aslı ile kerem bizim edebiyatımızda bir trajedidir, yani efendim ben şimdi bu aslı'nın kerem'i sewvdiğine bir türlü inanamamaktayım. hele o aslı'nın babası olacak kalleş keşiş katiyen farklı maksatlara sahip bir ajandır. bence kerem'in aslı'ya aşık olmasında da o kalleş büyücü keşişin oyunu vardır, yani maksat ısfahan hanının oğlunu imhadır burada, sınır ötesi bir operasyondur. o melun keşiş yaptığı papaz büyüsü ile kerem'i alevler içinde bırakmıştır, gözü çıksın, ocağı sönsündür. yalnız esas suçlu aslı'dır, eğer kerem'i sevseydi kaçar giderdi, yani böyle sevda olmaz. gel gör ki tarih aslı kaltağını bir azize yapmış.
içinde aşk falan olmayan hikayedir. kerem,aslı'ya olan aşkından değil şehvetinden geberip gitmiştir. aslı'nın babası, kızının gelinliğini büyüyle kitleyince kerem onu açamamış kahrından ölmüştür. yoksa maksadı çok başkadır çok.
keremin neden öldüğü konusunda elde edilmiş bir otopsi raporu bulunmayan aşk hikayesidir. ne var ki bana göre en güzel ölüm şekli ah! dediği vakit ağzından çıkan kıvılcım ile aslının yanıp tutuşması ardından onu söndürmeye çalışırken kendisininde yandığı rivayet edilir.
şimdi bazıları +ulan bu kerem ejderha mı ki ağzından ateş çıksın? tabi ki hayır ne var ki ah! ünleminin çok kötü bir mazisi vardır. ah dendiği zaman insandaki ses telleri birbirne sürter. tıpkı sevmediğiniz bir insanın kafasını derisi yüzülünceye kadar duvara sürtmek gibi. bu ses telleri sürtünürken çıkan bir kıvılcım hem keremin hemde aslının yanmasına neden olur. edebi açıdan böyle bir sonun olması edebiyat içinde elzemdir.
bir vakitler show tv'de gösterilen dizi. şebnem dönmez sarı saçlı hali ile aslı'sı, ozan güven de kerem'i idi. tesadüfen tanışıp bir anda evleniyorlardı. hikaye de bundan sonra başlıyordu. zira kerem bir holding veliahtı, aslı'nın babası ise eski devrimcilerden idi. yine kayın valide-gelin çekişmesi falan. kerem'in arkadaşını oynayan adam, cem komikti.(adı neydi?hani dankek reklamlarında da oynadı, dan diyordu) bir sezon yayınlandı galiba, o kadar. nasıl bittiği muamma.
tarihte(ya da neredeyse, bilmiyorum artık, belki götten sallamadır, o yüzden) yaşanmış büyük aşkların içinde bunun apayrı bir yeri vardır. ne bir ferhat, ne mecnun, ne romeo... kerem apayrıdır.
bilen bilir. bu aslı'yı babası vermez. hatta kaçırır. kerem yollara düşer. sonunda bulur. babasından alır kızı. efsaneye göre aslı'nın babası aslı'ya günümüzde "bekaret kemeri" diye bilinen,
o zamanlarda "anahtarlı söktürgeçli korunmaç" diye bilinen ve vajinal olsun, anal olsun her türlü yola barikat kuran bir alet taktırır. aslı'yı bir nevi modifiye aslı yapar. çelik jant falan da taktırdığı söylenir. neyse sıçmayım. gerdek gecesi bunu gören kerem (ki ibinaaaa, sevdiğin kızı almışsın. hele bi sarıl yat önce de mi? hemen sikecek göt lalesi) öyle sinirlenir ki ateşi başına vurur ve oracıkta yanarak kül olur. o günlerde "amsalak kerem" olarak söylense de zaman içinde günümüze kadar "aşık kerem" olarak gelmiştir.
isfahan padişah'ının oğlu kerem'in; keşiş kızı aslı'ya olan aşkını anlatan 17.yy hikayesidir.
dini sebeplerle evlenmeleri mümkün olmamıştır.
daha sonra bi şekilde aslı ve kerem evlenirler.
hikaye bu ya; düğün gecesi aslı'nın gömlek düğmeleri açılmaz.
kerem de ahlar vahlar içerinde yanarak ölür.
sonra yanan kerem'den bir kıvılcım sıçrar aslı'nın saçlarına.
aslı'nın saçları tutuşur ve aslı da ölür.
hikayenin kisaltılan yada uzatılan bir çok versiyonu mevcut olmakla beraber,sadik yalsizuca nin cikarttigi kerem ile aslı kitabındaki versiyonu ile kisaca neler olduğuna göz atalım;
"bi can bi canı sevse
alemi sancı tutar."
zamanlardan bir zaman, şehirler güzeli isfahan'da, adalet ve durustluguyle, dağdaki kurda kuşa bile hükmünü geçiren bir hükümdar yaşarmıs.
halkının talihi yaver olan han'ın, olgunluk ve güzelliklerini yazmaya hiçbir kalemin gücü yetmezmis. zaloglu rüstem gibi yürekli, herkül gibi bilekli ,
etbaının hukukunu korumada ömer bin abdulaziz kadar tedbirli
düşmanına bile merhamet edecek kadar sevgili
hem adil hem müşfik ,
hem de siyaseten temkinli imis.
hanlar hanının ülkesinde, kurtla kuzu yoldaşlık eder, yağmur, masumun da günahkarın da üzerine eşit olarak yağarmıs.
her allah'ın kulu kendi hali kendi melalinde yaşar gidermis.
omur, haccac'ın mülkündeki gibi kara bir kış şeklinde değil, her daim tazelenen bir baharla geçermiş.
alanın memnun satanın memnun olduğu bir çağdı o'nun çağı.
halkı baş üstünde tutar, öl dese ölürdü.
saçına sakalına yaşlılık güneşi doğmuş, bu deni dünyada göreceğini görmüş, devletine devlet, saadetine saadet katmıştı.
ciçeksiz bağ, dertsiz yürek olur mu?
hanlar hanının da onulmaz bir derdi vardı ki, ocaklardan ırak.
allah, her nimeti bağışlamış ne var ki, nimetlerin en tatlısını esirgemişti.
bebekken koklayacak, çocukken eğleşecek, erişkinken neslini sürdürecek bir evlattan nasipsizdi.
bu yüzden yürek dağına kara bir duman çökmüş, çehresi kararmış, mecali kesilmişti.
bir evlatcığa sahip olmak için başvurmadık hekim; adanmadık adak, kapısı çalınmadık büyücü kalmamıştı.
yerlerin ve göklerin sahibine gece gündüz yakarmış, 'herşeyimi al dilersen, yeter ki neslim kesilmesin, bana babalık payesini bağışla' diyerek eşiğine yüz sürmüş, bir türlü muradına erememişti.
ne demişler, herşeyin bir zamanı var.
mevla'nın takdiri erişmeyince sebep de bahane.
hanlar hanı bunun bilincindeymiş lakin insanoğlu bu, sabrın da bir sınırı var.
"altı kızın biri melek
dünya döner çark-ı felek."
hanlar hanı, onulmaz derdi ile başbaşa dursun biz gelelim keşiş ve onun evlat ruyasina...
camiye mum, kiliseye bezir taşıyan bir keşiş bu.
hanlar hanı'nın hazine sorumlusu.
gerçekte bir, zahirde iki kitabın bağlısı.
eşi de sanki onun eğe kemiğinden yaratılmış.
iriskin adında bir afet-i devran.
afet dediysek tam bir fitne ateşi.
adaleti ve kılıcının keskinliğiyle dört bir cihana nam salmış, dost düşman herkesin ittifakıyle hükümranlık tacına hak kazanmış olan hükümdar'ın sarayına sızmış ve haylice mühim görevler edinmişti keşiş'le karısı.
kimisi mal mülkle imtihan olunur kimisi evlatla.
keşiş'le iriskin de, hükümdar gibi evlatsızdı.
günlerden bir gün, keşiş, gam deryasına dalmış olan hükümdar'ın huzuruna girdi.
onu, herşeyini yitirmiş gibi kara kara düşünür halde görünce,
han'ım dedi, haddimi aşmış olmak istemem lakin sizi böyle derde salan nedir?
hükümdar, gam kuyusundan çıkarak, boş bakışlarla yüzüne baktı keşiş'in.
bir zaman sustu, neden sonra, bakışlarını ötelere salar gibi, içlenerek,
sorma dedi.
keşiş üsteledi,
efendim, dert bir yürekte mahpus kalırsa mutlaka durduğu yeri yakar, dağılırsa duman gibi savrulur gider .
han, tavrını bozmayarak,
boşver dedi, benimkisi paylaşınca azalacak gibi değil, rabbimin takdirini kim bozabilir
keşiş, sinsi adımlarla yaklaştı han'a, sesine alabildiğine güvenilir bir eda takarak,
yüce han'ım dedi, sizin derdiniz, kulunuzun derdi. sizi böyle kederli gördükçe bize de gülmek haramdır, bağışlayın tasanız nedir?
han yumuşamıştı, keşiş'in yüzüne baktı tekrar, kederli bir sesle,
mevlam dedi, bana herkesin gözünü diktiği devlet ve serveti bağışladı, beni nimet deryasına daldırdı, ne var ki, yine dünyanın en tatlı bağışını esirgedi benden. yıllardır bu derdin ateşiyle yanar dururum
keşiş'in gözleri ışıldadı,
ulu han'ım dedi, ölümden gayri her derdin çaresi vardır. kulunuz hizmetkarınız haddimi aşmış olmak istemem lakin, mevla'nın takdirine boyun eğmekten başka elimizden ne gelir ki! duvarı nem, yiğidi gam öldürürmüş. bu dert sizi yaka yaka kül eder korkarım.
doğru söylersin dedi hanlar hanı, gel gör ki akıl kalbe söz dinletemiyor. bazen oluyor ne yapacağımı şaşırıyor, yüreğimdeki ağır yükü nasıl hafifleteceğimi bilemiyorum.
keşiş, avına iyice yaklaşmış bir avcının dikkat ve iştihasıyla,
yiğitler yiğidi han'ım dedi, 'size akıl vermekten allah'a sığınırım fakat, yüreğinizdeki kederi dağıtacak bir şeyler yapmalısınız
daha açık konuş dedi hükümdar.
keşiş, ballandıra ballandıra anlatmaya koyuldu,
'öyle bir bağ yaptırın ki han'ım, ne gözler görmüş, ne kulaklar duymuş ne hayallere gelmiş. güllerin gülüşlerini bir an kesmediği, sümbüllerin asla boynunu bükmediği, zümrüt tahtlar üzerine konmuş bülbüllerin nağmelerinin, billur suların çağıltısına karıştığı bir bağiçe. öyle ki, kalbinizdeki kasavet uçup yitsin, ruhunuz huzura ersin'
keşiş amacına ulaşmıştı.
hükümdar buyruk verdi, cennetülfirdevs misali bir bahçe kuruldu.
bülbüller en neşeli şarkılarını şakımaya, güller en büyülü tebessümlerini takınmaya başladı.
görenlerin aklı başından uçuyor, gözleri kamaşıyordu.
keşiş bahçesinde bir güzel gördüm
aklımı başımdan aldı neyleyim
insan, kaderinden yine ancak kaderine kaçabilir.
hükümdar da, kendisini bir kara gölge halinde izleyen derdini dağıtmak için cennet bahçesine gittiğinde, yüreğindekini de birlikte götürüyor, dışı cennet-i ala, içi cehennem-i kübra oluyordu.
bir an bile başından uçmuyordu gam kuşu.
çiçekler gülümserken han'ın gönül gözü ağladı; sular çağıldarken, göz pınarları durmadı aktı.
yüreğindeki ateş bir an bile sönmedi.
güller gülümser bülbüller şakırken han'ın virane gönlünün göğü kararmaya devam ediyordu.
dertten yana şansı açıktı çünkü.
dert yağmuru yüklenmiş bir bulut göğünden eksik olmuyordu.
kara cübbeli keşiş'in bu sözlerini bir herşeyi gören, bilen ve işiten duydu bir de omuzlarındaki melekler duydu
eve varınca durumu bildirdi, han aslı'nın gülmez yüzünü güldürdü
düğün hazırlıkları başladı
gerdek günü, aslı hanı kenara çekerek,
ey benim canımdan aziz kızım' dedi, 'sana gelinlik armağanı olarak kendi elceğizimle sırmadan ipekten şallar fistanlar diktim. lakin ille de şu al fistanı gerdeğe girince giymeni dilerim. eğer babanı bahtiyar görmek istersen bu dileğimi yerine getir
aslı han, babasına sarılarak,
" benim ceylan yürekli babam " dedi, "seni kırar mıyım hiç"
davullar zurnalar susup el ayak çekildi
gelinle damat gerdek odasında halvete girdi
dertlerin her türlüsünü görmüş geçirmiş olan kerem, ay parçası sevgilisinin allar giyinmiş olduğunu görerek,
'benim yarim al giyinmiş al üstüne..' diye başlayan bir güzelleme koştu
han aslı'nın al fistanı boydan boya düğmeliydi
tatlı bir utançla,
keremim dedi, düğmeleri sen çöz, babamın dileği bu
dertli kerem,
sana el ile değil gül ile dokunmalı dedi, söyle gülüm saz ile mi çözeyim söz ile mi
aslı, utanıp sıkılarak,
el ile deyince dertli kerem, davrandı, davrandı ya ne görsün
düğmeleri çözüyor lakin kendi kendine yeniden düğümleniyor
cözdükçe düğmeler yeniden düğümleniyor
bir böyle iki böyle üç böyle
o vakit anladı ki fistan büyülüdür
ocağın kurusun kara cübbeli keşiş diye ilendi, bana bunu da mı yapacaktın
sabaha dek uğraştı zavallı kerem, ama nafile
caresiz boynun büküp aldı sazı eline
isfahan'dır bizim asıl ilimiz
sunam uçtu viran kaldı yurdumuz
ya böyle nice olur halimiz
cöz aslı'm çöz göğsün düğmelerini
aşıp geldim nice dağlar belinden
neler çektim ben bu aşkın elinden
kurtulamam elalemin dilinden
çöz aslı'm çöz göğsün düğmelerini
felek bizi ne günlere yetirdi
omrümü günümü yedi bitirdi
süre süre bu diyara getirdi
cöz aslı'm çöz göğsün düğmelerini
söyledikçe derdi büyüdü, firkati arttı kerem'in.
şafak sökmüş, ağaçlarda kuşlar sabahın şenliğine 'hu hu' diye öter olmuş lakin yıllarca izini sürdüğü saadete erişememiş, muradına nail olamamıştı.
çözdükçe düğümlendi düğmeler
çözdükçe düğümlendi
firkatin ateşiyle öyle bir ah öyle bir vah etti ki, ağzından kıpkızıl bir ateş fışkırarak herşeyi tutuşturdu.
kerem tutuştu, aslı tutuştu, fistan tutuştu, dağlar taşlar tutuştu, gerdek odasından çıkan yangınla yanıp kül oldu varlık
kerem'in cayır cayır yandığını gören aslı han,
ey yedi kat yer ile yedi kat göğü yaratan yüce allahım!' diye feryat etti, 'kerem'imin koruyla yak beni yak
aslı'nın dileği yükselen alevlere karıştı .
sırma saçları tel tel tutuşup yandı .
badem gözleri alev alev yandı .
ceylan yüreği yandı .
gittiğim bir nikahta, evlenenlerin isimleri. bu benzetme çok yapıldığı için erkeğin sadece kimlikte yazılı olan ve kimsenin bilmediği ikinci ismi yazılmıştı her yere.
birden yayından kaldırılmış güzel bir komedi dizisiydi. sendikacı muzaffer ve leopar perihan gibi karakterlerle insanı gerçekten güldürebiliyordu. bu kadar anlamsız televizyon dizisi yayınlanırken böylelerinin kaldırılmış olması yazık.
bütün ozanlara, yazarlara örnek oldu da kerem olmasına, ilham verdi de vermesine, yaratıcılık örseledi, tuzu biberi oldu da olmasına; aslı'nın yerini kimse bilemedi... heyhat! aşık bir kadındı yalnızca.!
ilk bölümdeydi sanırım aslıyla keremin ilk karşılaştığı sahne vardı.öğle yemeği için gittikleri restoranda karşılaşıyorlardı.kereme yanındaki arkadaşı soruyordu hayalindeki kız nasıl diye içeri aslı kızımız giriyor ve;
kerem (aslıyı göstererek) işte bölye bir kız diyip aslıyı tarif ediyor.
aslı'da bunu duyup şaşıp kalıyodu aslınında hayalindeki erkek meğer ona "hayalimdeki kız bu" diyen erkekmiş.öle tanışıyolardı.
hikayeleri trajedik şekilde sonuçlanan kişiler..kerem keşişin yaptığı büyüyle off çekerken yanmaya başlar,aslı da onu söndürmeye çalışır başaramaz ve keremin küllerine değerek yanmaya başlar..