birçoğumuzun aşağıdaki dizelerini hatırlayacağı ünlü şair.
bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
yaşadıklarımdan öğrendiğim birşey var
yaşadın mı yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
.......
.......
yaşadıklarımdan öğrendiğim birşey var
yaşadın mı büyük yaşayacaksın
ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
çünkü ömür dediğimiz şey
hayata sunulmuş bir armağandır
ve hayat sunulmuş bir armağandır insana
bugün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra
yorgunum, bahar geldi, silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz
kitaplar birikiyor, saçlarım uzuyor, her yerde gümbür güm-
bür bir telâş
gencim daha, dünyayı görmek istiyorum, öpüşmek ne güzel,
düşünmek ne güzel, bir gün mutlaka yeneceğiz!
bir gün mutlaka yeneceğiz, ey eski zaman sarrafları! ey kaz
kafalılar! ey sadrazam!
sevgilim on sekizinde bir kız, yürüyoruz bulvarda, sandviç yi
yoruz, dünyadan konuşuyoruz.
çiçekler açıyor durmadan, savaşlar oluyor, her şey nasıl bitebi
lir bir bombayla, nasıl kazanabilir o kirli adamlar
uzun uzun düşünüyor, sularla yıkıyorum yüzümü temiz bir
gömlek giyiyorum
bitecek bir gün bu zulüm, bitecek bu hân-ı yağma
ama yorgunum, şimdi, çok sigara içiyorum, sırtımda kirli bir
pardesü
kalorifer dumanları çıkıyor göğe, cebimde vietnamca şiir ki
tapları
dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum öbür ucundaki
ırmakları
bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor orda
köprülerden geçiyorum, karanlık yağmurlu bir gün, yürüyorum
istasyona
bu evler hüzünlendiriyor beni, bu derme çatma dünya
insanlar, motor sesleri, sis, akı;p giden su
ne yapsam... ne yapsam... her yerde bir hüzün tortusu
alnımı soğuk bir demire dayıyorum, o eski günler geliyor aklıma
ben de çocuktum, sevgilerim olacaktı elbette
sinema dönüşlerini düşünüyorum, annemi her şey nasıl ölebilir,
nasıl unutulur insan
ey gök! senin altında sessizce yatardım, ey pırıl pırıl tarlalar
ne yapsam... ne yapsam... dekart oluyorum sonradan...
sakallarım uzuyor, ben bu kızı seviyorum, ufak bir yürüyüş
çankaya'ya
bir pazar, güneşli bir pazar, nasıl coşuyor yüreğim, nasıl karışı
yorum insanlara
bir çocuk bakıyor pencereden, hülyalı kocaman gözlü nefis bir çocuk
lermontov'un çocukluk fotoğraflarına benzeyen kardeşi bakı
yor sonra
ben şiir yazıyorum daktiloda, gazeteleri merak ediyorum, kuş
sesleri geliyor kulağıma
ben mütevazı bir şairim, sevgilim, her şey coşkulandırıyor beni
sanki ağlayacak ne var bakarken bir halk adamına
bakıyorum adamın kulaklarına, boynuna, gözlerine, kaşlarına,
yüzünün oynamasına
ey halk diyorum, ey çocuk, derken bende bir ağlama
ilençleniyorum bütün bireyci şairleri, hale gidiyorum portakal
almaya
ilençleniyorum o laf kalabalıklarını, kurumuş yürekleri, bireyin
kurtuluşunu filan
ilençliyorum o kitap kurtlarını, bağışlıyorum sonradan
uzun kış gecelerinden sonra, masallarda anlatılan
durup durup bunları düşünüyorum, bir sevinci bir hüzün izliyor
arkadan
yüreğim ipesapa gelmez bir bahar göğü, türkçe bir yürek kısaca
beklemek usandırıyor, telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyorum sağ
da solda
bir otobüse biniyorum, inceliyorum bir böceği tutarak kanatla
rından merakla
yürürdüm eskiden baharda, o yıkıntıların ve çayırların olduğu
alanlara
aklıma şiiri gelirdi o yaşlı amerikalının sonbaharı anlatan şiiri
çayırlar vardı o şiirde, baharı anımsatan ne de olsa
böylece yeniden hazırlanıyorum bir coşkuya, yeniden sokakla
ra fırlamaya
kendimi atmak bir uçurumdan balıklama
büyük ve mavi bir şey izlenimi var bende, gördüğüm filmlerden
mi ne
bir şapka, telaşlı bir gök, sıcak yapay bir dünya
anlat anlat bitmiyor, bitmiyor bendeki daüssıla
bütün sevgilerimi harcayabilirim bir çırpıda, yağmurlu o yollar
geliyor aklıma
benzin kokuları, ıslak direkler, babamın esmer bir somun gibi
tombul ve sıcak elleri
uyurdum. bir de bakmışsın yeni bir filim sinemada, şehirde ye
ni bir kız, kahvede yeni bir garson
o üzgün ve sabahlıklı dururdu balkonda...
şimdi ne var hüzünlenecek bunda, nedir bu çatlatan yüreğimi
bu telaş
sanki yarın ölecek gibiyim, birazdan polisler gelecek ya da
gelip alacaklar kitaplarımı, daktilomu, bu şiiri, sevgilimin fo
toğrafını duvarda
soracaklar babanın adı ne, nerde doğdun, teşrif eder misiniz ka
rakola
dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki
ırmakları
bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor vietnam'da
ağlayarak bir yürek resmi çiziyorum havaya
uyanıyorum ağlayarak, bir gün mutlaka yeneceğiz!
bir gün mutlaka yeneceğiz, ey ithalatçılar, ihracatçılar, ey
şeyhülislâm!
bir gün mutlaka yeneceğiz! bir gün mutlaka yeneceğiz! bunu
söyleyeceğiz bin defa!
sonra bin defa daha, sonra bin defa daha, çoğaltacağız marşlarla
ben ve sevgilim ve arkadaşlar yürüyeceğiz bulvarda
yürüyeceğiz yeniden yaratılmanın coşkusuyla
yürüyeceğiz çoğala çoğala...
dizelerinin yazarı, üstüne fazla söz söylemeye gerek olmayan şair ...
çok beğenirdim ben de hatta hala beğenirim, yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var, aşk iki kişiliktir vs... ancak bu tarihten beri eski tadı alamam.
2002 kışı yer denizli çatalçeşme oda tiyatrosu salonu. şiir ve müzik dinletisi, konuklar: ataol behramoğlu ve haluk çetin. dinletinin ortasında dinleyicilerin gözlerinin içine baka baka organizasyon komitesine az kitap ve kaset getirdiği için sahneden giydirmesi şoka girmeme sebep olmuş aradan kısa bir süre geçtikten sonra aynı şeyleri tekrarlayıp beni kısacık zaman zarfında kendinden soğutmuş insandır. o yüzden artık okuyamıyorum ...
telesekreterime okunan ataol behramoğlu' nun muhteşem şiiri...
güz güneşi benzeşiyor bahar güneşiyle
biri kışa girerken
biri kıştan çıkarken
biri yeni bir aşk öncesinde bir kederden sonra
biri biten bir aşk sonrasında bir kedere girerken...
"insan insanın
kurdudur" diyor
bir düşünür
ve ekliyor:
"bellum omnium cantra omnes"
yani
yatkındır savaşa
birbiriyle herkes...
şu sonuç çıkar
bu saptamadan:
doğası gereği
savaşçıdır insan...
doğruluk payı
var mı bu görüşte?
yanlışlık var mı?
varsa nerde?...
insan insanın
kurduydu belki
gerçek kurttan
yokken farkı...
onu kurttan
ayıran özellik
akıl olmalı
ve üretkenlik
ürününü
emeğinin
alırsan, sevinçle
dolar yüreğin
ve hele ortak bir
yaratıysa bu
daha da büyür
mutluluğu
oturursun
aynı sofraya
emektaş olmanın
mutluluğuyla
şimdi sormak
gerekir yeniden
insan insanın kurdu mu gerçekten?
insan insanın
kurduydu belki
gerçekten kurttan
yokken farkı
ama gelişen
bir şey var onda
sevgiye, iyiye
doğruluğa
yaratırken
emeğiyle
yaratır çünkü
kendini de...
soruyu yeniden
ve şöyle sormalı:
sevgiye, iyiye
barışa kim karşı?
emeğinin
hakkını alan
ne çıkar umar
savaştan?
dünyayı ortakça
kardeşçe üreten
ne yarar umar
kötülükten?
şimdi değiştirip
bu kavramları
yeniden ve şöyle
söylemek olası:
emekçi insan var, barıştan yana
dünyayı kardeşçe yaratan, üreten..
ve kurtlar - savaşta çıkarları...
vurarak, kırarak, ezerek sömüren...
istanbul üniversitesi fen-edebiyat fakültesi rus dili ve edebiyatı bölümü başkanıdır kendisi ve rus devleti tarafından liyakat madalyası ile ödüllendirilmiştir ilber ortaylı ile. bu ödül şu ana kadar sadece 11 kişiye verilmiş.
öğrendim ki...
bazı insanlar sizi çok seviyor
ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.
öğrendim ki...
ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz
bazıları hiç karşılık vermiyor.
öğrendim ki...
para ucuz bir başarı.
öğrendim ki...
en iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz.
öğrendim ki...
düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları
kaldırmak için elini uzatır.
öğrendim ki...
iki insan aynı şeye bakıp
tamamen farklı şeyler görebilir.
öğrendim ki...
aşık olmanın ve aşkı yaşamanın çok çeşidi vardır.
öğrendim ki...
her şartta kendisiyle dürüst kalanlar
daha uzun yol yürüyor.
öğrendim ki...
hiç tanımadığın insanlar,
iki saat içinde,
senin hayatını değiştirir.
öğrendim ki...
anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır.
öğrendim ki...
duvarda asılı diplomalar
insanı insan yapmaya yetmez.
öğrendim ki...
aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır.
öğrendim ki...
karşısındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin
nereden geçtiğini bulmak zor.
öğrendim ki...
gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
gerçek aşkların da!
öğrendim ki...
tecrübenin kaç yaşgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok,
ne tür deneyimler yaşadığınızla var.
öğrendim ki...
aile hep insanın yanında olmuyor.
akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.
aile her zaman biyolojik değil.
öğrendim ki...
ne kadar yakın olursa olsunlar
en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir.
onları affetmek gerekir.
öğrendim ki...
bazen başkalarını affetmek yetmiyor.
bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.
öğrendim ki...
yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın
dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.
öğrendim ki...
şartlar ve olaylar,
kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.
öğrendim ki...
iki kişi münakaşa ediyorsa,
bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez.
etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.
öğrendim ki...
her problem kendi içinde bir fırsat saklar.
ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.
öğrendim ki...
sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.
cumhuriyet sonrası türk şiirinin yalın temsilcilerinden biridir.. herkes gibi nazım'dan fazlaca etkilenmiştir, yakın zamanda cumhuriyet kitap'tan beyaz, ipek gibi yağdı kar isimli 50 yıldan 100 derleme şiirini muhteva eden bir kitabı yayınlanmıştır.
beyfendinin çağdaş türk şiiri antolojisi diye bir çalışması vardır. bu çalışmada bence en ilginç olan nokta ise; ataol beylerin (bkz: nazım hikmet)'e 16 sayfa ayırırken, abeysi mi gardaşı mı böyök şair nihat behram bey'e 20 sayfa ayırmasıdır.
aile şirketi modu yani. tebriklerimi yolluyor, ikisini de öpüyor, daha nice nice başarılı yıllara, diyorum.
ben mi? evet...
bir gün çıkıp gideceğim kapıları, evleri, dergileri, hüzünler bırakarak...
bir çiçek merhaba diyecek...
hoşgeldin diyecek dağ...
orman gülümseyecek...
anımsayışların, bekleyişlerin, ümitlerin ya da ümitsizliklerin
hırsların, yarışların, tasaların kalktığı yerde
tam anlatının, salt anlatının kaldığı yerde başlayacak şiir...
hiç kimseye seslenmeyen, kendi kendine yeten sadece...
kendi mantığı; kendi güzelliği içinde tutarlı...
ama halkın yaşantısı girecektir oraya, çünkü yaşayan büyük
bir şeydir halk...
deniz ve ufuk girecek, karınca yuvaları, gökyüzü, kozalaklar
ve kopuk ve artık hasetsiz bir aşk...
yani sevişmek denizle, koşulsuz, önyargısız, hesapsız...
yani uzanmak ve düşünmek binlerce yıl..
doğan, ölen ve yaşayan şeyleri...
doğumu, ölümü ve yaşamayı
yani dingin ve büyük olan herşeyi anlatmak...
ben mi?evet. çıkıp gideceğim bir gün...
tasasız, gözyaşsız, geride birşey bırakmadan ve birşey beklemeden
ilerde...
sadece yağmur sularından pırıl pırıl bir yürek
artık kendi kendinin anlamı ve nedeni olan bir yürekle...
dağların ve nehirlerin
türküsünü söylemek istiyorum
büyük gökyüzünün ve kırların.
mavi çiçeğin türküsünü söylemek istiyorum
umudun ve sevdanın.
kahraman bir yüreğin türküsünü söylemek istiyorum
aslan türküsünü guevara'nın.
odalar ve sofalar kuşatmış beni
sandalyeler, masalar, tabaklar
gökyüzü kuşatmış beni, içim daralıyor
gelenekler, korkular, kuşkular
kuşatmış beni.
rotatifler, silahlar, yasalar
ah, akşam diyor
sevgilim, aşkım benim
iniyor dağlara
örtüsü gecenin
bir çocuk durmadan
büyük nehirleri özlüyor
kaybolmuş sevinçleri özlüyor.
bu yürek durmadan
geçiyor dağlardan
gölgesi çetelerin
körlerin ve yetimlerin
türküsünü söylemek istiyorum
yavrusu ölmüş ananın
hastaların türküsünü söylemek istiyorum
hapiste yalnız bir adamın.
sevgili bir yüreğin türküsünü söylemek istiyorum
kardeşimin, guevara'nın.
ah, nasıl da acı
böyle susup durmak
kötüler, cellatlar elinde
bunalırken güzelim halk
fabrikalar yanlış çalışırken
yanlış ekilirken toprak
ayak, olmuşken baş
baş, olmuşken ayak
kavganın ve hürriyetin
türküsünü söylemek istiyorum
gür bir akışla akacak kanın
eşitliğin türküsünü söylemek istiyorum
halklar adına yükselen sancağın.
sadeliğin, inceliğin, onurun
türküsünü söylemek istiyorum
onun türküsünü, guevara'nın.