31 mart itibariyle mix'lerinin bittiği ve haziran 2009'da piyasaya çıkacağı ilan edilmiş yepisyeni riverside albümü.[1] kayıtlara yeni bir stüdyoda ve yeni bir prodüktör, szymon czech'le girmişler: yani riverside değişiyor.
mariusz'un[2] açıklamalarına bakılırsa "albüm çok taşaklı olacak; böyle acayip sert, tam konserlerde çalınacak türden". "sert", çünkü olasılıkla "tın tın din din" gitmekten sıkılmışlar[3] ve seçtikleri hikaye böyle bir değişime gerek duymadan işlenecek gibi görünmüyor; zira hikaye sürekli bir telaş, stres ve gelecek hakkında duyulan endişe üzerine. durum böyle olunca, karşılaştırmaya pek hevesli dinleyici, "aha, bir fear of a blank planet gördüm sanki!" diyor fakat anno domini high definiton blog'dan[4] derhal kontratak geliyor: "bu zamanda, sadece yok etmek için yaşayan ergenlerin* yanında, kendini toparlayamayan, hayatını istediği şekle getiremeyen yetişkinler* de var." yani ayrım yeterince açık, tabii foabp'ı "ehe mehe" diye dinlemiyorsak.
albümde 5 şarkı olacakmış; bilinenlerin isimleri egoist hedonist, hyperactive[5] ve driven to destruction. en son bir albüm için bu kadar heyecanlandığımda cv gibi bir şeyle karşılaşmıştım; bu kez de hayal kırıklığına uğramayayım, gaza gelmeyeyim diye, hyperactive'den şahane bir kupleyle giriyi sonlandırmak istiyorum:
"it's just another day of my life
in the high-res-next-gen wonderland
i curse the sun
getting out of bed
i hope my sell-by date
didn't expire yesterday"
[1]: "bir yıl sonra bu giriye baktığımızda albüm için 'yepisyeni' diyemeyiz, değil mi?" demeye kalkışacaklara şimdiden selam ederim.
[2]: çok benimsedim kendisini, soyadı falan yok artık. hehe.
[3]: "yeni albümde rainbow box gibi şarkılar olmayacak; daha karmaşık, daha uzun şeyler yazıyoruz," diyor mariusz. olsaydı da severdik gerçi, cidden.
[4]: (bkz: http://www.annodominihighdefinition.com/...)
[5]: albüm isminin baş harflerine bakmanızı tavsiye ediyorum bu noktada: "adhd", attention-deficit hyperactivity disorder olarak da yorumlanabiliyor.
album hakkında incelemeyi sonraya bırakmak durumundayım.lakin söylemem gereken tek şey var, aslında tüm müzik sektörü için de geçerli olan bir durum bu.riverside'ın second life syndrome albumünü önce bir dinleyin.dikkat ettiğiniz nokta, melodiler ya da tartım, dinamikler olmasın.sadece enstrumanların nota basılırken tonlamalarına ve tuşelerin netliklerine dikkat edin.ardından da anno domini high definition'u dinleyin ve albumün kulakta ve zihinde hissettirdiği kayıt kalitesi, enstrumanların ton uyumu, iyi enstruman seçimini yorumlayın.arada dağlar kadar fark olacaktır mutlaka bu noktadan bakacak olursak.
pekala iyi bir davul seçimi, iyi gitar tonajları, bass gitardan alınan sinyallerin uyumu, "müzik" dediğimiz olguyu veya duyguyu nasıl etkiliyor görmüş olduk.iyi bir ses sistemimiz olmasa dahi, iyi bir kulaklık (kulağınızda gerçekçi bir sahne üretemeyecek olsa da) vasıtasıyla dinlerken fark edeceğimiz şu olacaktır iki kayıt arasında;
öncelikle,
1.misal olarak, anno domini high definition'u mp3 formatına "96 kbps" seçeneğiyle ripleyip dinleyelim.(96 kbps mp3 formatında, ses kalitesinden çok belirgin kayıp vardır.)
2.sonrasında, second life syndrome ya da daha önceki bir riverside albumünü orijinal kayıpsız ses cd'si ile dinleyelim.(ses sinyallerinin kalitesi kayıt studyosundaki halinden en az kayıpla müzik severe ulaşır.)
bu iki albumdeki şarkıları bir ilkinden, bir diğerinden playliste koyarak dinlediğimizde; arada* çok da fazla fark olmayacaktır.
pekala, iyi bir kayıt kalitesine ulaşmak için ne gerekir?
1.teknik anlamda bilgili, deneyimli ve grubun yapacağı müziğin rengini iyi anlayan bir prodüktör ve kayıt uzmanı gerekir.
2.grup elemanlarının kayıt deneyiminin, iyi hardware, iyi enstruman ve en önemlisi uyumlu tonları seçebilme yetisinin olması gerekir.
3.bu gerek, sevgili steven wilson ve tayfasından* gelsin:
(in absentia albumündeki, sound of muzak'ın sözlerinden bir kuple)
"now the sound of music
comes in silver pills
engineered to suit you
building cheaper thrills"
madem para bu işin en belirleyici kıstaslarında; öyleyse müzik yapmak için ruhunu şeytana sattığına inandığımız tüm sanatçı ve grupların, müzik insanlarının projelerine manevi anlamda değer vermekle beraber, bir zahmet bu projelerin ürünleştirilmiş hallerini "legal" yollardan arşivimize katmaya özen gösterelim.ülkemize gelen başarılı müzisyenlerin canlı performanslarını kaçırmayalım.(çünkü müzik sektöründe, turneler uzun zamandan beri daha fazla maddi getiri sağlıyor.)
eminim ki, müzik yapan insanların büyük bir kısmı, eserlerinin fiyatla ölçülmesinden nefret ediyordur.tek istedikleri daha iyi müzik yapabilmek için ve karınlarını doyurabilmek için para kazanmaktır.zira, çok para kazansalar bile, sanat için atan kalplere sahiplerse şımarmazlar, tutup da jakuziye şampanya doldurup amuda kalkmazlar, ki kalkmasın zaten boğulur insan; neyse.
mesela tekrardan bir örnekle önermemi destekleyeyim.tekrar porcupine tree'den geliyor, nil recurring ep'sinin, normal adlı parçasından bir kuple ile:
"here is my car, my phone, and my tv
i've got it all, but you can see through me"
fazla şey söylemeye gerek bırakmasa bile, benim de söyleyeceklerim var!çoğunluğumuz genciz burada, büyük bir çoğunluğumuz harçlığıyla ya da kazandıklarıyla zor geçiniyor.bir yandan okul ve sosyal yaşam için de para gerekiyor.büyük içtenlikle kabul ediyorum, çünkü benim harçlığım da sosyal bir hayat yaşamama yetmiyor.pekala, biz neye yöneliyoruz, ne ile ikame ediyoruz paylaşma açlığımızı? sanatla.çünkü, bir sanatçının eseri paylaşılmak için yaratılmıştır; sanat ve insan için yazılmışsa.güldüğümüzde, ağladığımızda, aşık olduğumuzda, terk edildiğimizde, doğum günü kutlarken hatta ölürken bile bazen; mutlaka bir sanat söz konusu yanıbaşımızda.dinlediğimiz bir şarkı, cenaze marşı ya da sıkıntılı bir zamanda sizi hayatı düşünmeye zorlayan duvardaki bir tablo.hepsi bir, sanatı nasıl almak isterseniz...
evet, maddi durumumuz içler acısı çoğumuzun.ama insanın sanat açlığını bastıracak (ki nefes almak kadar sanata ihtiyacı olan nice insan tanıyorum, iyi ki varlar ayrıca, selam da ediyorum.) hiçbir şey yok sanattan gayrı.öyleyse, küçük tasarruflarla başlayalım sevdiğimiz sanatı icra edenlere yardım etmeye, desteklemeye.mesela günde bir paket sigara içiyorsak, zorlayıp yarım pakete düşürdüğümüzde eminim bir ayda bir album alabilecek kadar para tasarruf etmiş oluruz.eğer hiçbir şekilde tasarruf edemiyorsak, konserdeki bir gruba ya da bir bar grubunun güzel yorumladığı bir parçada onlara güç ve destek, en önemlisi öz güven sağlayacak olan alkışlarımızı eksik etmeyelim.sanat, tüm insanlık için var.
dikkat ettiyseniz, illegal yoldan alınan albumlerin sanatçıların haklarını yemek olduğundan bahsetmiyorum bile.eğer hissediyorsanız müziği, alkışlamayı da destek vermeyi de bilmelisiniz.gerekirse, okuma bayramınızda şiir okuduktan sonra sizi alkışlayan insanların size nasıl bir öz güven kazandırdığını hatırlayın.sanatçı için sanat biraz da takdir görmektir mutlaka.alkışlarınız da güzel sanat olmuş olur böylece.dalga geçmiyorum.
nereden nereye gelmişim, lakin iyi de oldu.uzun zamandır böyle bir şeyi yazmaya heves etmiştim.umarım anlatmak istediklerimi net olarak aktarabilmişimdir.ki bu zaten bir camiye yardım kampanyası değil, dilencilik hiç değil!
riverside, bir kısmımız ya da çoğumuz için "iyi" bir grup, dinlediğimiz niceleri de.hiç olmazsa, her insanın bir "sevdiği" sanatçı vardır mutlaka.gerek alkışla, gerek satılan konser biletleri ve albumlerle destek gören bir grubun müziğinin nasıl geliştiğini fark etmek için muhteşem bir album olmuş anno domini high definition.takdir etmekle başlıyorum desteklemeye, albumünü almak için bugün yarım paketten de az sigara içeceğim.
riverside'ın büyük abilerine*** selam çaktığı, diğer kardeşine ise* tokadı bastığı albüm olmuştur. daha karmaşık riffler, birazcık daha hırçın vokallerle daha az melankolik sözler ve en önemlisi çok daha iyi bir klavye kullanımı. olaya giriyorum şimdi;
hyperactive çok durgun bir klavye melodisi ile başlıyor ve sonra giderek karmaşık bir hal alıyor. mariusz'un arada yaptığı screamvari vokallere bayılıyorum zaten. sonlara doğru elektronik bir kısım geliyor. olmuş diyoruz. "a sweet kiss of liquid modernity" diyerek bitiriyoruz.
ve driven to destruction. albümdeki favori parçam budur. enstruman uyumları şahane. vokalleri eski albümlerdeki havada. sözleri de, anlayabildiğim kadarıyla tabi, melankolik birazcık. "now i run" diyoruz buna da.
egoist hedonist ismiyle ilk dikkatimi çeken şarkıydı. ancak şarkıları birbirinden ayırmak pek kolay değil. ilk 3 şarkı arasında favorimin driven to destruction olduğuna bakmayın tüm şarkılar ayrı bir güzel. gene anladığım kadarıyla, ki bunun çoğunu anladım, sözleri çok şahane. buna ise "just let me live without your pain" diyoruz.
ve left out. anno domini high definition'un burden'ı olmuş dedim ilk dinlediğimde ve kararım halen değişmedi. en vurucu şarkı bu albümdeki. başlardaki mariusz vokali ve bassı şahane. şarkıda 70'ler progrock klavye melodilerinden tutun, dream theater ve ya opeth vari rifflere kadar herşeyi bulmak mümkün. son kısımları ise enstrumantal bir şarkı havasında. ben ise buna "ruthless cold reality oh, how i hate your truth" diyorum.
hybrid times ise klavyenin en iyi kullanıldığı şarkı olarak dikkatimi çekti. rudess'i ucundan kıskandırır o melodiler. o karmaşık bass riffleri de eklenince 12 dakikalık bir şaheser var karşımızda. buna "obsession, obsession, obsession, obsession, obsession, obsession" diyorum. başka bişi anlamadın mı lan lavuk demeyin. şarkı tam olarak "my obsession" mk.
bu kadar klavye klavye dedik adamın adını bilmiyormuşum bunu fark ettim. michal lapaj isimli abimizmiş. özürlerimizi sunuyor ve bir daha olmaz diyoruz.
son olarak da bir anda oturup yiyeyim ben bu albümü demeyin. bir hafta on gündür sürekli dinliyorum her dinleyişimde farklı şeyler çıkıyor karşıma. hatta bu giri şarkılar teker teker tekrardan dinlenerek yazılmıştır. öyle bir şey.
ilk maaşımla tüm opeth albümlerini almayı düşünüyordum. riverside albümleri de eklendi o sıraya.
it's my obsession!
kaba etten uydurulan edit: gece gece içime doğdu bu albümün tanıtım turlarında yazın ülkemize gelebilirler. hem polonya ne ki 2 adımlık mesafe. atlarlar minibüslerine gelirler. di mi lan he?