hiç bitmesin dediğim nadir filmlerden.
jack nicholson sorunlu bir adamı canlandırıyor.işte obsesif kompulsif mi ne. (gerçi bu hastalık adından çok, ilaç adına benziyor.) ama özünde iyi bir insan. ancak bu iyiliğini çaktırmıyor.
sıklıkla takıldığı bir restoran var. ordaki garson kadına (
helen hunt) aşık oluyor.kadın buna pek bakmıyor ama, sorunlu bir adam çünkü. restorana geliyor, kendi çatal bıçağını getiriyor mesela. yolda çizgilerin üstünden yürüyor. titiz bir de çok.
bu garson kadının da derdi başından aşkın. oğlu var bir tane, çocuk hasta. kadın annesi ile yaşıyor. başlarında erkek yok. (çok aşağılayıcı bir laf bu aslında. başlarında erkek yok, ne yani, olmak zorunda mı? kadın başına halledemez mi? ama işte hani ne onlarla ne onlarsız. erkekler güzeldir ya, lazımlar bir yerde )
adam bu kadına yardımlar ediyor. sağlam bir tane doktor buluyor. çocuk ufak ufak iyileşiyor.
bir de bu adamın gay bir komşusu var. ressam, ama bir saldırıya uğrayınca artık resim yapamıyor, parasızlık çekiyor.para için uzun yıllardır görmediği anne babasının yanına gidecek. komşusu olan bu sorunlu adamın başına kalıyor. adamımız götürecek onu. yanlarına da aşık olduğu kadını alıyor, kendisini gay adamdan korusun diye.
sonra tabi mutlu son.
çok şirin, çok şeker bir film. esprileri olsun, diyalogları olsun, oyuncular ve oyunculuklar olsun.
çok zevk aldım.keyifle izledim.