sevdikten sonra bağımlılık yapar. aslında sevgi değildir ama. alışmışsınızdır. başka bir yerde yapamazsınız. sanki bulunduğunuz ortam size batar. ankaraya dönmezseniz huzuru bulamayacakmışsınız gibi hissedersiniz.
doğumdan itibaren her yıl tatillerde gelinirse bağımlılık yaratacak hadise. kışın apartmanlardaki o kaloriferin kokusu için bile gelinesi yer. öyle bir sevgidir ki bu, şehrin soğuğunun iliklerine işlemesi bile farklı gelir insana. ama şu da gerçektir ki sadece tatillerde gelinirse olacak olaydır bu. arada bir burda yaşasam ne olurdu diye düşünüyorum da, çekilmezdi gerçekten. çok sıkıcı gelirdi bir zamandan sonra.
yılmaz erdoğnaın dizeleriyle söz konusu durum gayet belirgindir. şöyle ki : "ankarayı sevmeyene bir zulümdür neden bu kadar çok insanın ankarayı bu kadar çok sevdiğini anlamadan ankarada yaşamak."
anlaşılması sevmekten daha zor olan durum.
çok uğraştığım ama başaramadığım eylem. insanın kendisini tam bir ölü olarak hissettiği bir şehri sevmesi imkansızdan da imkansız. caddeleri, binaları, insanları boğar oraya gideni; nefes bile alınmaz.
çocukluğumun sırlarını yükledikten sonra bir sevgiliden ayrılmaktan, bir anneden ayrılmaktan daha zor, omuzlara garip yük bindiren bir fiil olduğunu anladım ankara'yı olduğu yerde bırakıp gitmenin. bu cümleyi bir çok insana kurdurabilmeden, kendi kendine anlam yükleme becerisinden, durağan gözüken ışıklarından olsa gerek, şu ankara'yı sevmek.
ankarayı sevmek kolay değildir. nazlıdır biraz.
herşey sevene kadardır ama ankarayı sevmeye başladıktan sonra kesinlikle ve kesinlikle bırakılamaz ankara. herşeyi sevilir, herşeyine anlam yüklenir, bir tutku haline gelir.
ankaraya
öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı
bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme ankara'yı sevmeyene bir zulümdür bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
istanbul istanbul diye basbas bağırılan bir ülkede, o kadar güzelliğe, o kadar boğaza vesaireye karşılık yine de evinizi, düzeninizi, memur zihniyetli insanları ve ilik titreten ayazını özlemektir bu toz grisi şehrin..
kara kuru, denizi bırakın nehri bile olmayan, var olan göllerini de yok etmeye çalışan, gri düşüncelerin - havaların - insanların bulunduğu, saplanıp kaldığım, ne aradığımı asla bilemediğim ve kaçamadığım ama asla ait olmadığım yer için söylenmiş yalan yargı.
ruhi dalgalanmalar, baba evinde bunalmalar, güzel geçmiş öğrencilik yıllarının zihinde bir an canlanması sonucu zaman zaman varılabilen yanıltıcı düşünce.
esasen, şehr-i ankara asla sevilmez, sevilen ve özlenen anılar ve arkadaşlıklardır. hele hele de yeşil çayırların, güneşin her günbatımında kendini denize sakladığı sahil kasabalarının, denize nazır aylak çay bahçesi esintilerinin bağrından kopup gelmiş bir göçmenseniz; çocukluğunuz bir bahçeden bir bahçeye özgürce koşup saklanbaç oynayarak geçtiyse bu şehir boğar, sıkar ve bayar sizi.
ankara'nın bir ad aktarması olduğunu, başlığın aslında ankara'yı sevmek değil ankara'daki insanları sevmek olduğunu düşünmek ve "evet seviyorum" diye cevap vermektir. ankara'daki insanlar derken de herkesin aklına gelenleri kast etmemektir. izmir'den ankara'ya bakmak böyle bir şeydir. ankara'yı sevmek faydalı bir şeydir.
bir şehir içinde yaşanılanlar sayesinde sevilir, hastası olunur ve sonra ayrılınca özlenir... ankaradaki arkadaşlıklar daha bir başka yaşanıyor bence. insan insana yöneliyor ankarada. denize, doğaya ya da içine değil.
dostluklar bir başka yaşanıyor bu yüzden ankarada.
şu an amerikada yaşayan ve zamanında ankarayı pek de sevmeyen bir arkadaşımın sözüyle bunu kanıtlıyorum: abi ankarayı özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi.
içindeyken pek farkedilmeyip sonradan dışına çıkıldığında farkedilen hadisedir...
öyle ahım şahım bir sosyal hayata veya orjinal kişiliklere sahip olmasa da sakinliği ve düzenliliği bu durumu yaratan en büyük sebeplerdir. etraftakilere takmadan veya ihtiyaç duymadan, kendi kendine rahatça yaşanabilmesi de ayrı bir artısıdır...
sabahın 6'sında buz tutmuş yolların üzerinde kar tanelerinin sertleşip üzerinize yağmasına rağmen içinizdeki soğuğu günün üstüne yazan giriş yazısından dolayı acı çekmeden içinize çekebiliyorsanız, sessiz sakin sokaklarda hiç bilinmedik bir yerde kendinizi hissedip, geçtiğiniz ara sokaklarda kaybolma telaşı yaşadıysanız orada bir yeni olduğunuzda, süslü mekanlarının üzerinde kocaman menüler eşliğinde yumuşak zamanlar erittiyseniz ve o şehirli olmamanıza rağmen o şehire gittiğiniz birkaç seferde atom gibi orada parçalandıysanız, seviyorsunuz, çok uzakta bir sokak lambası olarak kalmak zorunda kalsanız da bir süre sonra.
istanbul u sevmekten daha zor birşeydir. istanbulda deniz vardır, istanbul un büyüleyici bir havası vardır. ama istanbul a karşı sevginiz, aşkınız platoniktir.
ama ankara öyle değildir. sizin onu sevdiğiniz ölçüde ankara da sizi sever, ve nereye giderseniz gidin ankarayı özlersiniz. ankara nın kırılgan, sakin, biraz hüzünlü, zaman zaman yavruağzı ama genellikle gri ruhunu özlersiniz.
ankara yı sevmek karşılıklı bir sevgi, seviyeli bir ilişkidir.
ve eğer ankarayı seviyorsanız; istanbul yaşanılacak değil sadece gezilecek bir şehirdir.