unutuldu hikayesi evladım, çoğu hatırlamaz nasıl oluştuklarını..
süleyman'ın tapınağı inşa edilmeden çok önceydi, paganlar ve onlarla birlikte bütün asıl kadim tanrılar yer yüzünden ayrılmadan önceydi, mısırlılar mu'dan göçmek zorunda kalmadan önceydi, machu pichu henüz genç dağ oluşumları ile birlikte binlerce metre yükseğe yükselmeden önceydi, sümerlerin metalik kanatları olan ve ağzından alev püsküren kuşlar ile göklerdeki aden bahçesiyle tanışmasından da önceydi, essenilerin yeryüzüne inmesinden önceydi...
insanoğlu yeraltına tüneller kazıyordu, her şeyin içi geçmiş bir çağ, altın çağın hala en görkemli dönemleri yaşanıyordu, puslar ve sisler içinden, kahramanlar yaratan bir kadim çağ. sibirya'dan fas'a, peru'dan mısır'a ve çin'den ispanya'nın derinliklerine kadar önemli bir görevin uğruna yeraltına kilometrelerce ilerleyen tüneller kazılıyordu. istanbul'un düşmesinden çok çok önceydi, tapınakçılar asitane'nin terk edilmiş dehlizlerini yeniden altınlarla ve kutsal emanetlerle doldurmadan önceydi, kafkaslardan ve diğer cihanın bağrından gelen alacalı simyacıların da bu dehlizlere inerek felsefe taşının peşinden koşuşundan önceydi.. bu yeraltına kazınmış tünellerde birbirinden önemli bilginler, ozanlar, babil'in bile görmediği nitelikte feylesoflar ve sanatının üstadı nice kişiler toplanıp insanlık tarihinin en önemli soruları üzerinde aşk eyliyorlardı. evet evet yanlış okumadınız aşk eyliyorlardı.
içi dışına taşmış bir zamandı dedik ya, öylesine bir gündüz düşü gibi...
ama kim nerden bilecekti? kimin nerden aklına gelecekti?! o akıl sır erdirilemez yıkımı hangi kehanet uzmanı görebilirdi?
"yediler" denen büyük müzik üstadlarından birisiydi yıkımı getiren. sonbahardı. gökten buram buram kahve çekirdekleri yağıyordu, şüphesiz ki kabarmıştı, nemle dolmuştu elleri yüreği bilekleri.. "göçmen kuşları nereye göçer?" üzerine yapılan bir tartışmanın ortasında serbest bırakmıştı müziğini. daha sonrasında "öncesinde yalnızlık vardı" yazacaktı ariler. kimse daha fazla konuşmuyordu, kimse söyleyecek bir söz bulamıyordu, müziği dinlerken o yeraltı dehlizlerinde toplanmış bilgeler ne üzerine konuştuklarını bile unutmuştu..
üstadın müziği hiç olmadığı kadar hüzünlüydü, hiç olmadığı kadar basit ve karmaşık, kusursuzluğu da burdan geliyordu ya zaten.. müzik dehlizin geniş odasından fırlayıp neden diğer koridorlara taştı, neden bir mızrak gibi yırtıp geçti dağı taşı tepeleri ve göğü yırtıp semaya fırlattı kendini. işte o gün tam orada babil kulesinin tepesindeki bir kadının yüreği sancıyla burkuldu, ağzından kan gelmeye başlamıştı, yalnızlığı ve mutluluğu, biz diyelim; şüphesiz deliliği duydu o kulağına ilişen müzikte ve elindeki mızrağı tam göğe, göğün göğsüne, tanrının gözlerine doğru fırlatıp... babil'in o acı dolu yıkımını getirdi..
dehlizdeki yaşlıların hali ise şüphesiz ki dumandı. şarkı bittiğinde taştan koltuklarındaki adamların hepsi de ağlıyordu. bazıları hıçkırıklar içerisinde gözleri kör olmuş, bazıları düpedüz sağır olmuştu işte.. kaçarak uzaklaştılar ordan.. bir daha asla konuşmak istemediler o günden sonra. duydukları yetmişti onlara.
ama gaybın kapılarını delip geçmek isteyen bir adam kaldı orda. yedi yıl boyunca orada oturarak yalnızlığı dinledi, sonrasında yazmaya başladı, ama yazılanlardan hüzün fışkırıyordu, o narin müziğin çalındığı o gün orada olanlar, yedi yıl sonra o müziğin hissettirdikleriyle orada yazılan yazıyı da duydular.. yazının içinde o müziğin sihri vardı çünkü.. dehliz yeniden herkesi oraya çağırıyordu, delirenler, intihar edenlerin haricinde herkes geri döndü..
daha sonrasında, 21. yüzyılda bile anlatılacaktı bu. "yerin altına altın sarısı şeklinde parlayan adamlar girerek kayboldu" denilecekti halkların yazıtlarında..
günlerce tartışıldı.. kimse ne yapacağını bilemiyordu.. o kutsal müziği çalan üstad bulunamamıştı ama o müzikten yola çıkılarak yazılmış zehir zemberek bir kitap vardı ellerinde, her cümlesi okuyana acı veriyordu..
en sonunda karar verildi, kendileri baş edemeyeceklerdi bu şeyle ama bir şekilde arayana bulması için, gelecek yüzyıllara bu hakikat miras bırakılmalıydı..
yine bir sonbahar sabahı, tam kuşluk vaktinde.. bir bozkırın yüreğine çıktı ariler.. ve kağıdı milyonlarca parçaya bölerek ve yeryüzünde paganların düşüşünden sonra hepten kuruyup tükenmiş olan sihrin son demlerinden de faydalanarak o yazıyı atmosferin kalbine sapladılar..
işte bugün bizim gördüğümüz kutup ışıkları bu nacizane ve kırgın öykünün bir sonucudur. işte bu yüzdendir kutup ışıkları bu denli yorgun, bu denli yalnızlık ve çaresizlik kokar.. ve yeterince arayanlar bulur, bulur o sihirle oraya gömülmüş olanı, kuzey ışıklarında yatan kelimeleri..
o gün orada sonrasında ne mi oldu?!
ne olacak..
altın çağ düştü.
so say we all