|
|
- sabah pencereden dışarı baktığında havanın aydınlandığını görünce daha bi kararmak. mutsuz insanlara güneş dokunur. zifiri karanlıkta beklemek kolaydır ölümü, aynı hamurdandır ikisi de, oysa birilerinin bi yerlerde yaşadığını anımsatan havalarda insanın ruhundaki siyatik depreşir, göz bebeğinin ince zarına bi kapanıp bi açılan pergellerin ucu batırılır sanki. beyaz bi sıvı akar, sonra sarılaşıp vıcık vıcık olur. o yüzden bi eylül akşamı pazar öğleden sonra gitmek isterim ben.
öten adını bilmediğim her kuşun beynimde zonklayıp güneşin nokta atışlarıyla karışması beni yoruyor. ayağıma vuruyor günün bu saatinde, yatağın geri kalanında kalan bedenim daha bi iyi sanki, ölüme yakışan karamsar-flu-donuk bi ışıkta durduklarından koymuyor onlara, ama ayağım çok acıyor ya.
son dört gündür kimseyle konuşmadım. insanlardan kaçmak dürtüsüyle yapmadım ama bunu. başıma gelen felaketten dolayı herkese ve her şeye öfke kusma arzum yok yani. hiç bir şeye kızacak gücüm yok, kendime bile. ben sadece yalnızlığı seçiyorum galiba. bana yakışanı. dünyayla başka bi alem arasında kalan biri olarak normal olanı yapıyorum. ne konuşabilirim ki onlarla? neye dair sohbetler açabiliriz? peki ya onlar bana ne anlatabilir?
eskiden dikkat etmemiştim buna. insan birileriyle bir şeyler konuştuğunda, kimlerle ya da nerede edildiği önemli değil bu iki üç kelamın, hep bi zamana odaklı, kıyısında köşesinde de olsa şimdinin öte ya da gerisindekiyle alakalı. oysa ben dünümü unutmak yarınımı ise hiç hatırlamamak istiyorum. bugünü soracak olursanız o yok artık. çok pişmanım. tümden bi oyun olduğumu, yalan olduğumu, bi yerlere mahkum olduğumu söylesem inanır mısınız? sadece senin içindi güzelim senin için. bi yazını okumakla başlamıştı her şey. beni görmen. duyman. varlığımı bilmen içindi. seni seviyorum. elimde kalan tek temiz sözler bunlar. artık başkalarını başka alemlerde kandıracağım. bu son.
- "aww poor baby" - oscar wilde
- bu dünyada aldıkları nefesi yatacağı kadınlar olduğu müddetçe hissedebilenlerin üzerinde düşünmeye tenezzül etmeden cool tavırlarla değerlendirdikleri eylem.
anlaşılıyor ki kendilerine sözlük konseptinin dışına çıkmadıkları müddetçe varoldukları bir şekilde dayatılmış. inanmışlar. sözlüğün içinde kalmak adına insanlıktan çıkmak bile göze alınır olmuş. hatta sanırım bu onların gözünde gurur verici bir "assume an attitude". başka bir deyişle insanlık baremi sözlük konsepti olmuş, etik tavır söz konusu dimağlara itici gelmiş. o çok eleştirdiğimiz ağlaklığın dışında kalmak için atılmayan takla kalmamış ve bu yüzden kompleks durumlarda zihni yormak yerine insanların yaşadıkları/yaşayacakları acılara siktir çekmek birincil tavır olmuş.
"kalibre ayarlama" konusundaki hassasiyetlerini her fırsatta dile getirenlerin ağlaklık yapanlarla bağıra bağıra ağlayanları ısrarla aynı hedefe yerleştirmeleri hazin. ben ölümü sürekli yanıbaşında hissedenlere verilen tepkinin bayağılığından çıkan onlarca sonuçtan birine takıldım. aklıma rocky bilmemkaçta ivan drago'nun(dolph lundgren) maç sonunda apollo creed'le(carl bilmemne) ilgili mikrofonlara "ölürse ölür" demesi geldi. çok soğuk bir laftı ama en azından on dakika önce öldüresiye dövecek kadar nefret ettiği adamla ilgili söylemişti bunu.
durum ne 80 sonrası yozlaşmayla, ne de ahlaki duruşun olmamasıyla açıklanabilir. bu kadar ruhsuzluk ancak kişinin iradesiyle edinilebilir. büyük uğraşlar sonucu beşerlik payesinden bile sırt çeviren kişiden kendisini amansız bir hastalığa tutulup ölümü bekleyen birinin yerine koyması beklenemez. ancak böyle bir durumda en azından sükutun en değerli hazine olduğu hatırlanabilir. tabii tasavvur etmesi herkesin harcı olmayan konularda fikir beyan etmek zorunda hissedilmesi kafaya silah dayanmasıyla mümkünse; onu da ben tasavvur edemiyorum.
konuyu kişiselleştirme potansiyeli olanlar için rimbaud'dan geliyor:
"ipleri gerdim kuleden kuleye; pencereden pencereye; çiçek bezekleri; altın zincirler yıldızdan yıldıza, ve işte dans ediyorum."
- (bkz: allah düşmanımın başına vermesin)
|