hoerbiger'in gezegenler teorisine göre, bir gezegen dünyamızın çekim alanına girmiştir ve aradaki uzaklık azaldıkça dünyanın dönüş hızı da azalmıştır. teoriye göre gezegen sonuna parçalanmış ve ay oluşmuştur.
her gün bir önce ki geceye göre 51 dakika geç doğar, bu da şu demektir ki her gün aynı saatte aya baksanız (görünebildiği günlerde) bir önce ki günde ki konumuna göre yaklaşık 30 derece daha doğuda bulunmaktadır.
gel-git olayından sorumlu devlet bakanıdır.
şebo*nun sözlerde, bestede ve vokalde döktürdüğü etkileyici parçası. artık kısa cümleler kuruyorum albümünün 2. şarkısıdır ve şarkıdaki gitar sololar ile şebo'nun çığlıkları apayrı bir tat katar olaya.
pertürbasyon teorisine göre dünya güneş ve aydan oluşan 3 elemanlı sistemin analizi yapıldığında ortaya ay olmasaydı yaşayamayacağımız gerçeği çıkar. çünkü sadece güneş ve dünyadan meydana gelen 2 elemanlı sistemin analizi sonucunda sistemin kararsız olduğu görünür. bu da güneşte meydana gelecek fırtınaların dünyayı direkt etkileyeceği anlamına gelir ve dünyanın ekseninin kaymasına sebep olacağını belirtir. ancak ay, güneş ve dünyadan oluşan 3 elemanlı sistem kararlıdır. benzer şekilde uydusu olmayan gezegenlerin durumu da aynıdır.
dünyanın oluşumu sürecinde bu oluşumdan ayrılan bir parça olduğu için dünyayla eşit açısal hıza sahip olan ve bu nedenle herzaman aynı yüzünü gördüğümüz uydu.
tut elimi göğe koy ellerim mavi olsun
maviler senin siyahlar benim olsun
susma her zaman diyecek verecek sözün olsun
sen isyan et yeter boşvermeler şöyle dursun
birgün daha geçmeden benim olasın
hep sussamda sen beni duyasın
sana bakan her gözde utansın sıkılsın yalnızlığın
ay ay gidiyor batmaya yıldızıyla yatmaya.
islam dininde farklı bir yeri olan uzay cismi. kabaca semboller üzerinden gidersek hilal her zaman cihad orduları da dahil olmak üzere müslüman devletlerinin sancağında yer bulmuştur. ay'ın dünya etrafında dönüşüyle hesaplanan hicri takvim bir başka örnektir. son peygamberin mucizlerinden biri de ayın ikiye bölünme hadisesidir. falan.
bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık, güneş, hayâle müsaade etmeyecek tarzda herşeyi açık ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik.
ağaçların tozlu yapraklarını, kayalar üzerinde durup soluyan kertenkeleleri, denizin kirli suları altında cam kırıklarını, paslı tenekeleri, eski pabuç naaşlarını seyretmenin ne kadar çabuk ruha bıkkınlık verdiğini tecrübe etmeyen var mı? güneşli kırlarda geçen bir gezinti gününden sonra, akşamüstü eve ümitsiz dönmenin mümkün olmadığını tecrübelerimle bilirim. güneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen bir arkadaştır. onun ışığında eğlenmenin ve mes'ut olmanın hiç imkânı var mı?
nihayet akşam oldu. karanlık bastı. karşı karşıya oturmuş iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimiz duyuyorduk. birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk. başımızı çevirdik: iki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti. sanki japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği belirsiz ve tamamlanmış bir âlem içinde idik. artık her şeyi açıkça görmek ıztırabından kurtulmuştuk. yanlış görmek ve tahayyül etmek imkânının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu. etrafımızda gündüzün bütün uyuz ağaçları yerine zengin bir orman vücut bulmuştu. karşıda yemek yiyen fakir ailenin kirli kızları, yüzlerine vuran ay ışığı içinde birer süslü hayal olmuşlardı. denizin bulanık suları boşalmış ve onun yerine şimdi sahilin üzerinde ışıktan bir mayi sallanıp şarkı söylüyordu. dünyanın güzelliğinden korkmağa başlamıştık. zira aydan akan büyünün saadetiyle ruhlarımız çatlayacak kadar dolmuştu.
ay! ay! yalancı ay! zekâdan harap olanları dinlendiren hayâl gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!