herhangi bir insan öldüğünde de üzülürsünüz, ölen kişi eğer ailenizden biriyse çok daha derin ve tarifsiz olur bu üzüntü. birde arkadaşın ölmesi vardır, arkadaşınız ailenizden biri değildir, yani canınız kanınız değildir, biyolojik olarak yakınınız değildir ama belkide en yakınınızdır. hayatınızda ilk defa birine en özel ve gizli şeylerinizi yazdığınız günlüğünüzü okuması için kendi ellerinizle vermişsinizdir. en zor ve bunalımlı döneminizde karşınıza çıkan, size başkalarına muhtaç olmadan dimdik yaşamanız için güç veren, artık kaybolmaya yüz tutmuş, hatta kırıntılarını bile bırakmadığınız gururunuzu ve onurunuzu size hatırlatan, çok büyük hatalar yaptığınızı başkalarının riyakarlığına inat sizin yüzünüze vurabilen, size insanlara istediğinizde hayır diyebilme gücünü öğreten insan, dostunuz ölmüştür. içinden çıkamadığınız sorunlarla boğuşup bataklıkta çırpınıp dururken, gün geçtikçe de daha dibe battığınızı hissederken, sizin kolunuzdan tutup bataklıktan çıkarıp üstünüzü silmeye çalışan değil, bir daha o bataklığa girmeyesiniz diye sizi sarsa sarsa üstünüzden pislikleri silkeleyen dostunuz ölmüştür. çok bencilim diye düşünürsünüz, annesi can acısıyla ağlarken, siz kendiniz için üzülüyormuş hissine kapılırsınız. çünkü o gidince size güç verecek kimse de kalmamıştır. hayatınız boyunca size doğru yolu göstermesi için sanki hep ona ihtiyaç duyacakmışsınız ve o gidince bunu yapacak kimse kalmadı diye üzülüyormuşsunuz gibi. uzun bir süre bu bencilliğiniz için kendinizi suçlarsınız ve daha sonra onun size bıraktığı en güzel mirası içinizde bulduğunuzda ancak rahatlarsınız. keşke şimdi benim bu halimi görseydi de benimle gurur duysaydı diye geçirirsiniz içinizden. keşke ona bari bir teşekkür edebilseydim, hep sıkıntılarımı değil birde mutluluğumuzu paylaşabilseydik keşke.
arkadaşın ölmesi çok ağır geliyor insana, bu acıyı hafifletecek tek şey onunla paylaştığınız sadece ikinize özel şeyleri hatırlamak ve onun size bıraktığı en güzel mirası düşünerek onun gurur duyabileceği bir arkadaş olarak yaşamaya devam etmek oluyor.
kalbindeki odalardan birinin daha boşalması
sıçmanın resmidir,dipsiz kuyudur,hayatın artık durduğunun sanıldığı noktadır.fakat her şeyin birgün geçtiği bilinmeli,hatırlanmalıdır.zaten insanın arkadaşı da istemez hayatını kaydırmasını.bu dünya üzerinde yaşandığı sürece her şeyle karşılaşıldığı bilinmeli,bi noktadan sonra her şey kabullenilebilir gelmelidir insana.
insan böyle hayat kaydıran bir olayı takiben kendini yerden yere atmalı,içiyorsa içmeli,depresyona giriyorsa girmeli, hergün sinir krizleri geçiriyorsa geçirmelidir.herkes yardım etmelidir.eğer bunlar yapılmazsa,çok kötü bir olayın yası zamanında tutulmazsa ileride daha kötü olabilmekte.
ölüm ne sevilesi,ne nefret edilesi bir şey olmalıdır.ölüme karşı nötr olunmalı,ölümle ve birinin ölümüyle kavga edilmemelidir aksi takdirde insan hayatı boyunca mutlu olamamaktadır.
her zaman söylenen o aptal cümle doğrudur,hayat devam eder.
çocuk yaşta başa geldiğinde insan ruhunda derin izler bırakır. siz büyümeye devam ederken, onun hep 14 yaşında kalacağını bilmek garip, bir o kadar da kötü bir duygudur.
arkadaşlığın yakınlığına ters orantılı olarak suçluluk duygusu, doğru orantılı olarak yıkım getirir...
(skuba, 25.08.2006 16:25)
özellikle en son bir cenaze töreninde karşılaşıp "başka vesilelerle de görüşelim" diyip, sonra da görüşemediyse insan, o arkadaşın cenazesinde daha bir kötü oluyor. bugün başıma geldi.
beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın
denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın
öylesine yıktın ki bütün inançlarımı
beni bensiz bıraktın, beni sensiz bıraktın
son defa gördüğümde nasıl da cevval biriydin. şimdi yatmışsın işte tabutun içine. son kez göstermediler bana, son bir kez göreyim istedim seni. elveda demek için, yalnız kaldığımı anlayabilmem için görmem gerekiyordu, göremedim. elveda diyemedim, artık elveda diyebilmek istiyorum. keşke hep benimle kalsaydın dostum.
çocukluğumuzdan beri birbirimizi tanıyorduk seninle. salakça oyunlar oynadığımız zamanlarda da beraberdik, sivilce dolu suratlarımızla sokaklarda gezerken de, gençliğimizi yaşarken de... ben yaşlanırken de yanımda olmanı isterdim be arkadaşım. yine yanımda olsan, sevgilimle kavga edince bana nasihat versen "lan kalk oğlum sıkma canını gezelim açılırsın" desen. yine msni açar açmaz bana küfür etsen...
her şeyin değerini uzun zamanlar geçtikten sonra anlıyoruz ya da güzel şeyleri kaybettiğimiz zaman. hiçbir zaman tam olarak mutlu olamıyoruz hayatta. her zaman daha iyisini yaşamak için geleceği düşünüyoruz, ve bakıyoruz daha fazlası yok. idrak ediyoruz aslında daha iyisini beklerken ne kadar muhteşem zamanlar geçirdiğimizi. ne kadar da güzel günler geçirmişiz seninle be dostum. rahat uyu arkadaşım, ruhun şad olsun. yalnız bıraktığım yolumuzda tek başıma olmak çok zor olacak. işte şimdi, elveda.
ölümünün ardından üç noktasını içinde barındırıp noktayla biten sonsuzlarca cümle geçti aklımdan. 'nereye?' sorusuna alacağım cevaba duyduğum korkunun içinde erittim biraz, sanrı işaretleriyle noktalayacağım tümceleri. 'neden?' sorusuna alacağım cevapta gizledim biraz, korku bağlaçlarıyla uzattıkça uzatacağım tümceleri...
'ya da,' dedim kendi kendime;
evren yetmemişti…’
'oysa,' dedim kendi kendine;
'sen neye yetmiştin ki?...'
yağmurun aksanında denizin uğultusuna ters düşen bir şeyler vardı; ikimiz de umutsuzca farkındaydık bunun. gözbebeğinden bir kırık düşse yere, ikimizin de aklında cam parçaları birikiyordu. yaşamının orta yerinde bir tanrı diz çökse, ikimizin de alnında yazgılar kırışıyordu.
üçümüzün en üçüncüsünün aramızda olmaması camdan sarkan tek bir düş kadar bile eksiltmiyordu bizi, ikimiz de umursamazca farkındaydık bunun. hepimiz sadece ikimizdik; hepimiz farkındaydık bunun.
"ölümler çıplak geliyordu" ve geriye silinecek hiçbir şey kalmayıncaya dek örtüyordu anıların üstünü. hakimi tanrı olan bir mahkemede jüri üyelerinin tarafsızlığından şüphe etmek kadar anlamsız bir yılgınlıktı bu. hakimi tanrı olan bir mahkemede jüri üyelerinin tarafsızlığına inanmak kadar anlamsız bir aymazlıktı bu. böylece yaşamdaki her paragrafın sonuna, üç noktasını içinde barındıran bir nokta konuyordu.
"ölümler çıplak geliyordu" ve hangi sağanakta neleri kuşanmış olsan da, omuz omuza ezberlediğimiz o son ve o kusursuz marştaki gibi gidiyordun aklımdan;
güle güle değil,
söve saya..
neden bırakıp da gittin diye sitem etme şansımın bile olmadığı bir şekilde bu dünyadan göçmüştü. zaten hep gitmek isterdi de, ben şaka sanırdım. meğerse şaka değilmiş.
aynı zamanda doğmasak da, beraber büyüdüğüm dostumla beraber öleceğimi düşünürdüm hep. ama hayat bizi çok erken ayırdı, hem de hiç beklenmedik bir zaman da ( ölüm gibi, soğuk ve meymenetten yoksun bir durum beklenebilir mi zaten? ).. ne düşüneceğimi ne yapacağımı bilemedim. en son ne zaman konuştuğumuzu hatırlamaya çalıştım, telefonda konuşalı iki gün olmuştu ama görmeyeli bir hafta; suçlu hissettim kendimi. kalbini kırmış mıydım? kırdımsa; özür dileme şansım bile olmamıştı.
kahkahası çınlıyor şimdi kulağımda, belki beni anıyordur gittiği yerde, şu an benim onu andığım ve hep anacağım gibi. tek tesellim onu sevdiğimi her fırsatta söylemiş olmamdı; şimdi uzakta da olsa en azından bunu bildiğinden emin olmak ..
dostum.. kardeşim ..
seni kırdımsa özür dilerim.
giderim giderim yolum yokuştur
bir yanım hasret bir yanım ateştir
genç iken ölene ölüm zor iştir
erir içim usul usul kan gider
bir telefonla haberini alırsın önce.
o an için zaman durur, geçen yıllara inat.
beraber geçen onbeş yıl bir anda yalan olur.
şahidin yoktur artık.
iki tüfek ve bir tabancadan çıkan 30 kurşun sana da sekmiştir.
mesafe tanımaksızın...
(bkz:
arkadaşın öldürülmesi)
öldüğü düşüncesi bile insanı gözyaşlarına boğabilecek hadisedir.
ölmeden önceki son konuşmanızda hastaydım ve yanımda sadece sen vardın bana yaşattıklarınla, seni asla affetmeyeceğim demiş ve bir daha telefonlarınıza cevap vermemişse ve ardından birkaç ay geçtikten sonra ölümünü ona yaşattığınız acıların sebebi arkadaştan öğreniyorsanız, aslında hiçbişeyi sizin yaşatmadığınızı bilmek bile su serpmez yüreğinizin yangınına.
türk filmlerindeki gibi, sarı saçlıların yolunu çevirirsiniz o sanıp, ben hiçbir şey yapmadım seni mutsuz edecek, o kendisi gitti dersiniz ama nafiledir. anlarsınız ki yoktur o. anlamak zorunda kalırsınız. telefonları açmamaktadır. açmayacaktır bundan sonra da.
(re, 20.07.2008 02:41 ~ 02:42)
geri dönüp bakıldığında belki en acı verici olaydır ya da benim için öyledir. anneanneden, dededen bile belki daha çok içini acıtır ölümünü her hatırladığında. bazen de unutmadığını göstermek için sürekli aklında tutarsın. gerisi zaten düğüm. çocuklukla büyük insan gibi düşünmen gerekliliği arasında yaşanmış bir arkadaşlık. hasta olmasından dolayı, onun yanında olman gerekliliği sürekli aklına yazılırken bir yandan senin geçip giden çocukluk heveslerin. onun için düşündüğün kötü şeyler. " o, tenefüste dışarı çıkamıyor diye ben niye çıkıp oynamıyorum! ". sürekli isyanlar, içten içe hesaplaşmalar. büyük rolü yapman gerektiği zamanların çocukluğu. çocuğun büyüklük rolü kaç para eder, büyüyünce görüyorsun. büyüdük. bencillik de büyüdü. o, yok etmeye mahkum bi hastalığın içinde küçülürken, ben bütün gücümle büyüdüm. sonra gitti. gitmiş, ben yetişemedim. ondan elimde kalan; bir defter sayfasına yazılmış hatıra, bir fotoğraf ve aklıma geldiğinde çektiğim baş ağrısı.
arkadaşla yaşanan anlar gelir gözünüzün önüne, beraber yaptığınız cahillikler, içtiğiniz biralar, yaptığınız kız muhabbetleri. aklınıza gelecek en son şeydir belki onun bir daha telefonlara çıkmayacak olması, gecenin bir yarısı yurdun önüne at arabasıyla gelip "enis'i dışarı çıkartın 2 bira atacaz sonra bırakırım onu benim ferrariyle" şeklinde bağıramayacak olması, aşık olduğu kıza bir daha mektup yazamayacak olması, ön camdan mangoya girmeye çalışıp camın "biz burda neciyiz kardeşim!" diye kafasına vuramayacak olması. aslan kardeşim arap recep gene yaptın cahilliğini sana bu konu altından seslenmek istemezdim. bu tuşları tıkırdatırken gözlerimden 2 damla yaş süzüldü yanaklarımdan ve düştüler senin de hayattan düşüşün bu kadar kısa oldu kardeşim. belki dünyadan o nefret ettiğin afyondan uzaktasın ama bizlerden daha çok uzaktasın. allahın rahmeti seninle olsun.
http://www.emirdagoba.com/...
"ölüm nedir ki, hepimiz öleceğiz zaten" diyen bir insana bile (ki
bu hikayedeki mal benim) bazı şeyleri yeniden düşündüren, bir şekilde hayatı sorgulatan bir olaymış, bunu gördüm.
küçüklüğümden beri bir çok uzak akrabam vefat etti, bir nevi insanların ölümüne alışık olduğumu düşünüyordum yani. hem doğanın kanunu budur zaten; bir şey yaşarsa ölür. bu nedenle ölen bir kişinin arkasından asla yas tutulmaması gerekildiğini, "kalan maçlara bakacağız" felsefesini benimsemişimdir bu zamana kadar. ama işte kendime yakın biri ölünce bütün bu düşünceleri tekrar gözden geçirmek durumunda kaldım.
bir kere insan "sağlık olsun hepimiz öleceğiz zaten" diyemiyor. diyemiyorum işte. düşünsenize, uzun yıllar birlikte zaman geçirdiğiniz bir insan yok. msn'de oturum açmayacak, telefonlarınıza cevap vermeyecek, asla okul sonrası bir şeyler yapamayacaksınız. yok çünkü o artık. dünya üzerinde değil. papua yeni gine'de telekomünikasyon imkanı olmayan bir yerde yaşasa sevinirsiniz çünkü orada "yaşıyor" olur o, bilirsiniz yani. haberiniz yok ama yaşıyor işte orada. bir gün bir şekilde gelecek, göreceksiniz kim bilir?
ama ölen geri gelmiyor işte. hiç bir enerji tamamen yok olmaz ya, öyle değil. insan ölünce başka bir şeye dönüşmüyor. ceset belki, o da işinize yaramıyor.
sanırım en kötüsü, ölüm haberini aldığınız ilk an olsa gerek. insan kabul ettiremiyor işte beynine. "yok o artık, ölmüş, bir daha geri gelmeyecek" düşüncesi çok zor bir şey. bu o uzak akrabaların ölümüne de benzemiyor, zaten onları yılda kaç kere görüyorum, görünce de ne kadar konuşuyorum ki?
taze bir 19 olarak söyleyebilirim ki, 19 yıllık hayatımda aldığım hiç bir haberde böyle hissetmemiştim. beni az çok tanıyanlar bilirler; duygusal açıdan odunumdur. hiç bir zaman duygularımı ortaya çıkarmam zaten içimde de bazı özel olaylar hariç bir şey hissetmem. önemli olan beyindir ve mantıktır bana göre; eğer bir işin içine duygularımı katarsam o iş olması gerektiği gibi olmaz -iyi ya da kötü. malum haberi aldığımda mecburen beyin kendini kapattı ama. en mantıkçı, "hepimiz öleceğiz"ci insanın beyni bile duruyor o anda işte.
ölüm haberini aldığınız andan sonra daha fazla şok edebilen tek an cenaze sanırım. ya da benim ilk cenazem olduğu için böyle hissettim, bilmiyorum. giden bir insan ve arkasından ağlayan -ya da ağlayamayan
*- onlarca insan. eğer kaybedilen insan 19 yaşındaysa "daha çok gençti, pırıl pırıldı" laflarından kurtulamıyorsunuz. içiniz acıyor; arkadaşınıza üzüldüğünüz kadar o anne babasına da üzülüyorsunuz.
bir şekilde kendi yaşamınızı sorgulatıyor size arkadaşın ölümü... "ee sonra?" dedim ben kendi kendime; artık o yok ve biz geride kalanlar devam etmeliyiz. ama olmuyor işte. zor. hala değer verdiğim bir varlığın yok olmasına alışamadım. "doğanın kanunu" düşüncesi de işlemiyor, olmuyor. bambaşka bir şey bu ve kesinlikle bir daha yaşanmak istenecek türden bir şey değil.
dünyanızı yaşanabilir kılan ne varsa , hayatınızda güzel olan ne varsa hepsini bir kutuya kilitlemiş , anahtarıda beyaz gömleğinin cebinde götürmüştür . siz de nefes alır , bişeyler yer , uyursunuz falan ama adına yaşamak denmesi zordur ..
öksürük sesinin yaşam belirtisi olduğunu anlamaktır.
yine hastalansa, yine nöbetçi eczane arasam sabaha karşı.
polis çevirse.
"arkadaş hasta" desem.
hasta. yani hayatta.
aklınıza onlarca ve yüzlerce
keşkelerin hucum etmesine neden olur. ahhlar içinizi parçalar. daha birkaç gün önce beraber planlar yaptığınız insan yoktur artık. planlarında bir önemi kalmaz.
"duyunca diliniz tutulur, gözleriniz kararır. ağlamazsınız. sürekli size söylediği "git bi traş ol" lafı gelir aklınıza aynaya bakınca berbere gider temiz bir traş olursunuz yarı uykulu bir şekilde. sonra odanıza girince "şu odanı biraz toparla artık" sözü gelir aklınıza, yine sersemlemiş bir şekilde odanızı hiç olmadığı kadar düzenli bir şekle sokarsınız, hatta gömleklerinizi bile tek tek askıya asarsınız, onun hep söylediği gibi. televizyon ve dvd karşınızda size bakmaktadır. her akşam yaptığınız gibi robotlaşmış bir şekilde elinizi kumandaya gider. aklınıza "yine film mi izliyorsun? kalk dolaşalım" sözü gelir. sürekli gittiğiniz cafeye doğru götürür ayaklarınız sizi, ama bu sefer üzerinizdekilere dikkat etmeden paspal bir şekilde. oturur oturmaz çayınız gelir, herkesin suratı asık kimse konuşmuyor. sanki kimse ölümü hatırlamak istemiyorcasına, biri ağzını açsa ah dese herkes yıkılacak gibi. dayanamaz kalkar gidersinizi sürekli oturduğunuz cafeden. sokaklara dalarsınız, her köşe başı, her sokak ayır bir anı ile saldırır zihninize. kafanız patlayacak gibidir. dayanamaz kendinizi eve atarsınız. sürekli sitem ettiği bilgisayarın başına oturusunuz. uzaktaki insanlara haber vermek için durumu. msni açarsınız. daha hala gözyaşı dökmemişsinizdir. msn açılır açılmaz, karşınıza onun gülümseyen yüzü gelir küçük bir pencere içinde. hıçkırıklara boğulursunuz."
hatırlarsın, yaklaşık 5 yıl öncesiydi anneannemin ölmesi.. yaşadığım ilk ölüm acısıydı.. ben de baya bi küçüktüm, zorlanmıştım o acıyı yenerken.. bi arkadaşım vardı ayrı olan babası annesini öldürmüştü.. daha 20sine gelmemiş bi insan için hem annesini hem babasını kaybetmek çok zordu.. cenazede o halini görünce anlamıştım zaten bunu.. ama üstünden bi hafta geçtikten sonra "insan sabır gösteriyor" demişti, gülebiliyordu bile.. benim ölümlerle tek ilgim bunlardı.. zor olduğu açıktı ama aşılabiliyordu, bunu farketmiştim.. ama ölüm acısını daha 19 yaşımızdayken senin üzerinden yaşayabileceğimi düşünememiştim..
lise arkadaşıydık biz.. zaten kaç kişiydik ki bu kadar yakın olan.. bundan 10 sene sonrasında bile görüşebileceğimiz, hala arkadaş olabileceğimiz bi "biz"dik.. sonra noldu anlamadım bile ben.. lise bitti.. hasta olduğunu öğrendik.. sonra atlattığına inandık, sonra tekrar hsata olduğunu öğrendik.. bunu çok kez yaşadık.. sıradan bi hastalıktı o.. geçecekti.. her dönem başında kazandığın okula devam edeceğine hep bi öncekinden fazla olmak üzere inandık, olmadı.. geçecekti bu hastalık ama zamanı belli değildi.. zaten enteresandı da.. hiç birimizin adam gibi bilgisi yoktu hastalığınla ilgili.. sık sık görüşüyoduk.. bazen hasta ziyareti şeklinde bazen de gayet normal.. bizden bi farkın yoktu ki.. zaten seninle hiç hastalığını konuşmazdık..
ilk öğrenmemden bi buçuk sene sonrasıydı yaklaşık ilk defa kanser lafını duymam.. saçmalamayın dedim olsa bilirdik.. olsa sen bilirdin.. söylerdin.. zaten 19 yaşındaki çocuk ne diye kanser olacaktı ki.. akciğer lafı dolanıyordu ama sigaran bile yoktu.. o yüzden tamamen imkansızdı benim gözümde kanser.. hem o laflardan sonra da çok defa gördüm seni.. kanser hastası dediğin senin gibi olmazdı ki.. sapasağlam adamdın.. ama bi kaç ay sonrasında seninle ilgili kötüymüş dediler ara sıra.. o kötü olduğunu söyledikleri zamanlarda gelemedim yanına hiç.. dışardan da farkedilebiliyorsa görmeye dayanamazdım ki ben.. anneannemin yanına da gitmemiştim hiç son zamanlarında.. ama bu ikisinin hiç alakası yoktu.. dedim ya düzelecektin sen..
o sabah telefonum çaldı.. pek sık aramayan bi arkadaşım olmasından anlamalıydım bi bok olduğunu.. haberi aldın mı burak dedi.. anladım, inanmadım.. saçmaydı çünkü.. adını söyledi.. kaybettik dedi.. telefonu kapattım.. durdum o an biliyo musun.. küfredene, ağlayana kadar durdum ben.. başkaları için beklenendi bu, benim için mantıksız.. ölüm acısı nedir bilmem bile ben.. 19 yaşındaki birinin kanserden ölmesini nasıl aklım alırdı.. gerçekten saçma değil mi.. yoktun sen.. 19 yaşındaydık ve yoktun..
inandım, anladım ama kabullenemedim.. annenle babanın halini görene kadar kabullenemedi aklım.. çok kötülerdi.. acının ne olduğunu gördüm ben.. annemle, anneni ziyarete gitmiştik bi süre sonra.. toparlanmıştı annen, anlatıyordu.. stresten olurmuş bu hastalık dedi.. düşündüm, ne stresi be arkadaşım.. o gerizekalı össden başka bi derdimiz yoktu ki bizim.. kime, neye söveceğimi şaşırdım ben.. biz hayatı tanımaya başlarken, daha 17 yaşındayken senin hayattan uzaklaşmayı öğrenmen.. o en güzel zamanında 2 sene boyunca ne olduğu bile belli olmayan bi hastalıkla uğraşman.. bunlar için isyan etmedim ama hep merak ettim neden.. böyle olması gerekiyomuş dedim, kendim inanmadım.. niye böyle olması gereksin.. niye bi hayat 19unda bitsin ki..
kaç gece sürdü hatırlamıyorum o rüyalar.. sen vardın, ben vardım, başkaları vardı hepsinde de farklı yerdeydik.. öleceğini biliyorum bu defa başka kimse bilmiyor.. ona göre davranıyorum o rüyalarda.. hiç yapmadım daha önce biliyorum ama o rüyalarda sarılıyorum ben sana.. sanırım ölümüne kadar durumun ciddiyetini farkedemediğim için bu rüyalar hep.. "bilseydim napardım"ı yaşıyorum ben gecelerce.. gerçekten zor geliyor dayanmak.. haberi aldığım gün metroya binmiştim ben.. ortak arkadaşlarımızın yanına gitmek için.. biliyo musun ben artık o metroda hep seni hatırlıyorum.. bazen insanların beni izlediğini gördükten sonra farkediyorum ağladığımı.. genelde ağlamıyorum ama.. o kadar zaman geçti, şu sabırı öğrendim sonunda..
konuşacak çok şey birikti bu zamanda.. hala telefon rehberimde adın, numaran var arkadaşım.. silemem ki ben onları.. kavuşacağımızı biliyorum ben.. iyi ki inanıyorum.. o kadar ölmesi gereken insan varken 19unda senin ölmeni gerektirecek bi düzen varsa bir gün kavuşacağımıza ve biriktirdiklerimizi konuşacağımıza da bu inancım sayesinde inanıyorum..
bu yüzden ben sana hep 19 yaşında kalacaksın bizim için demiyorum.. bugün 20nci yaşın kutlu olsun.. iyi ki doğdun arkadaşım..
(bvrak, 09.02.2009 04:42)
yeri geldiğinde ailenizden, sevgilinizden daha çok sevdiğiniz herşeyi paylaştığınız canınız kardeşinizin bigün sabah kalktığınızda cansız bedeniyle karşılarsınız. nefesiniz kesilir, canınızın yandığını bile hissedemez, gözünüzden yaş akıtamazsınız.ne zaman yüzünüz gülse kendinizi suçlu hissedersiniz. onun sevdiği insanın düğününde içinizden sessiz çığlıklar atarsınız. hayat asla eskisi gibi olmayacaktır. artık yarımsınızdır ve asla tam anlamıyla mutlu olmazsınız.
(coolgirl, 09.02.2009 14:02 ~ 15.02.2009 01:06)
şok kelimesiyle tanıştığım andır. belki şansızdım 9 yaşında olduğum için.. bilemiyorum.. tek hatırladığım onunla okulun bahçesinde buluşucağımızdı bisikletlerimizle.
1990 15 nisanıydı. babam o gün sıfır beyaz bi şahin almıştı. heralde allaha artık canımı alabilirsin dediğimi hatırlıyorum. o kadar mutlu olmuştum ki. müjde de yeni bisikletine daha doğrusu ilk bisikletine kavuşmuştu aynı gün. babamın ankara'dan dönmesini bekliyordum okul çıkışı. kesin bir saat de vermemişti. akşam demişti işte..
okuldan 5 gibi çıkıp eve giderken müjdenin yanıma gelip bir saat sonra okulun bahçesinde buluşalım, bisikletlerimizle gezeleim dediğini hatırlıyorum. gidip cama kafayı yaslayıp saatlerce babamın gelişini beklemeyi planlasam da müjdenin gamzeli yanaklarıyla bana yalvarışına karşı koyamadım.. bir de platonik aşıktım ona..
eve gittim, önlüğümü çıkarttım.. annemden klasik fırçamı yedim ve kendimi sokağa attım. deli gibi pedal çevirdim. manyak gibi dolaştım. aklım babamdaydı. daha doğrusu arabada.. müjde'yle buluşmamıza daha vardı nasıl olsa. içim içime sığmıyordu. zaman hızlanır sanıyordum işte gezersem.. babam akşam çabuk gelir eve.. kanter içinde fazla kalmadan okulun bahçesine girdim. okuldaki arkadaşlar maç yapıyordu. bana da hemen gel gir dediler. gir oyuna eksik oynuyoruz. ya olur mu işim var gücüm var diye direnirken hadi dedim gelene kadar oynayım bari.. müjde gelince giderim dedim ama.
kendimi hep kaybederim futbol maçı yaparken.. rakip dişli çıktı. 9-8 yendik. 2 saat oynamışız. artık akşam olmuştu.. ezan bile okunmuştu. kimi koşa koşa evine gitti, kimini de anası babası aldı okulun bahçesinden. dayak yiyenler de oldu.. saati çok geçti hakkaten
herkes dağıldığında ozan'la ben kaldık.. lan dedi hani senin müjde gelicekti.. evet lan dedim gelmedi puşt kız. babam da gelicekti olm dedim. bana akşam gelirim demişti.. hem ayrıca annem niye gelmedi lan dedim. elli kere damlaması lazımdı buraya bu zamana kadar!!!
maçta o kadar yorulmuştuk ki bisikletleri gidonlarından tutarak yürümeye başladık ozanla. karşıdan leventi gördüm, kardeşim. koşma stilinden tanıdım daha doğrusu.. baya bi uzaktaydı ama çok hızlı bize doğru geliyordu.. abiiiiii abbiiiiiii diye bağırıyordu gelirken. benim adam geliyor dedi ozan. olm bak ben sana söyliyim bu çocuk ileride diye anlatırken ben koşusundaki hüznü anladım. nası anladın deme abisiyim ben onun işte.. ozan konuşuyordu ama bende slowa düşmüştü levent ve hayat. ulan dedim yoksa babammmmmmm..... yoksaaa öldü müüü... derken levent geldi yanımıza kadar..
-abi nerdesiniz yaaaaa... müjde abla ölmüş...................... araba çarpmış abi.. bizim evin orda.. yatıyor hala...
bisikletleri bırakıp koşmaya başladık olay yerine doğru. büyük bir şokla.. koşarken ozan ölmemiştir, yetişicez dedi.. olay yerine gittiğimizde yarım saat olmuştu kaza geçireli ve etrafında polisler vardı. küçük olmamın avantajıyla sıyrılıp yanına kadar gittim. o sırada abisi gördü beni.. bana sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlanaya başladı.. üstünde gazete kağıdı vardı müjdenin ve benim gözüm gazetede, bedenim abisinin kollarındaydı..
9 yaşındaki midem kaldıramadı.. çıkarttım her yere.. çok sonra öğrendim abisinin bana neden bu kadar sarılıp ağladığını.. bisikleti çıkartmasına izin vermemiş, yarım saat boyunca ağlatmıştı kızı. en sonunda kız sırf buluşucaz diye evden kaçırmıştı bisikleti ve geciktiği için evde olduğumu düşünüp beni almaya gitmişti eve.. bizim evin önünde de araba çarpmıştı ona..
bu hayatımda yediğim ilk darbeydi ve çok büyüktü hakkaten.. müjdenin üstüne örtülü gazetede ise tarih 15 nisan'ı gösteriyordu..
sen gittin.. artık yoksun.. lise boyunca önüne, arkasına, yanına oturduğum adam artık yok.. 4 sene boyunca bazen uykusuz geceler geçirip bilgisayar başında oyun oynadığım, bazen saatlerce muhabbet ettiğim, zaman zaman saçma sapan şeyler yüzünden tartıştığım insan yok..
her şey son sınıfta arada bir ya şu bacağım ağrıyor muhabbetinle başladı.. lan azcık kalk gez sabahtan akşama oturup ders çalışırsan olacağı bu şeklinde mavra yaptık bizde.. neyse sınav vardı önümüzde en öncelikli şey oymuş gibi doktora gitmeyi bile erteledin.. sınava girecektik, güzel bi üniverste, güzel bi gelecek saçmalıklarıyla doluydu beynimiz.. neyse iyi ya da kötü geçti sınav.. gittin doktora nedenini hiç birimiz anlayamasakta bi ameliyat geçirdin.. ama ufak bişeydi lan bu, çok kısa bi zaman sonra kalkıp koşacaktın öyle diyordun en azından.. sonra ne olduysa bi aksilik oldu bi operasyon daha geçirdin, uzadı biraz bu iş.. belki ilk dönem okula gidemeyecektin filan.. nitekim öyle oldu.. neyse bende adam gibi bi puan alamadığımdan adanaydım işte takılırdık beraber.. derken kemoterapi lafları dolaşmaya başladı ortalıkta, neyse ikinci yarıyıl yaklaştıkça okula seneye başlama muhabbetleride beraberinde geldi.. kemoterapi de devam etti bu arada ama hiç birimiz kanser bu çocuk diyemedik, sapasağlam taş gibi ayaktaydın olum sen.. hastaneye bişeler için bile kendi sürdüğün arabayla gidiyordun sonuçta.. iyiydin sen.. düzelecektin, düzelmeliydin.. daha 18 yaşındaydın olm tamam hastalandın ama ne olacaktı sanki, ölecek halin yoktu ya.. düzelecektin sen.. neyse birinci sene geçti gitti, sende artık iyileştin eskisi gibi olmasada gayet rahat yürüyebilir oldun, hatta tatile gittik 3-5 gün, ne kemotarapinin verdiği mide bulantıları kaldı hayatında ne de başka bişe.. ankaraya gidip kalacak yeri ayarladın hatta, okula başlıcaktın her şey tamamdı lan.. ben de istanbulu kazandım.. neyse artık sen arada bir istanbula kaçar gelirdin..
son bi kontrol kalmıştı, her şey bitiyordu artık.. keyfin yerindeydi.. aradın beni hadi olm dışarı çıkalım die, o son kontrol için son bi film çektirmeye gittik beraber, filmi çektirdik sonra takıldık öle.. iyidin olum sen öylede olmalıydın zaten.. okula başlıcaktın iki hafta sonra.. ankaraya gidecektin.. ama öyle olmadı, film sonunucunda ciğerlerinde bişeler çıktı.. hep bişelerdi adı.. kanser diildin sen.. bişeler vardı işte ciğerlerinde.. okumak için bir türlü gidemediğin hacettepede hastaneye gider oldun sık sık.. bu kez ciğerlerin için kemoterapi görmeye başladın ama hayır ya kanser değildin.. tüm sınıf aynı şeye inandı durdu hep.. sen ne düşündün ne hissettin bilmiyorum..
bi gün yine beni aradın, adanadaydım.. geldin beni aldın hep taktığın emniyet kemerin bu kez takılı değildi, olum ölecem ben dedin, evde artık saçma sapan şeyler içiriyolar bana, alternatif tıbba kaldım sanırım en fazla altı ay dedin, ve o kadar dağınıktı ki kafan bi arabaya çarpmaktan son anda kurtulduk o gün.. neyse saçmala lan dedim durdum.. muhabbet ettik biraz kafan dağıldı.. ölecek halin yoktu ya lan.. ölmemeliydin..
ciğerlerinden amelyat olacakken bu kez beyninde bişeler çıktı ve ben artık kanser olduğunu kabullendim.. senin için o zaman ağlamaya başladım sanırım.. kabullendim ve artık bunu söylemekten korkmaz oldum.. kimisi saçmala dedi bana ama öyleydi işte.. daha ağzının içinde konuşmana izin vermeyen yaralar çıkmaya başlamamışken aradım seni hep, ve artık sormaktan vazgeçtim nasıl olduğunu çünkü bu sorulara cevap vermekten sıkıldığına emindim.. lan nfs yeni oyun çıkarmış, internet kotası yükseliyormuş şeklinde muhabbet ettik durduk.. sen hastalıkla boğuştun durdun bu arada ben 1. sınıfı iyi kötü bitirdim..
adanaya geldiğim hafta dışarda babanı gördüm bi gün, seni sordum arabada dedi, arabanızın yanına doğru gittim ön koltukta oturanı sana benzetemediğimden arka kapıya doğru yöneldim ki ön kapı açıldı, sendin o, başımdan aşağı kaynar sular döküldü o an.. yüzün şişmişti tanınmayacak kadar değişmiştin.. ne dediğimi bile hatırlamıyorum şu an.. bir iki kelime konuştuk işte.. neyse gelcektim zaten size, ama sonrasında her şey daha da kötüye gitti, seni her aramamda annen açtı telefonu, uyuyor dedi ilaçlar uyutuyor hep uyuyor o yüzden.. ısrarla aradım hep ama hep aynı cevap.. artık o halde bize gözükmek istemediğine inanmış olsamda ısrarla aradım.. günler geçti yaz bitti seni göremedim.. istanbula geldim.. sen okulu 3. kez dondurdun ama artık adanadan cok okuman gereken cok ankarada yaşar olmuştun tabi buna yaşanmak denirse.. bi ara iyileşir gibi oldun yine "ya biticek abi uzay neşteri diye bişey var bak böle böle buna giricem çıkıcam o sonuna kadar yok ediomuş" falan filan dedin.. ama bişeler olmuş fenalaşmışsın o makineye girip çıktığın gece.. sonrasında pek iyi bi haber almadım zaten senden, en sonuncusu bi gün kantininde otururken gelen "onu kaybettik" telefonuydu.. ve sen gittin.. her ne kadar ölümünü kabullenmiş olsamda boğazımda düğümlendi bişeler ama senin için sen hayattayken yeteri kadar ağladığımı düşündüğümden o gün ağlamadım ya da ağlayamadım..
sen gittin.. bi çok şeyi paylaştığım insan artık yok.. elektronik marketlere her hafta girdiğim insan yok.. oyun save game i paylaşacağım insan yok.. gidip 160gb harddisk aldın diye napcan oğlum oha dediğim insan yok.. bana kalkıp lan oğlum size en fazla 9 ay veriyorum şöyle olur böyle olur ayrılırsınız siz deyip 2 seneden sonra artık ayrılırsınız demek yerine evlenin artık abi siz diyen adam yok..
artık eskisi gibi her hafta teknosaya filan girmiyorum bi de media markt açıldı adanaya görsen çok severdin lan en az 3 saat dolaşırdık sen olsaydın.. 2-3 oyun dışında oyun takip ettiğimde söylenemez.. senin 160 gb hdd ne laf ederken 2.5tbı yanımda taşıyorum artık ve evlenmedik yani daha doğrusu evlenmicez.. senin gidişine yakın zamanlarda çok kötüydü aramız ayrılmış gibi bişeydik zaten, bi muhabbet etsek al lan ayrıldık sonunda demek istedim sana hep ama olmadı çükü sen gittin..
(adnan, 26.04.2009 10:42)