(bkz:
gazze)
umarım beni affedersin....
belki de terkedip gidersin...
ama içimde hala kelimeler yoluyla canlanmak isteyen bir hayatın olması garip değil mi?
*
gazze’nin o acı dolu günlerinde bir bir sökülüyordu aklımı tutan ipler. bombalamalardan sonra görüntülerini izlerken, hiç birimizin aslında birbirimize benzemediğimizi düşündüm. haliyle bir arada yaşamamız için , tüm farklılıklarımızın
mozaik değil ebru dercesine tıpkı bir ebru misali suyun üstünde renklerin birbirine bulandığı, kendini o’nda, onlarda, onu da kendinde, kendinin tüm hallerinde görebilmesinin ifade edebileceği hiçbir şey yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı. sanırım artık bu kadarcık da olsa bir yargıya varabiliyorum.
birbirine muhtaç ama birbirine sığınamayan, sınırları deşilmiş, ele geçirilmiş, teslim alınmış fakat gene de hayatta kalmak için biçare oradan oraya koşuşturan insanların içinde yavaş yavaş öldükleri o şehir: yıkılmış binalar, kan kokan, barut kokan, et kokan caddeler, köşe başından doğrulmuş bir namlu ve namlunun ucunda olduğunu bilmeden annesini arayan çocuk, o an tüm masumiyetiyle içimden öfkemi emdikçe, sadece renkleri düşünmüyordum tabi suyun üzerinde sevişen.
yerçekimsiz ve atmosfersiz bir mekanda bir teli tınlattığınızda sonsuza kadar kendi kendini tınlatan bir hakikat vardır: bitimsiz bir vicdan sızısı gibidir, meşkten de ızdıraptan da biraz fazlasını söyler. "insanın ruhuna erişeceksen deliğinden değil yarasından gireceksin"
*
neresinden girersen gir murat ağbi, ona ermez, erişmez...sadece tecavüz etmiş olsursun, ırzına geçmiş olursun....
oysa ben o teldim o an da, kendi kendime tınlıyor, aldanıyorum: “sanki ben ölüyorum onların yerine.”
birkaç dakika sonra gelen görüntüde, fosfor bombalarının tozu dumanı arasında ki o filistinli kadın, kucağında boynundan vurulmuş çocuğuyla bir yandan saklanacak bir kuytu ararken, bir yandan da çığlıklarıyla sanki tüm şehri ele geçiren ve yıkıntının kendisine bürünen kadınlığının mahremiyetini örtmesi için inandığı tanrıya yalvarıyordu. hiç farkında değildim; usul usul, sanki bir hırıltı gibi ben de dua ediyormuşum, kendi varlığıma sadık son günahı da işlemek için izin istiyormuşum, bilmiyordum.
ben kendimim zannediyordum gazze’yi oysa, aldanıyormuşum....
hepimiz, dönem dönem bir mekana benziyoruz, biliyorum. birbirimizden çok mekânlara benziyoruz. “hangi kent senin çarmıhın” diye kendi kendimi yiyip bitirmem de bundandı zaten bir zaman evvel. “…utancın duvarlarıyla örülü sokak arası faili meçhullerin...”
ben hiç faili meçhule kurban gitmiş bir masumiyete rastlamadım ki, ya da kabullenmeli, faili meçhule kurban gitmenin bir insanlık suçu sayılabileceği bir masumiyete hiç sahip olmadım ki?
daha afili bir sorunun peşindeyim şimdi,
masumiyet dediğinde bir mekan değil mi?
kentler, kasabalar, tren yolları, uçsuz bucaksız ovalar, karlar altındaki terkedilmiş hayalet köyler … teslim almanın ya da teslim olmanın şirazesinin kaydığı tapınaklar…. şehirler arası totbüslerin paralel gittiği tren yolları, oradan oraya göç eden hayvan pazarları, panayırlar...yalnızmekanlar
bir de vahşetmekanlar var.
gazze, felluce, aktütün, dağlıca, diyarbakır cezaevi, guantanamo, daha nicesi....
acıya dokunamıyorsan, kendinden çıkıp kendin olmayana gidemiyorsan, üstelik bu ne senin ne de hiç kimsenin olanağı değilse, hepimiz kendi benliğimizin sınırlarına hapsedilmişsek, sana dayatılan sadece onu teşhir etmek ve sınırlarına tecavüz etmek, tutup yakasından metropole getirmek ve sergilemekse, bir köpeği boynundan bağlayıp sergi salonunda zorla ölüm orucuna tutan
* ve onu ağır ağır öldürerek güya bizim ölü sevciliğimizi suratımıza vurmuş olmuş olan günümüz sanatçıları ve onların kıyılarında köşelerinde virüs gibi yaşayan, o köpeğin yerine beni bağla, beni aç bırak, beni öldür yalvarırım diye kaçak göçek ve iki yüzlü ağlayan
sol-tenyaların yaptığı gibi, sokak sokak kafesin içinde dolaştırılan acının, yalnızlığın ve yoksunluğun ticaretini yapmaksa sadece çevrendekilerin solculuk adına, direniş ve muhalefet adına yaptığı, acıyı ve acı üzerinden kendini pazarlamak olmuşsa şiar...
bir türlü kabullenemiyorsun bu iyi niyetin örgütlü düşmanlığını, şimdi ruhunu kaplayan sıkıntılarla bir başınasın.
elinde sadece yazmanın laneti var, başka da hiç bir şey yok.
önce bir varlığı var eden mekanı kurmakla başlar herşey. o mekana sığınan, iltica talep eden izleri görürsün. tek tek hepsini kucaklarsın ve soykütüklerine ulaşırsın. zamanda yoğunlaşan deneyimlerdir bunlar, zamanın olanağı olduğu histeriler. yakalarsın, onlara tutunursun ve artık zamanmekan'ın olanağında varolagelebilecek, aksi türlüsü asla mümkün olmayan anlam'ları, senin olan, o'nun olan, bu dünyanın olmayan anlamları bir bir örgülersin, tabi ki ritimin eşsiz dengeleyiciliğinde...her şey bir kuyu kazmak, bir köstebek yolu açmakla başlıyor.
mekan içre mekan’la
zaman içre zaman’la
anlam içre anlam’la
dayatılmış, tecrübe edilmiş, yaşanmış ve kirlenilmiş, ele geçirilmiş ve ele geçmiş tüm izlekleri reddebilirsen eğer,
ve bunun için salabilirsen aklının iplerinin ucunu…
yalnızlık ve yoksunluk, ümitsizlik ve yitimin kısır döngüsü
bir benlik olarak, bir kader yazısı olarak, çocukluğun kendisi olarak taşra
tek günahları dünyanın taşrası olmak olan olan ülkeleri, şehirleri, insanları ve çocukları
dönüşebilir mi? yeniden ve yeniden…
dilinin sınırları dünyanın sınırlarını belirlerken, sen, yazarak, o'nu yazarak, o'nu yeniden yazarak.. tüm sınırlarından söküp çıkarıp, aklını yüreğini bileklerini ve yaralarını prangalamış tüm iplerini bir bir sökerek, onun işkencelerle öldürüldüğü mekanın içresinde olmayan bir mekan kurarak, o'nun acıya bürünmüş zamanı içresinde ilerlemeyen sadece savrulan olmayan bir zaman yaratarak ve o'nun yaralı gözlerle dönüp de etrafına baktığında verdiği tüm anlamları bir bir imha edip, çaresiz bedenlere sadece yalnızlık, yoksunluk, şiddet ve tecrit, teşhir ve yabancılaşma zerkeden anlamların içresinde yepyeni anlamlar doğurarak, yazarak yazarak yazarak...
birbirileriyle ancak zayıflıkları üzerinden iletişim kurabilmelerine, birbirilerinin ancak yaralarına dokunabilmelerine izin verilen sesi, bedeni, teni olmayanların en çok ihtiyaç duydukları anda birbirilerine sığınmalarına engel ne varsa, sen yok edebilir misin? bu yeni ve 'uzak ülke' de.
ah budala, altın vuruş mu yapıyorsun yoksa? sayfalar dolusu yazacak ve taşıcak mısın avuçlarından. tek becerebildiğin, kendi kendini yoketmek değil mi? ne olduğunu bilmeden intihar bombacısı olmaya mı özendin yoksa. sen paramparça oldukça sadece maskesini mi düşüreceksin başkentin, kalenin, hegemonyanın. senden var etmeni değil, itaat etmeni bekleyen bağırsak kurtlarının, anarşizan faşistlerin, her tarafı yamalı potlaç bohçalarının içine mi gireceksin sadece? küçük fahişelerin büyük hazlar salgıladıkları ve adlı sicili kabarık eski solcuların onlara jigololuk yaptığı
cehenneme övgüler düzülen bir ülke burası.... haddini bil deyyus, üzerinde her daim ekşi dumanlar tüten netamiye'nin
* azınlık haklarına fiili livata mı edeceksin? sen kimsin?
hani iktidar heryerdeydi, direniş de heryerde olmalıydı? önce bir yer kurgulamakla mı başladın işe? ne sanıyorsun kendini? utanmadan bir de hangi kent senin çarmıhın diye soruyorsun? en son nereye kapatıldın, iktidar ilişkilerini fena halde zorlamaktan ve insanlara kendi suretlerindeki çirkefliği, garabeti, kıskançlığı ve kirliliği göstermekten ? öldürülenleri resmedenin, tanıklık edenin, gösterenin öldürenden farkı öldürmeye cesaret edememesi değil mi? katliama tanıklık da hayata tanıklık da, suçsuz ve günahsız, lekesiz değil ki?
ya “
uzak ülken”, o neye benziyor şimdi? hiç bir şeyin hiç bir şeyin taklidi, pastişi ve ironisi olamayacağı bir madunmekan yerine, aranızdaki çatlamış sıvalara dokunduğun, yan hücrede ki kadın? ben hiçbir yerim diye ağlayan kadın? nasıl da göremedin?
taşra zaten, yeri olmayan yerdir… sen ne kadar yakından bakarsan, dönüp o kadar uzaktan bakar sana...
yanılmışım, aldanmıyormuşum... evet ben gazze’yim. nefes alan, ayaklı ve gözlüklü bir gazze. ele geçirilmiş ve kurşuna dizilmiş. yeri olmayan yer. inat etmenin hiç faydası yok. ama kendim için bile ölemiyorum, bırak nasrallah'ın, ebu-nidal'in, arafat'ın çocukları için,
hanzala için ölebilmeyi
tutuyorsun, sen tutuyorsun…
nedendir bilmiyorum, hala bir bir sökülüyor aklımın ipleri
ırmaklar denizlerde
denizler sahillerde duruyorlar
arayanlar hiç bir yerde
inananlar dualarda buluyorlar
sadece o kadar...
kimbilir sen, benim halimde, sakinliğimde ne buldun?
söyle, ben hiçbiryerim diye ağlayan kadın?
gözleri gazze kadın
bir bir sökülüyor aklımın ipleri, bir bir....