a-da-ko ve ku-ya-ra kavramlarını dağarcığımıza katan,aylaklığa özendiren,b. ve c. arasında geçen tedirgin aşk münasebetini anlatan yusuf atılgan romanı..
bir kere okumak yetmiyor,durup durup okumak lazım..yusuf atılgan az yazar,yazdı mı da en iyisini yazar dedirtir.
aylak adam romanı yusuf atılgan'ın ilk romanıdır. çiftçilik yaparak yaşayan atılgan, bu romanıyla yunus nadi roman ödülü ikinciliğini kazanır. ancak aldığı tepkiler hep, bir köylünün istanbul aydınlarını ve aylaklarını nasıl bu kadar iyi anlatabileceği ve neden bir köy romanı yazmayı tercih etmediği yolundadır. atılganın cevabı ise, evet ben bir köylüyüm. ama köy romanı yazmak için köylü olmak yetmez. kent insanının, aylaklığını anlatmak, ki bunun batıdaki karşılığı bohemliktir, çok daha kolaydır. ben istanbulda okudum. bu yüzden biraz istanbul hasretimi gidermeyi biraz da yaşadığım gariplikleri yansıtmak isterken ortaya aylak adam çıktı.
aylak adam'ın sonunu en başında c'nin intiharıyla sonlandırmak isteyen atılgan, bunun çok dramatik olacağını düşünür ve toplumsal bir eleştiriyle romanı bitirir.
romanın ana izleği, yabancılaşma, varoluş sorunsalı, yalnızlık ve en genel itibariyle de gerçek sevgiyi arayış değildir. romanın ana izleği oedipus kompleksidir.
teknik bakımından da son derece ustaca çizilmiş geçişler vardır. örneğin c, güler adlı bir hatuna yazılmaktadır. onun gözlerinin rengini görmek için uğraşır falan filan bu böle yarım yamalak kalır, kızın gözlerinin rengini göremez. birkaç sayfa sonra gülerle tekrar karşılaşan c, bu kez yüzünü net görebilir ve kafasından sadece "mavi" diye geçirir. dikkatli okuyucunun fark edebileceği minicik ancak çok sağlam bir üslubun varlığıdır bu.
yusuf atılganın aylak adamdan yedi yıl sonra kaleme aldığı anayurt oteli hem teknik hem üslup hem de içerik bakımından aylak adamadan çok daha iyidir. edebiyatı, belki bulmacayı sevenlerin, özellikle de bunalımlı olmayı sevenlerin başucu olacak kitaplardan biridir.
"... her zaman, önünde yürüyen kadının yüzünü görmeden, güzel olup olmadığını karşıdan gelen erkeklerin gözlerinden anlardı. güzelse, onu geçtikten sonra dönüp bir daha bakardı..."
".. ben çoğu geceler içiyorum. bir çeşit umutsuzluktan kurtulmak için içiyorum. belki kendi kendimden. iki çeşit içen vardır. biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. bir de şu çevrendekilere bak. bunlar neden içiyorlar? toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. dışarıda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. sokakta gülmemek için burda gülerler. böylesi az içer. ya ben? içiyorum da kurtulabiliyor muyum? belki yalnız baş ağrısından..."
her şeye "karşı" duran, "karşı" çıkan, "karşı" olan bir adam.. aylak adam.. diyor kitabın arka sayfasında. bu kadar karşıtlığın içinde, kendine "karşı" yaşıyor. tek amacı bir gün "o" nu bulmak. eğer ben varsam "o" da olmalı diyor..
"... sinemaya girenlerde ortak bir duygu olduğunu düşünüyordum, dedi. film görmeye gelenlerde elbet. çünkü bu salon başka amaçlar için de kullanılıyor. yağmur dininceye kadar beklemeye, ısınmaya, uyumaya, yanına oturacak tanımadığı bir kadınla ya da erkekle sürtünmeye gelenler çoğu. localar var, ucuz randevu evi odcıkları. arka sıralarda öpüşmeye gelenler var. salt film görmeye gelenler salon tenha olsun isterler. yanlarındaki koltuğun sahibi olup olmadığına sorana kızarlar. gürültü olmasın, öksüren, sümküren, konuşan, gülen olmasın isterler. sinemanın güzel sanatlardan biri olduğuna en büyük kanıt bu bence. ama olmadığına da bu. çünkü her zaman gülen, öksüren, sümküren bulunur..."
"... eskiden aralarındaki suskunluk uzadıkça, bir şeyler bulup söylemek gereğinin verdiği tedirginliği duymazdı. yoksa evini, babasını varsayayım derken, onlarla birlikte kendinimi de sarsmıştı? kuşkuluydu. yalnız birbirlerine sarılıp gözlerini yumduklarında, çözümlenemeyecek bir sorunları kalmıyordu..."
"...biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem ne kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim böyle düşünen? bir ben miyim yalnız?... "
bir pazartesi günü istiklalde yürürken, "artık" dedim kendi kendime; "artık bu kitabı almalıyım". girdim yky'ye, kitabın önceden yerini öğrenmiştim. gittim aldım, poşetinde yerleştirdim çantama. akşam metro ile çıkarken okumaya başladım. bu kitapta bir gariplik vardı. nasıl söylesem, insan çok okuyorsa, gözleri öyle alışır ki sözcüklere, cümlelere, sayfalar gözünüzün önünde akmaya başlar. hele bazı kitaplar vardır ki, bu akıcı üslup sayesinde konusu kötü olsa da ilgiyle okunur. işte bu kitapta bunlar yoktu.
cümleler sanki bilerek, garip şekillerde kesilmiş. kahramanın yaptığı işler akıldan geçen düşünceler gibi kesik kesik anlatılmış. kah sinemada olan c., bir anda evde olabiliyor ve bu sadece bir cümle sonrasında gerçekleşiyor. itiraf etmem lazım, bu tarza alışmam biraz uzun sürdü, ama sonradan çok hoşuma gitti.
çünkü "yalnızlığı" işleyen bir kitap, ancak bu hızda cümlelerle bunu anlatabilirdi. istiklal ve çevresi, 1950'lerin kültür hayatına uzaktan temas edilmiş. kitap dört bölüme ayrılırken, mevsimler ruh dünyasının bir aynası gibi konumlandırılmış.
bilmiyorum önceden söylemiş miydim? yalnızlık her şeyden önce korkudur. evet korku, insanlardan korku, anılardan korku. insanlar sıcak kanlı olmadıklarından değil, insanlardan korktukları ve ikiyüzlülüklerine dayanamadıkları için yalnızlığı seçerler. c. geçmişteki korkularını devamlı yaşıyor, devamlı lanet insanların yalancı gülümsemelerini, pısırık pazarlıklarını hissediyor. mesela bir sinemaya girdiğinde, oturan hanımefendi ve beyfendilerin birbirilerinin etine sahip olmak için yalandan şehvet oyunları oynamasına kızıyor. her kişiyi yüzünden tanımaya çalışıyor, bir çift göz kararını değiştirebiliyor, bir renk geçmişe dönmesi için yeterli.
arada neyi düşünüyor? ayşe... bir garip ressam, ne kadar seviyor ayşe'yi? en önemlisi ayşe'nin sevgisi ne kadar sahici? kış yaşıyor, kendi başına hiçbir iş yapmadan, babadan kalan kiralarla geçinip gidiyor ve ruhunu istanbul sokaklarında arıyor. içiyor durmadan, sokaklarda ruh eşini arıyor, onu anlayabilecek tek insanı, hissediyor onu buralarda bir yerlerde. belki karşı kaldırımda, belki karşı kıyıda. bu arayışlarında ilişiler yaşıyor elbette. bazenleri kadınları takip ediyor ve nefret ettiği babasına benzememek için ilk adımı hiçbir zaman kendisi atmıyor.
ilk yaz'ını yaşıyor bir süre. güler var artık... tatmin olmuş mu? birazcık, belki... et istemiyor o, kim dokunabilecek kalbine? kim okuyabilecek ruhunu? onun da iki yüzlülük sanki her tarafından akıyor. ayrılıyor güler'den...
yaz'ını bir tatil şehrinde geçirmeye niyetli. ayşe'yi orada buluyor , tekrar tenin tene değmesi, güzel günler. ve ayşe'nin günlüğü ile en sevdiği kişinin yalanlarının ifşası. en seven bile çekemiyorsa onu, binbir düşünce çepeçevre sarıyorsa beynini, kim anlayacak onu? çekip gidiyor oralardan, gerçi ayşe ondan önce davranıyor ya neyse...
güz'ü yaşıyor artık, daha kuşkucu, tiksinti sarmış zihnini. nefret ediyor insanlardan, her hareketleri batıyor, her hareketleri sanki pisliklerini dışarıya vuruyor. aslında aradığı kişi b. her zaman yanında. gitmediği bir davette, tanışmadığı arkadaşının ablası, sokakta seyrettiği mavili... bazenleri çarpıştığı, bazenleri de umursamadan yanından geçtiği ikizi...
yıllar önce okuduğum bireyin yalnızlığını, şehre ve kalabalığa bakışını/bunlardan kaçışını, iletişimsizliğini, aşk arayışını anlatan bir yusuf atılgan şaheseri. birey c'nin ikide bir kulağını kaşımasıyla bilinçaltında taşıdığı geçmişi (sanırım teyzesinin kokusunu alıyordu seviştiği kadınların bacaklarında), erkeklerin ağaç dalı kompleksi/a-da-ko, kadınların kumda yatma rahatlığı/ku-ya-ra romandan aklımda kalanlar.
olağanüstü bir roman. tutunamayanlardan selim ışık, babalar ve oğullar'dan bazarov ya da yabancı'dan meursault, varolmanın dayanılmaz hafifliğinden thomas ve sabrina mısali karakterler geliyor insanın aklına bu kitabı okudugunda. öyledir ki, aylak adam, ya da "c" kendisini ve asıl olanı aramaktadır. yoktur aslında böyle birşey, günler geçer, yaşar, ve ulaşamaz hiçbirşeye. kadınlarda yer tutar yaşamında, ama piyondur adeta onlar. ah sonra b karakteri vardır, hiçbir zaman birlikte olmayacakları, kitabın sonunda da aylak adamın "bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. bilmiyordu, anlamazlardı " dediği ve dostlarının " senin aradığın kadın dünyada yok" dediği ama aslında belki varolan bir aylak kadın karakteri. ne bir aşk hikayesi, ne de bir olay örgüsü. tamamen yaşama, kendisine, ve sıradanlığa karşı çıkma romanı.
c.'nin selim ışık'a nazaran daha bir girişken, fütursuz, patavatsız, özgüveni sağlam olduğu kitaptır..
kitabın incecik olduğuna bakmayın sakın.. dört mevsime sığdırılmış bir aylaklık romanıdır...sağlam örülmüştür duvarları..
bir babanın; içinde derin izler bırakmış olduğu adamdır c. , babasından kalan tek şey mirası değildir.
öyle aylak bir adamdır c. ; aylaklığa yaklaşımı ise tam olarak olmasa da şudur;
aylaklık; işsiz güçsüz olmak değildir.
aylaklık bambaşka bir şeydir.
aylak olmak dünyanın en zor şeyidir.
toplumun dayattığı kalıpların içine girmemek için direnen, "c." nin hikayesi: toplumsal normların, hayatımız üzerindeki etkisi eleştirilir, "c." nin ağzından.
"sustu.konuşmak lüzumsuzdu.bundan sonra kimseye ondan bahsetmeyecekti.biliyordu;anlamazlardı."
gibi anlamlı bir son sözle bitirilmiş anlamlı bir roman.
oğuz atay'ın tutunamayanlar romanının yapı taşı olan roman.
- tutamak sorunu dedim. dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramwaylardaki tutamaklar gibi. uzanır tutunurlar. kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne, kendi işine, sanatına. çocuklarına tutunanlar vardır. herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü fark etmez. kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. öküzleri besiliydi. pırıl pırıldı. herkesin "veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur." demesini isterdi.
saloz dedi birden, ne bakıyorsun? önüne baksana. alınmıştım bu söze, oysa ki(ki iyidir oysa) ona bakmıyordum. gözüm, kadının arkasındaki tablodaydı. kimdi bu tablonun çizeri hani şu sarıyla haşır neşir olan adam. burnunu mu kesmişti, kulağını mı? bunları düşünürken, kadın kendine baktığımı sanarak kızmıştı. baksam ne çıkardı, çirkin kadındı, ondandı zaten bu hodbinliği. çirkin yaratıldığından müteessir olmaz olmamalı zaten yine de nedir bu yahu. dışarı çıktım, kaldırımlarda yürürken aklıma yine o deminki düşünce geldi oturdu. sahi kimdi bu adam. ressam değil, iki gün önce okuyup bitirdiğim şu kitaptaki adam, adını hatırlıyorum( adı c. idi) ama tam olarak kim olduğunu hatırlayamıyordum.hatırlamadım, hatırlamam mı gerekiyor--yok gerekmiyor(ne kadar da yapmacık duruyor) hatırlayamadım--.nedir bu insanlardaki kendini tanıtma gayreti, bırak anlatma yahu, bilmesinler seni de, ölmez ya kimse. sen de bu dünyadan tanınmayarak git ölmesin ya. sigaram nerde?(zaten hiçbir şey olması gereken yerde olmazdı) cebimde değil. hatırladım. masada kalmıştı. ah! o çirkin kaltak, onun yüzünden sigara da yakamayacaktım. dilenci de yoktu ortalıklarda. hoş, dilenciler sigara içmezdi.
bu romanın kahramanın adı "c."dir. "bay c" diyenlere sinir oluyorum. yahu kardeşim adam anarşistliğe övgüler düzüyor neredeyse kalkıp "bay c" diyorsunuz. nerenizden uyduruyorsunuz bunu anlamıyorum da. romanın hiçbir yerinde bu salakça iğreti sıfat kullanılmazken hayalgücünüzdeki burjuva saplantılarla kirletmeyiniz güzelim romanı rica edicem. sinirlendim evet. aaa!
hayatımın bir çok döneminde '' aylak ''lığımı meşrulaştıran kitap.
''ertesi gün sıkıcı bir sabahla başlayacaktı. kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. '' iş avutur '' derdi babası. o böyle avuntu istemiyordu. bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. ne kolaydı onlara uymak! ''
sartre'ın roquentin'i, kafka'nın gregor'u gibi bir adam c. varoluşun keskin labirentleri içerisinde sürekli bir arayış içinde olan belirsizlik o. hepimiz gibi. yalnızca biraz daha farkında o kadar.