artı değer 

adana çık aradan

  1. "aza aldım çoğa sattım ben bir eşşoğlueşşeğim" cümlesinde gerçeklenen olgu.

    bu artı değeri sürekli arttıran insanların çocukluklarında kişilik bozuklukları, sosyopatlık bulunmaktadır.

    bu kişiler çocukkene hep taso oynayıp kazanmış ve ardından "baba bak, işte bu kadar taso köktüm" demişlerdir. genelde kırık ya da tek dişli, şaşı, şişman ve gözlüklü olurlar ve sürekli tilki gibi sırıtırlar.
    (skuba, 29.07.2005 21:46)


  2. üretime giren sermaye iki ana bölümden boluşur bir değişmeyen sermaye bir de değişken sermaye. değişmeyen sermaye ücret haricindeki kısmı kapsar yani ham madde gideri, bina kirası, makina gideri, vs. vs, gibi şeyler. değişken sermaye ise özetle artıdeğerin kaynağı olan kısım yani işçiye verilen paradır. bu sermaye üretimi şöyle gelişir bir işçiye verilen ücret ortalama olarak onun hayatını sürdürebilmesi ve kendini yeniden üretebilmesi için gereken paradır yani asgari ücret. bu miktar toplumdan topluma, aynı zamanda alışkanlıklara ve şartlara göre değişebilir ama özetle budur. işçinin bu ücretin karşılığını vermek için günde atıyorum 4 saat çalışması yeterlidir. ama işçi günde 4 saat çalışmaz gene atıyorum 8 saat çalışır. kalan süre işte patronun cebine hiç emek harcamadan attığı miktardır. çok kabaca artı-değer budur kapitalizmin işleyiş yasalarının temelidir.
    (gelecegim, 30.07.2005 00:48)
  3. marx artı-değerin ticaret tarafından oluşmasının imkansızlığını göstermiştir. çünkü ticaret bir üretim içermez var olan değerin değişiminden oluşur. hatta ticaretin içinde "kazıklama" bile olsa bu böyledir. çünkü para birinin cebinden çıkarken diğerinin cebine girmekte, toplumsal sermayede bir değişim olmamaktadır. yani ticaret ile kişilerin zenginleşmesi mümkünken toplumsal bir değer artışı mümkün değildir. bu basit bir mantık yürütme ile dahi anlaşılabilecek bir durumdur. bu yüzden marx'ın artı değeri ticaret ve üretim diye ayırması diye bir şey söz konusu değildir. artı değer yalnızca üretim sürecinde var olabilecek bir şeydir.
    (gelecegim, 12.02.2006 20:07)
  4. açık ifadeyle, işçinin ödenmemiş emeği, yani; günlük yevmiyeyle, o gün ürettiklerinin değeri arasındaki fark.
    (hemokudumhemyazdim, 25.06.2007 19:05)
  5. en kaba haliyle, çok laf yalansız çok mal haramsız olmaz atasözünü doğrulayan teoridir. yani çalmadan zengin olamazsın.
    (aytok, 26.06.2007 10:50)
  6. 19. yy'da kabul gören ve sonradan vazgeçilen emek değer teorisinin ürettiği bir yanılsama. özetle şöyledir. işçi saati 1 liradan günde 8 saat çalışır ve mesela 5 adet kalem üretir. işveren bu kalemleri tanesi 3 liradan satar ve karşılığında 15 lira kazanır, işçiye ise 8 lira vererek 7 lirasını kendisine ayırır. 7 liraya artık değer (surplus value) denir. marx'a göre bu değer işçinin sırtından kazanılmıştır ve işverende kalmasının tek sebebi, işverenin üretim araçlarının sahibi olmasıdır. ona göre üretilen değer 15 liralıktır, oysa bu değeri üretmiş olan işçinin aldığı 8 liradır, 7 lirayı alamaması sömürüdür.
    burada marx bir hata yapar, çünkü malın değerini onun piyasadaki değişen karşılığından çıkarır, fakat kıyasladığı şey emeğin sabit değeri olan saatlik ücrettir. oysa bu ikisinden birisi sabittir, diğeriyse değişken, ve aynı yerde buluşmadıkları takdirde ahlaksızlık ortaya çıkacağını söylemek bu yüzden hatalı bir yaklaşımdır. mesela eğer mal piyasada tanesi 3 liradan alıcı bulamasa da ancak 1 liradan alıcı bulsaydı işverenin eline 15 değil 5 lira geçecekti, ama işçiye gene 8 lira ödeyecekti. ve "ben zarar ettim, o zaman sana da paranı eksik ödüyorum" deme hakkı olmayacaktı.
    diğer bir deyişle marx her ürünün ona harcanan emeğe eşit bir ahlaki ve sabit değeri olduğu gibi bir varsayımdan hareket eder, fakat o sabit değerin ne olduğunu piyasanın belirlediği fiyattan öğrenir. şöyle düşünürsek ortada hiç bir sorun kalmaz ve marx'ın hatasına düşmeyiz:
    hiç bir malın ahlaki bir değeri yoktur, ancak fiyatı vardır ve her malın herkese, her duruma ve her zamana göre fiyatı farklıdır, o yüzden her malın fiyatı pazarlıkta belli olur. işçi kendi emeğinin fiyatını saati bir lira olarak belirlemiştir ve ahlaken sadece bunun karşılığında üretebildiği maksimum malı üretmekle yükümlüdür. işveren malı işçiden aldığı andan itibaren işçi de emeğinin bedelini alır, işçinin malla ilişkisi kesilir ve işveren artık kendisinin olan bu malı tutturabildiği bedelden satar. mal da risk onundur. eğer o mala çok ihtiyaç duyan birilerini bulur da yüksek fiyattan satarsa kar eder, kimseyi bulamaz ve mal elinde kalırsa zarar eder.
    (earendill, 05.10.2007 18:52)
  7. ahlaki bir durumla alakası olmayan iktisadi olgudur. kapitalist toplum organizasyonunda emek, diğer metalar gibi meta konumundadır. ücreti, tıpkı bir metada olduğu gibi belirlenir. yani sermayedar, üretim sürecine girerken, bir işçinin emeğini değil iş gücünü satın alır. işçinin belirli saatlik kol kuvvetini belirli bir ücret karşılığı kiralar.(burada sermayedar zarar da etse kar da bu işçiyi "ilgilendirmez" onun "ücreti" daha önceden belirlenmiştir) bu yapı kapitalist üretim sisteminin özüdür. işte artı değer de zaten bu noktada ortaya çıkar. zira işçinin üretim faaliyeti sonucu ortaya çıkardığı değer ile onun daha önceden ödenmiş olan "işgücü" ücretinin arasında bir fark oluşur. işgücü ücreti ile emeğin ortaya çıkardığı değer arasındaki farka artık ya da artı değer denir. ancak klasik burjuva iktisadında, bu olgu açık bir şekilde görülmez, çünkü ücretin emeğe ödendiğini belirten savlamayla değer sömürüsünün üstü örtülür. engels'in bir pasajından şöyle örneklersek;

    "...işçimizin, bir tesviyecinin, bir günde tamamlayabileceği bir makine parçasını yapmak zorunda olduğunu varsayalım. hammadde daha önceden gerekli biçimde hazırlanmış demir ve pirinç 20 mark tutuyor. buharlı makinenin kömür tüketimi, ve bu aynı buharlı makinenin, tornanın ve işçimizin kullandığı öteki aletlerin bu kullanımdan doğan yıpranma payı, bir gün için, bir marklık bir değeri temsil etmektedir. varsayımımıza göre, bir günlük ücret, 3 marktır. böylece bizim sözkonusu makine parçası, hepsi içinde, 24 mark etmektedir. ama kapitalist, buna karşılık, müşterilerinden, ortalama olarak, 27 mark alacağını hesaplamaktadır, ya da yaptığı harcamadan 3 mark daha fazlasını.

    kapitalistin cebine indirdiği bu 3 mark nereden geliyor? klasik ekonominin iddiasına göre, metalar, ortalama olarak, kendi değerlerinden satılırlar, yani içerdikleri gerekli-emek miktarına tekabül eden fiyatlardan. bizim makine parçasının ortalama fiyatı 27 mark demek ki, kendi değerine, yani bu parça içinde cisimleşmiş emeğe eşit olacaktır. ama bu 27 marktan 21'i, bizim tesviyeci işe koyulmadan önce de zaten var olan bir değerdi. 20 markını hammaddeler, bir markını da iş sırasında tüketilen kömür, ya da [üretim -ç.] sürecinde kullanılmış ve etkinlikleri bu değer tutarınca azalmış olan makineler ve aletler içermekteydi. geriye kalıyor hammaddenin değerine eklenmiş olan 6 mark. ama iktisatçılarımızın kendi varsayımlarına göre, bu 6 mark, ancak, işçimizin hammaddeye katmış olduğu emekten ileri gelebilir. işçinin oniki saatlik emeği, böylece, 6 marklık yeni bir değer yaratmıştır. onun oniki saatlik emeği, demek ki, 6 marka eşit olacaktır. ve böylece, biz de, en sonunda, "emeğin değeri"nin ne olduğunu bulmuş oluyoruz.
    "dur bakalım!" diye bağırıyor tesviyecimiz. "altı mark mı? ama ben ancak üç mark aldım! benim kapitalist, oniki saatlik emeğimin değerinin ancak üç mark olduğuna yemin billâh ediyor, ve eğer altı mark isteyecek olursam, benimle alay eder. ne demek oluyor bu?"
    emeğin değeri ile, önceleri kısır bir döngü içine giriyor idiysek, şimdi de, tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir çelişki içine düşmüş bulunuyoruz. emeğin değerini aradık ve bize gerekli olandan fazlasını bulduk. işçi için, oniki saatlik emeğin değeri üç marktır, kapitalist için ise, altı marktır, ki bunun üçünü ücret olarak işçiye öder, üçünü de kendisi için cebe atar. şu halde, emeğin, bir değil, iki değeri, üstelik de birbirinden çok farklı iki değeri olmalıydı!..."(1)

    artı-değer kendinde bir kar mekanizması değildir, belirli toplumsal ilişkiler içinde buna dönüşür. (değişim değerinin kapitalist sistemde aldığı biçim/meta) yukarıda belirtilen gibi, 21 birimlik sabit değerin üzerine konan 6 birimlik işçinin emek değerinin tamamı ortaya bir artı değer çıkarır. işçi 21 birimlik sabit değerin üzerine, işgücünü kullanarak 6 birimlik bir değer katmıştır. ancak işçi, sermaye (21 birimlik sabit değer) sahibine, 6 birimlik değer ortaya çıkaran emek gücünü değil, ücreti önceden belirlenmiş (işgücünün üretim maliyetiyle belirlenmiş- bu, işçiyi işçi olarak muhafaza etmek ve işçiyi işçi durumuna getirmek için gerekli olan masraftır-asgari ücret) işgücünü sattığından, daha önceden bu iş saatinin karşılığı olarak belirlenmiş olan 3 birimlik ücreti alır. ve dikkat edilmesi gereken husus, kalan 3 birimin sermayedarın cebine gitmesi kapitalist organizasyonun bölüşüm sistemindeki sınıfsal hegemonya ile değil, bizzat sistemin özüyle alakalıdır. çünkü ortaya çıkan 6 birimin tamamı işçi tarafından emek ile üretilmiştir. yani sorun "bu 3 mark'ı işveren almalı mı, yoksa bunu işçiye mi vermeli" sorunu değildir, böyle bir sorun olabilmesi için 3 birimlik değer üzerinde işverenin pay sahibi olması gerekir, ancak o, üretim sürecinde, böyle bir değer-paya sahip değildir. onun sahipliği işgücü üzerindedir ve buradan sömürüsünü yapar. değişmeyen sermaye+ değişen sermaye (yani işgücü)+ artı değer= ürün değeri (yani fiyat) formülasyonunda, işgücü ve artı değer (kar olarak ayrılan pay) ayrık değildir çünkü artı-değeri işgücü üretir. ayrım yaratan süreç emek ile işgücünü bölerek, işgücüne ürettiği artı değerden ayrı bir değer biçen yapıda saklıdır.(işte engels'in gösterdiği, klasik iktisadın bulduğu iki farklı değer, "gerçekte" olmayan, bu yaratılmış değer biçiminden gelir) yani gönüllülük (özgürlük) üzerine kurulu gibi gözüken toplumsal üretim sistemi aslında modern kölelik düzenidir. üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf (21 birimlik değeri toparlayan, ki bu toparlama üretim sürecinde ortaya bir değer çıkarmaz-değeri çıkaran emektir- burada sermayedarın ortaya koyduğu "emek" değer yaratmaz, o olsa olsa soyut bir emektir, eğer bunun tersini düşünecek olursak hırsızların kilit sistemlerinin gelişmesinde pay sahibi olduklarını, onların bu sektörden "emekleri" gereği pay alması gerektiğini rahatça ileri sürebiliriz- kaldı ki sermayedarın, sermayedar olmasını sağlayan geniş bir tarihsel süreç vardır bunun üzerinde ayrıca durulmalıdır) bu araçlara sahip olmayan, dolayısıyla onlarsız üretim yapamayacak ve gelir elde edemeyecek olan sınıfı kendi üretim araçlarında çalışmaya "davet eder" (bu davete yanıt vermemek ve açlıktan ölmek elbette işçinin "özgür" iradesindedir, zaten kapitalizmde bu karşılıklı gönüllülük bundan fazlası değildir) işte sermaye sahibinin "emeği" bu "daveti" yapabilmek için gereken üretim araçlarını elinde bulundurması/toplamasından daha fazla değildir. üretim sürecinde bir değer ortaya çıkarmaz.

    "...yüksek fiyatın, düşük fiyatın anlamı nedir? bir kum taneciği, mikroskopla bakıldığında yüksektr, ve bir kule, dağ ile kıyaslandığında alçaktır. ve eğer fiyat, arz ile talep arasındaki ilişki ile belirleniyorsa, o zaman arz ile talep arasındaki ilişkiyi belirleyen nedir?..."(2)

    (1) karl marks, ücretli emek ve sermaye (friedrich engels'in giriş'i)
    (2) karl marks, ücretli emek ve sermaye
    (bkz: emek değer kuramı)
    (düzgün kayar, 12.10.2007 03:05 ~ 30.05.2008 12:50)