1. bir yazıya başka bir yazarın yazısından alınmış parça, aktarma, iktibas.

    forum ve türevlerinde bir mesaja cevap yazmak amacı ile o mesajdan alıntı yapılarak yeni mesaj yazılır. 4-5 defa tekrarlandığı zaman gereksiz yer kaplarlar.
  2. bazı kimselerce yanlış anlaşılmış mefhum. özellike internet mecralarında sıkça görüyoruz, forumlarda filan mesela. başka bir web sayfasındaki, başka birine ait olan bir yazıyı (makale vb.) aynen kopyalayıp yapıştırıyor ve altına şurdan alıntıdır yazıyor. arkadaşım öyle alıntı mı olur? alıntı, kendi yazını desteklemek amacıyla başkasının yazısının belli bir parçasını almandır. öteki türlüsü alıntı değil alın"ma ama yazını çaldım"tıdır. bi yerde de aynı bu şekilde bir kopyala/yapıştır yazısının altına "netten alıntıdır" diye not düşmüş ki evlere şenlik.
  3. ---spoiler---

    şaban aslında ayşen grudaya pas vermiyor ama ayşenin buna hasta olduğunu vücut dilinden anlamamak mümkün değil. altmetni dikkatli okuyabilen izleyici şener şenin asıl amacının gülşen bubikoğlu üzerinden ayşene ulaşmak olduğu izlenimine kapılabilir. bu üçlü ilişkinin ağırlığı yavaş yavaş filmin üstüne çöküyor. münir özkul yıllarını ailesine vermiş. külyutmaz. ilerleyen dakikalarda şenerşenin gizli acendasını deşifre edeceği beklentisi yerleşiyor. belki de yönetmen erkenden yarattığı bu beklentilerle izleyiciye tuzaklı bir yol kurdu. adile naşit çeperini kırmış. alışıldık destekleyen kadın figürü klişesinin çok ötesinde. kadının uygarlıkla olan gizli hesaplaşmasını işleyecek gibi bu filmde. (şenerin pantolonunu ütülerken ciddi bir duraksama yaşıyor.) şenerler kız bakmaya geldiklerinde "şaşkoloz" diyerek aslında neyi kastettiğini düşünürken ilk kısa-öykünün sonuna geliyoruz. tepsiden kayıveren kahve ayşen grudanın açık burunlu ayakkabısının tam üzerine ağırçekim düşüyor. feydaut

    “ıt is easier for a camel to go through the eye of a needle, than for a rich man to enter the kingdom of god”
    (ephesians 6:18)

    öykü iki. ayşen gruda biraz daha genç ama elleri yaşlı eli gibi. bir sözlükte türk filmlerini pseudo-sanat filmi motifleriyle süsleyip leş gibi şakalar yapıyor. bir noktadan sonra gemileri yakıp olayı bir travesti esprisine bağlayacak ya da finalde hepsinin rüya olduğu anlaşılacak gibi. pıtır pıtır yazarken birden kameraya dönüp izleyiciye dik dik bakıyor. (dünyada bundan daha korkunç bi şey olabilir mi) ikinci öykü de bitiyor. çaresiz feydaut oluyoruz


    "the road to hell is paved with good intentions"
    -- dalai lama

    "ıf history repeats itself, and the unexpected always happens, how incapable must man be of learn....falan fıstık"
    -- bernard shaw

    "eyvallah"
    -- dalai lama

    "beyler ayıp oluyor"
    --׺°”˜”°º× (azr@il) ׺°”˜”°º× www forumdevi.com

    öykü üç. canal plus dünyayı ele geçirmiş. bölümler arasında quote barındırmayan ve bilhassa spoiler gibi epilogu olmayan filmler yasaklanmış. diğer türlü esprisi olmayan bu filmleri içten içe, tam da itiraf edemeden, ezik ezik sever olmuşuz. filmin son episodunda daha önce görmediğimiz bıyıklı bir adam çıkıp bize bu durumu tarif ediyor. şöyle olmuşunuz böyle olmuşunuz falan diyor. imdb den geçmişini araştırıp adamın yıllar önce minikkuşun içindeki adam olduğunu öğreniyoruz. bunca yıl nerdeydi. ne yaptı. deprem olduğunda hissetti mi. bu tip şeyler geçiyor aklımızdan. nasıl hepimizin aklından aynı şey geçiyor. biz bunu nasıl biliyoruz falan derken bıyıklı adam geri geliyor. çok şahane topuklu bir ayakkabı giymiş. bu esnada ayşen grudanın sözlükte sevilen bir yazar olduğunu anlıyoruz. (lan deli olucam nasıl anlıyoruz hepimiz aynı anda) sonra ayşen gruda biraz daha bir şeyler anlatmış. uyanmışım

    “be strong and of a good courage, fear not, nor be afraid...for the lord thy god, he it is that doth go with thee; he will not fail thee, nor forsake thee. ona göre”

    --orhan abi 2:59
  4. ''erginlenmiş olmakla gizemci olmak başka şeylerdir. erginlenme, yani usun açıklayamadığı gizemleri sezgiyle kavrama, çok derin bir süreçtir; ruhla bedeninin yavaş yavaş dönüşmesidir. bu, insanı üstün yetilerin kullanılmasına, ölümsüzlüğe bile götürebilir, ama içsel gizli bir şeydir. dışarıdan kendini belli etmez. alçakgönüllü, açık, dünyadan kopuktur. bu yüzden dünya üstatları erginlenmişlerdir, ama gizemle uğraşmazlar. gizemci onların gözünde bir köledir; numenin kendini belli ettiği bir yerdir; bu yer aracılığıyla bir gizin belirtileri gözetlenebilir. erginlenmiş, gizemciyi yüreklendirir; tıpkı sizin telefondan yararlanmanız gibi uzaktan iletişim kurmak için... belli bir yerde bir tözün devindiğini öğrenmek için yararlanır ondan.''


    gibi. ama alıntının kaynağı belirtilmeli tıpkı benim şimdi yapacağım gibi. foucault sarkacı sayfa: 206-7, umberto eco.


    editos: imla. sevgiler.
  5. akademik alanda iki şekilde yapılır. biri amerikan (modern diye de geçer) diğeri de klasik alman modelidir.

    amerikan modeli, birçok ülkede birincil öğretilen alıntı usulü olup, kişisel fikrimce olabilecek en çirkin alıntı biçimidir. maksadı sanırım yerden tasarruf. parantezler okuyucunun dikkatini çabuk dağıttığı için, çok alıntı yapılan, genel itibariyle en fazla seksen sayfa olacak ödevlerde, bu yöntem ile yazı deli kızın donuna dönmekte.

    oysa klasik yöntem öyle mi? sayfa sonuna ekledigimiz dipnotlarla, ihtiyaç duyan kaynakçaya yönelir ve daha fazlasını öğrenmek isterse gider o kaynaktan okur. sadece(!) okumak isteyeninse parantezlerle göz zevkinin içine edilmez.

    modernmiş, peh! alışınca klasik yöntem daha kısa sürüyor, kisaltmalar da cabası.
  6. sevmiyorum. alıntıladığımız insanların kendilerine hayrı yok. levent kırca'nın kendini aydın addettiği bir zamanda kimsenin aydınlık atfettiği lafları başımın üstüne koyacak değilim. filanca şöyle böyle dediği için şuymuş buymuş. bokumu yesinler. en akıllı benim. dahi anlamındaki de derken bile ki'yi doğru düzgün yazamayan adam alıntı yapıyor. eşeğin gustosu.
  7. "bugünü de bensiz geçirdiniz.
    sizi tebrik ediyorum bayım.
    umarım tüm aksilikler sizi bulmuştur.
    siz bensiz mutlu olmayı hak etmiyorsunuz, hak edemezsiniz bayım.
    iyi akşamlar."
  8. "katil ya da barmen ya da yazar, ne olduğunun önemi yoktu; kaderi hepimizin ortak kaderi, onun sonu benim sonumdu; ve bu gece, pencereleri kararmış bu kentte onun ve benim gibi milyonlarca insan vardı; ölmekte olan çimen yaprakları kadar ayırt edilemez milyonlarca insan…"

    john fante, toza sor