çocukken ne kadar küçük şeyler için ağlardık...
bir tutam sac, bir oyuncak araba, bir bebek...
simdi büyüdük...
çok büyük olaylar bile ağlatamıyor bizleri...
ölümler, iflaslar, savaşlar...
simdi daha mı güçlüyüz
yoksa daha alışkın mı ?
hayatı öğrenmek
alışmak mı acaba...
eğer parça parça bir hayatsa sürdüğün bir şeylere başlamak için geçmek zorunda olduğun bir köprü gibi..geçmeyi başardığında herşey çok kolay.zaten hayat bunun üzerine kurulmamış mı?birşeylere alışmak,kabullenebilmek..
alır ve aldırırsınız ve bu işteşlikte sizde kalanların verdiklerinizden fazla olmaya, verdiklerinizin aldıklarınızı misliyle katlamaya başlaması;
böylesi bir paradoksta kendi tartınızın şirazesi kaydıkça başınız dönmeye,
öncesi ve sonrasındaki 'sizi' tanıyamamaya başlamanızdır.
-dır denilen ne varsa alışkanlık adı altında toptan peketlenen, ayaklara zincir, ele kelepçe, boyna urgan nedeni 'zamanla' unutulur; varlığına olduğu gibi yokluğuna da ''alışılır''.
hep yukarılarda gözüm var benim de. gözüm hep yukarılarda çünkü biliyorum; arkada bıraktıklarımın en alakasız zamanlarda hissetiğim yokluğu geçmişte değil yukarılarda kalmış, biliyorum gün geçtikçe biraz daha dibe...
suç gibi; kötü şeylere alışınca. herşey aslında kötü gibi.
ceza gibi; maruz kalırsın, mağdur olursun, zorunda kalırsın.
unutmak gibi; alıştıkça unutursun veya unuttukça alışırsın. insanmışız sonuçta.
susmak gibi; kötüdür, maruz kalırsın, yakınırsın, alışırsın, unutursun ve susarsın.
açlığa alışıyor insan!peki ya deliliğe alışabilir mi? (bkz: badlik amiri)
çocukların, bir oyunda seçimlerin nasıl yapılacağına, örneğin; maç edecekken kimin hangi takımda olacağına karar verebilmesi üzerine icat olmuş, iki kişi arasında yapılan yarışma. kazanan kişi ilk söz hakkına sahip olacaktır ve grup içindeki ronaldinyo yu kendi takımına katıp maç sonunda beleş kolayı afiyetle içecektir..
iki çocuk (kaptanlar) kovboy gibi biraz uzaklaşıp karşı karşıya dururlar. sonra neşelerine göre, belli bir tekerleme eşliğinde adım adım ya da tekerlemesiz, sırayla zıplayarak birbirilerinin ayaklarını ilk ezen olmaya çalışırlar. yani, zamanlama öngörüsü + (tercihen) zıplama kabiliyeti. adil ve çetin bir savaştır..
yaşanan olayların, hissedilen duyguların artık yeni olmaktan çıkıp, raflarda kir pas içinde kalmasıdır alışmak.yeniliğin gelmesiyle dozu tepelere çıkan adrenalinin olduğu yerde saymasıdır. merak duygusunun gerilerde kalmasıdır da aynı zamanda..
kimi zaman gökyüzünün, denizin varlığını bile unutmaktır alışmak. varlığın belki de anlamsızlaşmasıdır bir yerde. sabahları günaydın demeyi, geceleri iyi geceler dilemeyi ertelemektir alışmak. yaşamın belirli olmayan bir süre kadar durmasıdır, aynılaşmasıdır...
sevgiliye azalan ışıltılarla bakmaktır alışmak, sevdiğini ise çoğu zaman unutarak, söylemektir.. kelimelerin anlamsızlaşmasıdır ne hazindir ki. bütün sözcüklerin birbiriyle aynı ve eşit olmasıdır. değersizleşmesidir cümlelerin..ve karşılıklı işkencedir kimi zaman, tüketerek en yüce duygu olan sevgiyi...
kimi zamansa bir tesellidir alışmak,azla yetinmeyi bilmektir ve daha fazlasını istememeyi yasaklamaktır kendine...azla mutlu olabilmektir...işte o zaman iyidir alışmak başka çare yokken yaşama tutunmaya...
bağlılık/bağımlılıktır alışmak ki, o da kötüdür...devayı nesnelerde aramaktır umarsızca, bilmeden bunun yalnızca bir kaçış olduğunu...
vardır alışmak işte, tam da göbeğinin üstünde hayatın.
unutmaktan sonra insanoğluna verilmiş en büyük nimetlerden biri olarak görüyorum alışmayı. "ya alışamasaydık?" diye düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum inanın. neye yani nasıl bir duruma alıştığınız da ayrı bir ilginçlik.
iyi şeylere çok çabuk alışıyoruz. buradaki iyi'den kastım bir önceki durumdan daha iyi olana anlamında. yani beklentilerimiz ve şikayet eşiğimiz çok çabuk değişebiliyor. "bir olsa ne şahane olur!" dediğimiz şeye ulaşınca bir anda çok normalmiş, zaten bizim hakkımızmış gibi algılayabiliyor zihnimiz. hemen o şeyin bizim ya da hayatımızda olmasına alışıyoruz.
ama hayatımızda olan ve önem verdiğimiz bir şey hayatımızdan çıkınca, aynı hızda olmuyor alışma süreci. hele ki alışmak zorunda bırakılıyor isek. kabullenmeye mecbur bırakan yani bizim etkimiz dışında ve istemediğimiz şekilde sonuçlanmış olaylara o kadar çabuk alışamıyoruz. acı veriyor. sancılı oluyor. ama eninde sonunda iyi de olsa kötü de her şeye alışılıyor.
hani bazen olur ya yeniyle eski arasında bir adım kalır.ya geri gidiceksindir ya ileri.sonra birden bir adım atarsın.içgüdüsel olarak belki, belki de kararsızlığın canını daha çok yakmasına izin vermemek için.her ne karar verirsen ver,iki resim arasındaki tek ortak noktadır alışmak.yeniye ya da eskiye.her şeye,değişene,acıya.hissetmemeye başladığın andır tam olarak alışmak.değiştiremediğimiz en büyük alışganlığımız,değiştirmek istemediğimiz.bir noktaya kadar her yere bizimle gelen,her şeyi sıradan kılan.sonra giden.alışmaya başladığımızı anladığımız anda.tekrar çelişkilerle bırakan.alışmaya alıştıran.
hayattaki bazı güzel duran şeyleri artık fark edememe durumu. aslında dünya üzerindeki herkesin nefes almak eylemine karşı hissettiği duygu.
olmazsa olmazdır…eksiktir..yarımdır…hatta yoktur onsuz…ama varken hayatta öyle güzel durmuştur ki, öyle güzel yakışmıştır ki, sanki bin yıldır ordadır. öyle başkadır ama öyle benimsenir ki, yokluğu unutulur. yok olacağı fikri asla akla getirilmez.
varlığına alışılır
nefes almak gibi…
sıkılmakla karıştırılmaması gereken bir kavramdır. sıkılmak "bitse de gitsek" moduna girmekken, alışmak benimsemektir.
bir durum karşısında sıkılan kişi durumdan sıyrıldığında derin bir kurtuluş nefesi alırken, bazı alışkanlıklara anlık ara verildiğinde bile kişi nefessiz kalabilir.
yalnızlık senfonisi'nde dile getirildiği gibi belki; alışır her insan, alışır zamanla.. ... çünkü olağan.."
yaşadığımız herşey "insanlık halleri" çünkü..
durgun bir düzenin içerisinde, bizden önce geçilen yolları adımlayarak, genellikle planlanmış bir hayatın kuklaları iken biz; alışmaktan başka bir şansımız da olmuyor genellikle zaten..
hep aynı şeyleri yaşıyoruz.. doğuyoruz.. büyüyoruz.. ve perde kapanınca gözlerimize; ölüm geliyor..
bir hayat ne kadar şaşırtabilir insanı? bir ölüm ne kadar şaşırtabilir, bir aşk, hastalık, bir bebek.. beklemediğimizi dile getirdiğimiz şeyler oluyor her daim.. ama aslında ne kadarını beklemiyoruz.. asıl sorulması gereken bu belki de..
behçet necatigil'in söylediği kadarız aslında hepimiz; alışmamak gibi bir lüksü olmayanlarız..