opeth'in nelere kadir olduğunu gösteren bir başka eser. buram buram ingiliz melankolik/saykadelik rock'ı kokan, mellotrondan viyolonsel tonundaki keyboardlara, darbukadan akustik gitara fantastik enstrümanlarla müthiş bi atmosfere sahip olan öte bişi. ama bence asıl vurucu noktası ana gitar riffi. insanı alıp başka diyarlara götürüyo şerefsizim. ilaç niyetine tok karnına günde iki defa.
cleared the fog that has veiled around me
and blurred my sights
suddenly, i'm no longer aching
to honor my plights
rising moon and my skin is peeling
past undone
suddenly, i can't justify
what i had become
booker ödüllü yazar ian mcewan'ın kitabı, joe wright'ın yönetmenliğini yapmış olduğu, dün vizyona giren uyarlama film. çağdaş klasik olarak değerlendirilen filmin bir çok önemli ödülü toplaması bekleniyor.
oyuncular: keira knightley, james mcavoy, saoirse ronan, romola garai
senaryo yazarı: christopher hampton
filmin ve kitabın türkçe adı ise kefaret
olay örgüsünün mükemmel kurgulandığı ve karakterlerin bu kadar iyi anlatıldığı çok az film vardır. romanı okuyanlardan öğrendiğim kadarıyla, yazar bol miktarda betimleme yaparak karakterleri ve sahneleri oldukça iyi canlandırmış. sanırım filmde bunların bir etkisi vardır çünkü bazı sahnelerde uzun uzun karakterin yaşadıklarını görüyoruz. hatta bu nedenle film öyle kolayca akmıyor, yavaş yavaş işleyerek gidiyor.
film, sonlara doğru çok keskin bir dönüş yaşıyor ve içine girdiğiniz bu sıkılgan hava bir anda çok vurucu bir sahneyle değişiyor. öyle ki, o ana kadar sabrederek izleyip de olayları hafızaya kazımışsanız, sonunda anlatılanlar çok derin etkiler bırakabiliyor. özellikle de küçük kızın gençken yaşadıklarını düşününce, nasıl bir kefaret ödediğini anlayabiliyorsunuz.
joe wright'ın edebiyat uyarlamalarına devam etmesi önemle rica edilir. zira filmdeki savaş sahneleri, kamera açıları, geçişler... olağanüstü. öyle ki film tam bir roman havası veriyor. daha önce pride and prejudice'te de çok başarılıydı. tarihi atmosferleri çok iyi yansıtıyor. bugüne dair ne yapar bilemem tabi.
son söz de müziklerine... tek kelimeyle: muhteşem. iki kelimeyle: acayip deli.
ingilizlerin klasik aşk ve savaş temalı kitabından iyi bir sinema uyarlaması. bir çocuğun aşkının etkilediği, daha doğrusu mahvettiği yaşamlar. kurgusu da klasik ama iğreti durmamış. bir de şu come back to me repliği var ki, cold mountain filminden sonra burada da kültleşiyor.
joe wright'ın stili olan bir yönetmen olduğunu gözler önüne seren,bir keira knightley-joe wright buluşması.pride and prejudice'dan sonra başarılı bir film daha yapan joe wrigt'ın filmlerindeki şiirsellik,büyüleyici manzaralar ve güzel planlar ilk göze çarpan şeyler.çok farklı bir film(başka bir dönemi yansıtan,başka türde filmler) yaptığında ortaya çıkacak şeyi ise açıkçası çok merak ediyorum
bir veletin bir anlık kızgınlığının ve aptalca bir davranışının kendisi ve çevresindekilere ne kadar zarar verebileceğini , nelere mal olabileceğini gösteren film .
13 yaşındaki briony tallis ' in içten içe aşık olduğu evin hizmetkarı ile ablasının yakınlaştığını görmesi ve bunu yanlış anlaması üzerine süregelen olaylar yıllar boyu briony 'nin kefareti olacaktır.
sonuç olarak,çocukları ciddiye almamak lazım bazı konularda.çocuk hayal gücünün genişliği bilinen birşey.
imdb klişe bilgilerine felan girmeden direk söyleyeceğim. gerçekten çok başarılı bir film.
en önemlisi ise söylenmesi gerekenlerin; çok üzüldüm ben yahu gerçekten yazık ama ya orospu briony çocuk mocuk değilsin, orospunun kaltağın önde gidenisin, bak gördün mü yediğin bokun nelere mal olduğunu, açmayacaktın o mektubu işte bok var sanki. kaltak karı. orospu, şerefsiz.
filmde robbie'nin 2 askerle birlikte askerlerle dolu sahile çıktığı bir sahne var ki insanın sarıp sarıp baştan izleyesi geliyor. filmin bu sahnesini izlerken kameranın hangi haraketlerle o kadar insanın arasından geçtiğini ve sahnede bulunan oyuncu ve figüranların nasıl rollerini nizami ve eksiksiz yaptığını aklım almadı açıkçası. benzer bir sahne children of men'de de vardı. onda da ağzım açık izlemiştim. ancak atonement'ın bahsettiğim sahnesi bu zamana kadar gördüğüm en etkileyici, en komplike sahneydi.
dikkatimi çeken diğer bir sahne ise, filmin başında evin küçük kızının ablasıyla kahyanın oğlu arasında geçen diyaloğu yanlış anlamasının izleyiciye aktarılmasıydı. çok başarılı ve çok orijinaldi. ben bile anladım yanlış anlamayı yani.
lakin tüm etkileyici müzikler, daktilo efektleri ve özenle hazırlanmış sahnelere rağmen filmin orta yerinde "lan bu bi çocuğun götlük yapmasından ibaret bir hikaye olamaz" diyerek filmin hikayesi hakkında şikayette bulunsam da finaldeki güzel sürprizle -ki bu da filmi orijinal kılan üçüncü şey oluyor- tüm olumsuz düşünceler kafamdan uçtu gitti.
gençlerin (cecilia ve robbie) ayrı kalıp, kavuşmadan ölmesinin faturasını her ne kadar küçük kız (briony) kendine kesse de, en başından bu robbie nin hatasıdır. " i kiss your cunt..." gibi bir mektubu kağıda dökmesidir suçu.
---spoiler---
edit: imla ve dahi mesele hata - ceza/kefaret (atonement) dengesi değil.
boğazın boğumlarını saydıran film.kendini sıkar ya insan ağlarken kendinden geçmemek için,işte bu film öyle bir etki yaratıyor insanda.film üzerine söylenebilecek pek laf yok.çok farklı değil ama anlatımı yerinde güzel bir sıraya konmuş.ayrıca savaşın üzerine eğilişi onu anlattığı sahnelerdeki mükemmellik takdire şayan.bir erkek olarak film bitiğinde tek istediğim şeyin sevişkirken bile durup ağız dolusu:ı love you diyebileceğim ve beni her türlü yolumdan döndürebilcek söz olan:come back to me diyecek bir kadın.
tek kelimeyle harika bir film.
başarılı bir uyarlama. çekimler, kurgu, kullanılan müzikler, oyunculuklar, kostüm ve makyajın dönemle uyuşması ve gerçekçiliği sağlamış olması... hepsi de mükemmel. bir insanın pişmanlığı ve günah çıkartma isteğinin onu ne kadar derinden sarsabileceğini anlatıyor. tabi yapılan ufak bir hatanın, insanların hayatlarına malolacağını da. izleyip, pişman olunmayacak bir film.
film, renkleri tüm güzelliğiyle kullanan bir ressamın elinden çıkmış tablo gibi. filmin her karesi şiirsel bir tad sunuyor seyirciye. pride and prejudice filmiyle keşfettiğimiz yönetmen, sabırsızlıkla bekleyen seyircisini hayal kırıklığına uğratmıyor. farklı kamera açılarıyla, başarılı geri dönüşleriye, kostümleriyle, müzikle tam bir uyum içerisinde olan sahneleriyle, sinemaya doyuruyor seyirciyi joe wright. ve bir kez daha hayran bırakıyor beni kendisine.
film aşk, savaş ve pişmanlık konularını işliyor ve aşkı da savaşı da abartısız en gerçek haliyle ele alıyor yönetmen. özellikle bir savaş sahnesinde askerlerin arasından sakince kayıp giden kamera, seyirciyi tüm çıplaklığıyla savaşla yüz yüze getiriyor.
başrollerinde oynayan, pride and prejudice filmiyle pek sevdiğimiz keira knightley ve becoming jane filminden james mcavoy oyunculuklarıyla filmin başarısına ortak oluyorlar.
bir kitap uyarlaması ancak bu kadar güzel olabilir dedirten filmdir. kitap izliyorsun ya da film okuyorsun gibi bir şey. özellikle sahilde geçen kısım kesinlikle evet bu bir uyarlama dedirtiyor. yönetmenimiz joe wright burada çok iyi bir iş çıkartmış ama neden oscara aday değil anlamış değilim.
2008 oscarlarında en iyi uyarlama senaryoyu alacağına kesin gözle baktığım filmdir aynı zamanda. kitabı ise haftalardır (kaynak radikal kitap eki) ingiliz bestseller listelerinde birinci sıradadır.
azıcık da saoirse ronan veledinden bahsetmek gerek. muhtemelen yaş haddinden oscar alamayacaktır lakin çıkarttığı oyunculuk oha falan oldum mertebesindedir. bu oyuncu veledi daha önce de i could never be your woman da izlemiştik ve hey maşşallah demiştik. bu iki filmde farklı aksanlarla konuştuğu ingilizceyle (ingiliz ve amerikan aksanları) dikkatli izliyicileri tekrar şaşırtmıştır. nazar bocuğu falan takmalı bu çocuğumuz. bir de bu yaşta bu oyunculuk bana biraz jodie foster'ı hatırlattı demem lazım.
oyunculuğu ve yönetmenliği (bir de sanat yönetmenliği) dışında pek de ahım şahım bir film olduğu söylenemese de bu senenin en iyi filmlerindendir ve tavsiyeliktir.
bir dolu sağlam yoruma rağmen, uzun zamandır ilk kez bitirmekte zorlandığım film olmuştur, kendime şaştım filmi ileriye sarmaya çalıştığımı fark edince. gecenin bir vakti evde izlemek hataydı belki, belki gerçekten kaçamayacağım bir sinema salonunda olmalıydım. sonuna kadar sabrettim işte o esnada, iyi ki ettim dedim, sonu mükemmeldi...
gönlümün oscarını da almış bir film. herkes izlemeli. küçük bir çocuk olmanız, kalıcı zararlar verdiğinizde vicdan azabı duymanızı engellemez.
hala tüylerim diken diken...
savaş yıllarının psikolojisini yansıtayım derken insanı iyiden iyiye sıkan sahneler barındırıyor film. bu açıdan bakıldığında yönetmene eleştiri getirilebiliyor, lakin filmin ilk bölümünde olayları önce küçük bir çocuğun gözünden anlatması, sonra aynı olayın iç yüzünü aktarma şekli takdire şayan. filmin sonu da, her ne kadar içte bir burukluk yaşatsa da, tatmin edici olduğundan izlenesi bir film.
not: bana sıkıcı gelen yerler size gelmeyebilir, zira filmi zor şartlar altında izlemiştim, belirtmeden geçemedim: (bkz: @2240536)