|
|
- herşeyin bittiği an...
- (bkz: yemek zamanı)
(bkz: çay saati)
- sen soğuk kış güneşine bakarken çöl ateşi yakacak beni
mesafelere dolanacak iklimler
ayrı ayrı yerlerde, başka insanlar, başka nefesler
ama hep uykusuz geceler...
- bir kibrit alevi seni tutuşturuyor
öyle deli bir sıcak ki her şeyi yakıyor
- kelimelerin yetersiz kaldığı an...
- bir oya bora şarkısı.
"ayrılık ne zamaaağğnn" der durur bu şarkı, fenadır pek..
- günün en karanlık vakti.
- biliyorsunuzdur herşey bitmiştir. fakat yine de bir umut vardır içinizde. son konuşma için belki yeniden eskisi gibi olur diye konuşmaya çalışırsınız. ilk gördüğünüzde anlarsınız; gözlerindeki eski pırıltı, içten bakış yoktur artık. denersiniz yine de konuşmaya çalışırsınız. ama zordur o içtenliğini kaybetmşi bakışlara konuşmak. kabullenip gidersiniz ordan, kırgın, küskün.
(bkz: eski sevgili)
(bkz: eski sevgili nasıl unutulur)
- oya bora nın seni bana yazmışlar albümünden güzel bir şarkı. şöyle ki
sen soğuk kış güneşine bakarken çöl ateşi yakacak beni
mesafelere dolanacak iklimler
ayrı ayrı yerlerde, başka insanlar, başka nefesler
ama hep uykusuz geceler...
bir yaban gül dikeniyle kan oturdu ellerime
kötü şeyler olacakmış öyle bir his içimde
ellerinle saklama terkeden gözlerini
önce gözler bırakırmış sevgilinin ellerini
geldi geldi, vakti geldi,
geldi kondu dudağıma
pek yakıştı hırçınlığına
bekletme beni söyle ayrılık ne zaman?
ayrılık ne zaman, ayrılık ne zaman
söyle söyle, of, ayrılık ne zaman
söyle söyle, ayrılık ne zaman
ölüm bile yıkamazdı, böyle bildik sevgimizi
çöl kumundan bir kaleymiş, dokununca yıkılıverdi
geldi geldi, vakti geldi,
geldi kondu dudağıma
pek yakıstı hırçınlığına
bekletme beni söyle ayrılık ne zaman?
bir kibrit alevi seni tutuşturuyor
öyle deli bir sıcak ki her şeyi yakıyor.
- "ayrılık bu söyle sende farklı mı zaman aynı soğuk aynı hazan"der feridun düzağaç acıtır insanı...
- koca durakta sadece ikiniz varsınızdır sanki;
içinden gelenleri söylersin, ellerinin arasına alıp alnına bir öpücük kondurursun, ve onu minibüse bırakırsın, dışarıda buz gibi havada minibüsün hareket etmesini beklersin.o dayanamaz, koltuğundan kalkarak kapıya gelir, "bekleme beni, sen git" der gülerek, ama olur mu hiç, beklenmez mi o..
inat edersin, donarsın, ama beklersin.gider orta koltuktaki en sevdiği tekli koltuğa, yerine oturur, o sana, sen ona bakarsın, gülüşürsünüz, nedeni bilinmez.minibüs hareket etmeye başlar.el sallarsınız birbirinize.arkanı döner ve halkevi köprüsündeki merdivenlere doğru yürürsün.simitçiyi geçersin, kasetçi adamı geçersin, merdivenlere ulaşmadan telefonunda onun mesajını görürsün.
"seni seviyorum"
koca durakta sadece ikiniz varsınızdır sanki;
içinden gelenleri söyleyemessin bile.
çünkü ağzını açtığın anda göz yaşlarının akacağını bilirsin.hem zaten söylenecek herşey soylenmıştır, daha ne diyebilirsin ki?
başını ellerinin arasına alırsın, alnına bir öpücük kondurursun..
"beni unutma, olur mu?" dersin, belki cevap bile almayacak olmaktan korkarak.
"seni nasıl unutabilirim ki?" sözü gelir ondan.onun da gözleri dolmuştur.
onu minibüse bırakırsın.
orta sıradaki koltuğuna oturur yine."git" der dudakları buğulu minibüs camının ardından.
ama olur mu hiç, beklenmez mi o..yine gitmessin, amma inatçısın değil mi?, yine donarsın.
minibüs hareket etmeye başlar.senin gözün onda, onun gözü yerdedir.el sallamassınız birbirinize.arkanı dönersin, harem-gebze minibüslerine doğru yürürsün.
çiçek aldığın çiçekçiyi geçtikten sonra, ilerde, soldadır durak.
- canınızı en fazla yakacak vakti kollayıp öyle bir yere çöreklenip bekleyendir. gelip çattığını cebinizde kesilmiş olan bilete eliniz değdiğinde anlarsınız. öyle bir vakit gelmiştir ki bir hafta sonra aynı gün aynı dakikalar içinde şu an sahip olduğunuz annenizin kokusundan, doğup büyüdüğünüz şehrin yüzünden, avuçlarınızdaki yumuşak elin ağırlığından mahrum olacaksınız. bir hafta beklemeye bile gerek yoktur ertesi sabah bambaşka bir yerde ellerinize eldivenlerinizi takacak, annenizinkinden çok farklı kokular soluyacaksınız. bu sırada kimileri balık kimileri de otların çeşitlerini öğrenirken siz çoktan ayrılığın çeşitlerini öğrenmiş olduğunuzu fark edeceksiniz.
- bu bir ayrılık zamanıdır...
- tamam hadi git sen, üşüme. ben otobüse binerim.
- durayım biraz daha n'olur...
- git işte üşüyeceksin.
- yarın beni görebilecek misin, durayım işte...
....
- bu otobüse bin.
- dur bir sonrakine binerim...
otobüs gelir... sarılır, öperler birbirlerini... bakakalırlar birbirlerinin ardından... sanki yarın tekrar görüşebileceklermiş gibi...
kalabalığın içinde ağlamak garip bakışlara aldırmadan... yok, gitti işte...
o'na dair her şey çok güzel; buna o'nu özlemek ve beklemek de dahil ama...
- zamanların en katlanılmazıdır. o ya da bu sebeple ayrılık zamanı gelmiştir ve dönüşü yoktur. bir zamanlar sevgiyle birbirine dokunan iki el, iki yabancı gibi son kez birbirine dokunur ve kişiler ayrı ayrı yollarına koyulur, sanki bir zamanlar o yol ayrımında defalarca birbirlerine sarılmamışlar, kokularını ezberlememişler gibi. ne gariptir ki her koku unutulur elbet. sonra bigün bi yerlerde hissedilir o bir zamanlar ezberlenen koku. işte o zaman kişinin yüreğinde açılan boşlukları sarar, özlem duygusu.
bu sefer ayrılık zamanı gelmesin bu sefer giden hiç özlenmesin
- insanın kalbini yerinden söküp parçalara ayırasının geldiği zamandır. öyle can yakar ki kalbin vücuttaki varlığına tahammül edilemez. nefes almak zorlaşır, sözler dilin ucunda kalır ve boğazınız düğümlenir. ölümler karşısında hissedilen çaresizlik gibidir ayrılık zamanı. gözler dolar, gözler dolar, gözler taşar, yürek kanar, yaşlar durmaz, akar, akar, akar... bir süre sonra durulur, kalp belki yerine konur zamanla kaldığı kadar, orda olması artık daha tahammül edilesi olur belki zamanla ama ne zaman gelir akla ayrılık zamanı yine başlar kalbin sancısı ve hatırladığın her an bir ayrılık zamanı olur çaresiz yüreğine...
|