kendimi uzaylı gibi hissetmeme neden olan bir oyundur. zira türk edebiyatında ve dünya edebiyatında
ayak bacak fabrikası gibi orijinal bir ada sahip olmasına karşın bu oyunla aynı konuyu işleyen onlarca eser varken ve dahası bu eserler hakikaten başucu olma özelliği göstermişken neden bu eserlerden herhangi birinden bir uyarlama yapılmamış da yeniden neredeyse kopya olma derecesinde özellik taşıyabilecek bir halde tiyartolaştırılmıştır ele alınan konu anlayamıyorum.
her neyse konunun artık sıradanlığı,
1984ün "ayağa" düşmesi,
victor hugo'nun kopyalanması (ve daha nicelerinin) bir yana bırakılırsa, oyunun diğer öğelerini de ele almak gerekiyor. ilk girdiğinizde salona oyuncuların kostümleri makyajları oldukça göz dolduruyor evet; ama oyunculuklar bu görsellikle perçinlenememiş maalesef.. oyunu götüren neredeyse 2-3 oyuncu var oyunda. ayrıca müzikli bir oyun ama söylenen şarkıların sözleri, müzikleri o kadar "baştan savma" gibi hazırlanmış ki... öte yandan iyi tamam zaten konun özgün değil, fransız devrimine gönderme yapmışsın, burjuvaziye gönderme yapmışsın, anarşizme gönderme yapmışsın, 1984'e gönderme yapmışsın, hadi bir de varolan malzemeleri iyi kullandım türkiye'ye de uyarlayayım demişsin de oyunun sonundaki o horon teperek şarkı söyleme olayı ne?? özgünlüğü böyle mi sağlarsın bir sanat eserinde??
karşımda 19. yy kıyafetleri içindeki insanların horon teperek mesajlar vermeye çalışması bunu gözüme sokarcasına yapması kadar tiyatroda sinir olabileceğim başka bir durum bunları seyircilerin avrgücüyle alkışlaması olabilir ancak ki onu da yaşadım. netice de oyunun konusundan başlayarak, teknik özelliklerindeki aksaklıkları, eksiklikleri, artık bu kadar da olmaz dedirtebilecek aynılıkları fark etmeyip bir de üzerine buna övgü yağdıran kişileri anlayamadım...
emeklerine saygı duyuyorum
trabzon devlet tiyatrosunun ama nasıl ki aşk gibi miladın öncesinden beri sahnelerde işlenen bir konuyu hep aynı şekilde ele almak ne kadar sıradan, ucuz, kolay ve tatsızsa iktidar eleştirisi, yöneten/yönetilen ayrımını, halkın sömürülmesini, zenginleşen burjuvaziyi de ele alırken hep varolanı tekrar etmek nereye kadar diye sormak lazım...
aklıma gelmişken çok güzel bir kıyaslama örneği;
nazım hikmetin şiiri
benerci kendini niçin öldürdü de sanata çok konu vermiş olan toplumsal olayları ele alır, hindistandaki ingiltere sömürüsünü, emperyalizmini komünist gençlerin açısından ele alan ve bu olaya kahramanlık/ajanlık öğelerini ekleyerek çeşitli trajedi unsurları katan nazım hikmet bizim coğrafyamızdan çok uzakta yaşanan bu olayı türkiye'de o dönemde yaşanan gelişmelerin de gözlemlenebileceği bir şekilde ele almış ve özgün bir şekilde incelemiştir. işte sanat budur, aynı konuyu, sanatkarın gözünden, yeni bir şekilde, özgün bir şekilde oluşturmak, kurgulamak, aynılığı farklılıkla birleştirip yeniden "yaratmak". yoksa aynı şeyi ele alıp adını çarpıcı bir isimle taçlandırıp aynı şeyi tekrar etmek sanat değil. hele bir de bu oyuna "en iyi"yle başlayan herhangi bir ödül vermek gibi bir durum söz konusu ki, sanat eleştirmenliği ne, türkiye'de cidden sanat eleştirmeni var mı ki sonuç bu oluyor diye insan haykırmıyor değil...