü. onun yaşlarındaydı. lüle lüle saçları, masmavi gözleri ile tıpkı afişteki aktrise benziyordu. dünya durdu sanki bir anda. elindeki maşrapanın yere düşmesi sonucu çıkarttığı sesle kendine geldi. evet bugün şanslı günündeydi.
aşık olmuştu.''