trt2 de beyaz perde adlı programın dört sunucusundan biri.ayrıca hürriyet gazetesinde sinema eleştirileri yapar.
sinema eleştirilerine en çok güvendiğim ve takip ettiğim, zevklerimizin çoğu zaman uyuştuğunu gördükçe daha bi sevdiğim tatlı sesli dişican
(zoory, 25.04.2004 22:07)
ntv'deki ve trt2'deki programlarda sürekli
tuna erdem'den ayar yiyen antipatik eleştirmen.
kıvırcık saçlarının sevimliliğini tamamladığı eleştirilerinden etkilendiğim, korku filmlerinden hiç korkmayan sinema eleştirmeni
iki üniversite bitirmiş yetenekli eleştirmen.
milliyet sanat'ta da ara sıra yazan eleştirmen.
(lupin, 09.03.2005 13:33 ~ 13:34)
"sinemaya eleştirmen yorumlarıyla gidilmemeli kararı insan kendi vermeli" tezimi kanıtladığına inandığım antipatik eleştirmen
trt2deki programını izlerken, salona giren babam tarafından
erkek güzeli olarak anılan kişi. birde
tarantino sevmeme gibi bir özelliği vardır.
kendisinin adı alin taşçıyan dır.türkiyenin mehmet acar ve attila dorsayla birlikte sinemaya tarihine ve teorisine en hakim eleştirmendir.bu şekilde anılması ilginçtir ama matrix hakkında söylediklerinde haklıdır kendileri özelliklede ikinci ve üçüncü bölümleri için az bile söylemiştir.
sinemanın günümüzde ulaştığı konvansiyonlar,anlatım biçimleri incelendiğinde o abidik gubidik fransız filmlerini çeken,renoir,resnais,godard,truffaut,chabrol gibi ustalar ve onların -renoir hariç-oluşturduğu fransız yeni dalgası sayesinde günümüzdeki halini aldığı düşünülürse alin taşçıyana kızmak mümkün değildir
ancak bu sinemaya nasıl yaklaştığnızla da ilgilidir sonuçta siz eğer araba kovalama sahnesi olmayan ve patlamanın olmadığı filmeri izlemem derseniz bu sizin bileceğiniz iştir ama bir başka bilinmesi gereken şey o izlediğiniz şeylerin sinema değil alin taşçıyanın deyimiyle "hiçbir duygu barındırmayan piyasa filmlerdir".
sinema tarihinden italyan neo-realizmosundan hoşlanmak,macaristan baharından söz etmek , lodz film ekolünden yada hiç olmadı vigk'in sinema ve senaryo teorisinden söz edenleri,bunları bilenleri dinlemek ve bunları bilmek herkesin zorunluluğu değildir ancak yinede birazda olsa önemsenmelidir bu insanlar bana kalırsa ya da neden türk sineması bu halde diye kafa ütülenmemelidir o yüzeysel sözde tartışma programlarında ,sonuç ortadadır eldeki ürün,izleyici bu kadardır.haydi size hayırlı tarantino seyirleri.
(lapsus, 22.07.2005 18:27 ~ 19:38)
eleştirilerini beğenenlerin, beğenmeyenlere ''eldeki seyirci bukadar'' gibi bir yaklaşımda bulundukları sinema eleştirmeni. kimse sinemanın araba kovalama sahnesinden ibaret olduğunu söylemiyor zaten. ya da alin taşçıyan'ı beğenmeyen herkes tarantino sever gibi bir kural da yok. matrix sinemada yeri ayrı olan filmlerden birtanesidir, birçok insanda birçok farklı duygu uyandırmanın yanında sinema teknolojisinin nasıl bir hale geldiğinin de güzel bir örneğidir. bir filmin duygu uyandırması için illa da içinde efekt barındırmaması gerekiyor diye bir olgu da yok sanırım. ya da içinde bol efekt barındıran her filmi ''alın bakın bu da piyasa filmi'' şeklinde algılamak da nekadar doğru acaba?
kendisinin bilgisini yeterli ancak eleştirilerini yetersiz bulmaktayım bana kalırsa türkiyede kendisinden daha iyi eleştirmenler var, sevilsede sevilmesede türkiyeyi
fiprescinin önemli kademelerinde temsil etmekte olan sinema eleştirmeni.
(bkz:
barış bardakçı)
(lapsus, 22.07.2005 18:32 ~ 18:37)
bilgi birikimine rağmen seyirciyi küçümseyen bir tavır takınan eleştirmen.
yine bir programda
ali hakan,
mehmet açar,
tuna erdem ile yorum yaparken "bu film türk seyircisi için
ağır" benzeri bir söylemde bulunarak alaşağı etmiştir seyredenleri.
unutulmamalıdır ki, trajedinin sebeplerinden biri de aşırı öz güvendir.
(bkz:
excessive pride)
duyduğuma göre
al pacino için "oyuncu değil" demiştir. duyunca çok sinirlendim, ellerim titredi sinirden, sakın bi hata yapıp karşıma çıkmasın.
atilla dorsay olma yolunda hızla ilerleyen sinema eleştirmeni olup; amerikan filmlerine gıcık, avrupa filmleri hastası olan şahsiyet.
v for vendetta için ''terörle devrim yapılacağı fantezisi üzerine kurulu çizgi roman uyarlaması ciddiye alınacak bir film değil'' diyerek adamı hasta etmeye devam eden sinema eleştirmeni.
kendisinin
gitme dediği filmlere gittikten sonra genellikle pişman olduğum şahsiyet.
kendi sevmediği türden filmlere hakkını teslim etmeye yanaşmayan bir eleştirmendir.
atilla dorsay'dan da ayrıldığı nokta budur. insan
tarantino sinemasını ve
pulp fiction'ı sevmeyebilir, beğenmeyebilir ama kurgu açısından sinemada önemli bir çığır açan bu film hakkında "tamamen şiddet ve uyuşturucu içerikli, kesinlikle tavsiye etmiyorum" v.b şekillerde konuşursa ayıp eder. aynı şekilde
matrix için "insanda hiçbir duygu uyandırmayan piyasa filmi" demek de bilim-kurgu sinemasına yapılmış bir nevi hakarettir.
matrix, kim ne derse desin bir modern bilim-kurgu klasiğidir. sağlam bir kurgu ve senaryosu vardır. ayrıca efektler yardımıyla olsun, oluşturulan atmosferle olsun türüne göre "kaliteli" bir sinematografiye sahiptir...
(8844455, 12.04.2006 21:36 ~ 21:36)
iş bu sözlük türevlerinden şiddetle nefret eder, nefret ettirene kadar aşağılar bahis mevzuu sözlük okurunu, yazarını. hakikaten bilir; bildiğini de paylaşır. haksızlık varsa sözünü sakınmaz, iş ortaklarına karşı el kadar bebeleri bile savunur.. kedi sever; galaya gideceği gece kapısını kapalı unuttuğu kedinin kıyafetlerinin üzerine işemesini kendi sorumsuzluğu olarak kabul edecek kadar! insan sever, çocuk sever; bütün çocuklar onundur... küçücük masasında editöramadiktatörler gibi hükümranlık yapmaz, aksine her zaman hazırdır fazladan bir fincan kahvesi.
sinemadan acayip iyi anlayan
eleştirmen...
hatta o kadar iyi anlarki aslen
porto rikolu olan
benicio del toro'yu tanıtırken "
meksikalı
aktör" demiştir...
hiç "hele dur bir
imdb'ye, bir
sözlüklere bakayım" dememiştir...
keskin sirke küpüne zarar dedirten sinema eleştirmeni.
feministlik yaparken kaş yapıp göz çıkartan tavırları vardır. örneğin bazı filmleri kadın düşmanlığı yapıyor diye eleştirirken oscar gecesi için şu cümleleri yazmıştır:
"rüya kızlar"daki rolüyle en iyi yardımcı kadın oyuncu dalının favorisi jennifer hudson ya çok iyi oynadı şaşırmış rolünü ya da gerçekten inanamadı kazandığına. gözyaşları içinde sahneye fırladığında ona ödülü sunan george clooney'i fırsat bu fırsat deyip öpmediği için ne kadar dövünse azdır. tamam, annesiyle erkek arkadaşı da salondaymış ama oscar heyecanından iyi bahane mi olur clooney'e yumulmak için.
sanırsam clooney gibi bir idole rast gelince feminizm çöküyor ve yumulmak duvarına tosluyor.
ilginç...
24 haber kanalında ali hakan ile beyazperde (bitişik yazılıyor, orjinali böyle) isimli bir program yapan, yıllardır fırsat buldukça takip ettiğim ve kısa bir süre önce de tanışma imkanı bulduğum sinema eleştirmeni. feministtir her şeyden önce ama klasik feminist önyargısını tamamen yıkan, son derece sevimli, nazik, kaprissiz, mütevazi bir insan. ayrıca işini gerçekten çok severek yapar ve çokta çalışkandır hatta öyle ki bir ara iki hafta içinde 400 film izlediğini duymuştum. ali hakan ile de sevimli bir ikili oluştururlar.
sinema izleyicisini belki aşağılamasa da küçümsediğini söyleyebilirim.sinemada yan koltukta oturan insanların kendisiyle aynı kapasitede olmadığını ve muhtemelen filmin esas anlatmak istediğini göremediklerini düşünüyor.sinema konusunda bilgili bir insan olduğuna zaten çoğumuz katılıyoruz. filme bakıp da "lineer bir kurguda ilerliyor,ilkokul kompozisyonu gibi" ya da "sinema endüstrisine hizmet etmekten başka bir amacı yok,vurdulu kırdılı, sadece göz boyuyor" demesi normal karşılanabilir.yalnız bu tarz filmlere tahammül edememesi ve eleştirirken de kafadan eksi ile başlaması haksızlık.ayrıca izleyicinin gelişmesi için izleyiciyi ticari olmayan filmlere çekmeye çalışması da gereksiz.izleyicinin kişisel gelişimini sağlamak için çaba sarfederken aslında onları kendi istediği hale getirmeye çalışıyor.biz ;kısa şortlu kızları,bütün gün bira içen adamları izleyen amerikan sineması hastaları (!) olaraktan buna karşıyız.her şeye rağmen kendisini dikkatle takip ediyorum. ne yapayım, elimde değil!
sinema eleştirmenidir.
insanı anlatan, derinliği ve psikolojik alt yapısı olan filmleri artılayan bir anlayışa sahiptir.
yolda gördüğünüzde sizi sinemadan soğutabilecek eleştirmen...
o gün okula gitmemeyi kafama koymuştum... o kadar ki vapurla karşıya geçmek yerine taksim üzerinden aktarma olmayı tercih ediyordum.adım gibi emindim. okula falan gitmeyecektim. taksim’de inip ya sinemaya gidecektim, ya da megavizyon’da soluğu alacaktım. elimdeki ödev ise ’hey ben öğrenciyim!!!’ demenin en kestirme yolu olacaktı.
otobüs eminönü’ne geldiğinde, meydanın ne kadar boş olduğunu farkettim, otobüste öyleydi. demek ki bugün ‘bir şeylerin tatili var’ dedim kendi kendime, bunun yarı yıl tatili olduğunu hatırlamam zaman aldı. otobüsün içinde, tenhalığın sebebini anlamanın sevinciyle, çantamın içine gömülüp, ‘nerde o cd ?’diye söylenmeye başladım.’bir mezun olayım 250 gb ipod alacağım kendime’ gibi hayaller kurmaya başladım.bu sırada camdan dışarı bakmam, hayalimin arka planında boğaz köprüsü’nün olması olayı kurgusal anlamda zengin kılsa da, klişe olduğu muhakkaktı ve bu kurgunun önünden 1 saniyeliğine de olsa alin taşçıyan geçmişti.evet, o olduğuna emindim, saçlarından tanıdım.bu saniye itibariyle olan her şey olmasını istediğimin dışında gerçekleşmeye başladı.kelebek etkisi tersten tepiyordu.birinci yanlışı yaptım, durak olmadığı halde ’orta kapıyı açaaarmısııınız lüüüttfeeenn?’ diye şoföre bağırdım. şoför beni tanıdığından sesini bile çıkarmadan yolun ortasında ani bir frenle durdu ve orta kapıyı açtı. otobüste ki birkaç turist herkese yaptıkları gibi bana da tebessüm etti.sonra koşmaya başladım. durakta alin taşçıyan bekliyordu, ama ben nedense her an gidebilir korkusuyla daha hızlı koşuyordum, işte o an havanın gerçekten de ne kadar soğuk olduğunu fark ettim.
durağa yaklaşınca alin beni kapkaççı sanmasın diye kendime yoldan geçiyormuş, onu görmüş insan havası verdim.kulaklığı, ödevi sırt çantama tıktım, tenha eminönü’nün bomboş durağında kat kat kıyafetler giymiş, siyahlar içinde donmak üzere olan bir kadınla karşılaştım.ben ise sadece bir t-shirt, bir ceket giymiştim, taksim’de sıcak bir yer bulacağımdan emin bir şekilde… baştan aşağı alin’i süzdükten sonra, içimden çok kısa boylu, ‘benden 3 tane alin çıkar’ dedim . hayır o durakta ne yaptığımı hala anlayamıyordum. önce soğuktan akan burnumu sildim, sonrada elimi uzatıp ‘merhaba alin hanım, ben trajik! nasılsınız?’ dedim.alin taşçıyan bana dikkatlice baktı, sonra daha dikkatli baktı, başını hafifçe sallamaya başladı, ’acaba kimsin?’ der gibiydi.ben zihnini çok yormasını istemediğimden, hayatımda söyleyeceğim en ‘düdük’ cümleyi söyledim.’bir sinemasever olarak yazılarınızı takip ediyoruz, yayınları okuyoruz, televizyonda görünce seyrediyoruz…’ dedim.kendimi o an nasıl hissetiğimi bir bilseniz. evet ’düdük’ gibi.
elini uzattı, parmaklarının ucuyla elimi sıktı.birşeyler söylemesini bekledim ama nafile. son çare olarak ‘iyi günler’ deyip yürümeye başladım.içimden de ‘niye sarılmadın bana, "niye beni sinemaya davet etmedin, birbirimizin saçına patlamış mısır atardık" diyordum.
bir tür atom karıncadır. temposuna hayranlık duyarsınız. bir festivalde karşılaştığınızda a sende mi burdasın sorusunu sorabilirsiniz. mesela festivalin 6. günüdür. çünki alin filmlerden filmlere koşuyordur. bu berlinale'de cannes'te de istanbul'da da böyledir. hem sinema yazarıdır hemde eleştirmen. çok komik ve eğlencelidir. sabahın köründe basın gösterimlerini kovalayıp bin tane yazı yazıp işinden evine giden bir şehir kadınıdır. benim çok sevdiğim bir arkadaşımdır.