1996 yılında
npq’daki söyleşisinde, 1993’te yayınlanan
postmodernizm ve islam isimli kitabının geniş bir özetini vermiş olan yazar.
akbar ahmed (ya da ülkemizde tanınan ismiyle ekber ahmet) bu söyleşisinde, "11 eylül 2001'den sekiz sene önce neler söylenmiş meğerse" dedittirmektedir.
21. yüzyıla girerken dünyaya hakim olan postmodernizm düşüncesinin bütün rakiplerini tasfiye ettiği, geriye bir tek islâm uygarlığı kaldığı anlatıyor. islâm toplumlarının önünde iki seçeneğin “içine kapanma” veya “dışa patlama” olduğunu açıklıyor.
dışa doğru patlayan, yayılan, genişleyen, bilimsel fikirlerle, ekonomik planlarla, siyasal ihtiraslarla, kültürel ifadelerle kaynayan uygarlıkların bugüne kadar islâmiyet’e ya da islâm toplumlarına karşı yapılan saldırılarda rol oynamadığı çünkü islâm uygarlıklarının hiç birinin o seviyede bulunmadığı belirtiliyor. buna karşın, islâmiyet’e yapılan saldırılara içe doğru patlayan, çöken, ekonomik, siyasal ve sosyal krizlerle dolu, bu krizlerin önemli girişimlere dönük tüm ciddi çabaları engellediği uygarlıkların cevap verdiği, bunun da batıdaki
islâmiyet görüntüsüyle örtüştüğü izah ediliyor.
ekber ahmed, postmodernizmin bünyesinde taşıdığı hoşgörü, iyimserlik ruhu ve kendini tanıma eğiliminin islamiyet’e uygun olduğunu ancak yine postmodernizmin içinde barınan
sinisizm ve “müstehziliğin” islamiyet’teki iman ve sevap kavramlarına tehlike oluşturduğunu söylüyor.
ekber ahmed’e göre bu tehlike mtv kültürü olarak adlandırılabilir. yani medya, postmodern söylemin en güçlü aktörüdür. “sessizlik, içine çekilmek, meditasyon gibi şeyler, tüm büyük dinlerin savunduğu şeylerdir. medya bunları hiç teşvik etmez.”
afrikalıların ve güney asyalıların
dallas,
hanedan tipi bolluk ve zenginlik simgesi bir yığın diziyle gözleri kamaşmıştır. bu gibi programlar fakir halklara “tehlikeli bir hayaldir”.
ekber ahmed, medya tehlikesini sezebilenlerin, sıradan müslümanlar olduğunu ortaya koyuyor: “sıradan müslümanlar bu savaşın potansiyel çapının, kendisine karşı harekete geçirilmiş olan güçlerin farkındadır; hissettiği gerilimi daha beter eden şey de liderlerine hiç güveni olmayışıdır”.
ekber ahmed, müslümanların kendi kendilerine “batı medyası komünizmin fethedilmesine yardım etmiş olduğuna göre, bundan sonraki hasmı kim olacaktır?” sorusunu sorduklarını, bunun da cevabının elbette islâmiyet olduğunu söylüyor.
“bütün geleneksel dinler, bu arada
budist,
hindu,
müslüman ya da
hıristiyan dinleri, sevabı, derin düşünmeyi,
mistisizmi teşvik eder. buna karşılık medyanın tam güç saldırısı, edep dışı bir gürültü çağrısıdır. baştan çıkarıcı reklamlar, seksi yıldızlar, sevap ve kanaatkarlık düşüncelerini boğmaktadır. ondan sonra da insanların en değerli tacını, gururunu ellerinden almaktadır. postmodern düşüncenin başıbozuk saygısızlığı ve titreşimleri arasında hiç kimseye gurur hakkı tanımamaktadır. böyle amansız bir saldırı karşısında, geçmişin saflığı artık garanti altında değildir. bu nedenlerle müslümanların
postmodernizmi neden
nihilizm ve
anarşi sayarak reddettiği anlaşılabilmektedir.”
islamiyetin marjinalize edilme çabaları sürmektedir.
cnn yayının 100 saatinin ancak 10 dakikası islâmiyet’e ayrılmaktadır. üstelik bu 10 dakikada da müslümanlar “ya kitapları yakarken ya da tehditkar bir kalabalık halinde öfkelerini sergilerken” gösterilmektedir.
hinduizm ve
budizm için, kutsal din adamları yarı çıplak meditasyon yaparken gösterilmektedir.
müslümanların çağdaş batı kültürüyle ana kavgalarından biri batı ailesinin parçalanmasıyla ilgilidir. aile, insanın manevi oluşumundaki otorite durumunu kaybetmiş, bu gücü medyanın evlere yönelik saldırısıyla aşınmıştır.
ekber ahmed aile kurumuyla ilgili olarak görüşlerini şu sözlerle ifade ediyor: “müslüman ailede dürüstlük, birlik ve istikrar, idealdir. müslümanlar bu nedenle batı’nın tüketimci kültürünün dayatılmasının (evlilik dışı ilişkiler, uyuşturucular ve yüksek beklen-tiler) batıdaki evlilikleri kötü etkilediğini, bu evliliklerin yarısının parçalandığını düşün-mektedirler. aynı baskıların şimdi de müslüman evlerine sokulmasından korkmaktadırlar. ‘din’in tümüyle ‘dünya’ya yenik düşeceğinden kaygılanmaktadırlar. böyle bir şey, adil ve dengeli düzen kavramına önem veren müslümanlık için bir felaket olur.”
ahmed bu noktada batının kendini sorguladığını, islâmiyet’in kararını çoktan verdiği alkol, uyuşturucu, boşanma, ana-baba yetkisine yönelik tehdit, yaşlıların marjinalize edilmesi gibi bir çok konunun batıda bugün tartışıldığını anlatıyor. müslümanların kendi sosyal vizyonlarına uymayan sosyal tecrübelerin yoluna sürüklenmemeleri gerektiğini ifade ediyor: “neden geçici değerler için (bunların şimdiki çekiciliği büyük olsa bile), kendi ev içi durumumuzu bozalım?”
ekber ahmed, islâmiyet'teki
cihad kavramına da açıklık getiriyor: “cihad kelimesi bugünkü medyada ayıp kelimelerden sayılmakta, barbar bir uygarlığın fiziksel tehdidini temsil etmektedir. oysa o kavram, soylu ve güçlü bir kavramdır. kişinin kendini iyileştirmesini, daha iyi hale gelmek için çaba göstermesini, iyi bir amaç için mücadele etmesini temsil etmektedir: uğraşmak, araştırmak, teslim olmamak demektir.”
ekber ahmed, daha sonra müslüman kadınlarla ilgili yanlış bilgilendirmeyi tashih ediyor ve
fatma cinnah ile
benazir butto’yu örnek veriyor:
“islâmiyet’te kadınların potansiyeli,
konfüçyüs’ün
çin’de,
aristo’nun
yunanistan’da savunduklarından çok daha üstün olduğu gibi, hindu ya da hıristiyan uygarlıklarının sağladıklarından da çok daha yukarıdadır. müslüman kadınlar, aile konuları için merkez önem noktasındadır, bu konular ev içi karar yetkisinden ritüellere kadar uzanır. bu kadınların sefil durumda olduğu, bazı aşiret geleneklerinde olduğu gibi hemen hemen hiç bir hakkı olmadığı durumlar, islâmiyet’in öğütlerine değil, müslüman erkeklerin zorbalığına yorumlanmak zorundadır ve acilen üzerine gidilip düzeltilmesi gereken bir konudur.”
akbar ahmed’e göre müslüman bilim adamları ne yazık ki çağı yorumlamakta yetersizdir: “bir çok islâm alimi
marks’ı,
weber’i hiç tanımıyor, ‘iman ve şevk’ ile her sorunun üstesinden gelebileceklerine inanıyorlar”
“tehditin en çok hissedildiği an, dış sistemlerin de var olduğunu anlama anıdır.”
bu nedenlerle müslümanlar, kendilerine yönelen tehditler karşısında ihtiraslı cevaplar vermektedir:
salman rüşdi’ye karşı girişilen eylemde olduğu gibi. ahmed’e göre müslümanlar suçu kendilerinde aramalılar: “müslümanların kendileri de suçsuz değildir. müslüman liderler, yoksulları besleyip giydirme konusunda başarısız olmaktadırlar. islâmiyette en büyük ağırlık, imtiyazsız kitlelere verilir. ama liderler kendilerini muhaliflerine karşı güçlü kılmaya çalışırken bu alan ne yazık ki en çok ihmal edilen alan olmaktadır.”
akbar ahmed, izlenmesi gereken bir konunun da adil ve istikrarlı devlet kavramı olduğunu ifade ediyor: “yirmibirinci yüzyıla baktığımızda,
ortadoğu uzmanlarının vardığı sonuç, ‘sivil toplum’un yokluğunun müslümanların en büyük eksiği olduğudur. bazı devletlerin rekor sayılabilecek ömür sürelerine rağmen, bu devletlerin özelliği baskı ve durağanlıktır. avukatlar ve gazeteciler özgür çalışamamakta, işadamları, adına ister sosyalist, ister kapitalist diyelim, kesinlikle devletlerin kontrolünde bulunan bir ekonomi içinde faaliyet göstermek zorunda kalmaktadırlar.”
ekber ahmed, müslüman cevaplarının, şovenizm ve içine kapanma olduğunu; bunun ise hem tehlikeli olduğunu, hem de iyi sonuç getirmeyeceğini ortaya koyuyor. ayrıca şiddetin ve zalimliğin, kur’an ruhuna uymayacağını ifade ediyor.
ahmed şu sözleriyle islâm’ın esasının bulunması gereğinin önemine işaret ediyor: “eğitimli ve dengeli müslümanların sesi, şiddeti ve nefreti savunanların sesleri arasında kaybolmaktadır. acaba islâmiyet, -şiddet kullanmadan- sorunlarıyla başa çıkabilecek midir? acaba müslümanlar
kur’an-ı kerim’in temel kavramları olan adl ve ahsan’ı (denge ve merhamet), ilm ve sabr’ı (bilim ve sabır) kaldırıp yerine kurşunu ve bombayı koyacaklar?”
ahmed’e göre islâmiyet bir hoşgörü dinidir, vizyon genişliğini, küresel tutumları, insanın evrende kendi kaderini doldurmasını teşvik etmektedir. denge unsuru islâmiyet için şarttır, hele toplumdaki denge, hepsinden önemlidir; kritik denge de din ile dünya arasındadır; ikisinin arasında bir ayrım değil, bir denge vardır. müslüman gerçek dünyada, bugünde yaşar, ama kendi dininin çevresinde yaşar, gelecekteki öbür dünya hayatını da gözden uzak tutmaz. postmodern dünyada ise, bu sefer ‘dünya’ dengeyi bozmakta, ‘din’i işgal edip kendi egemenliğine almaya çalışmaktadır.
“bütün bunlara rağmen, müslüman olmayan medya o doğrudan saldırılarıyla olumsuz bir imajı yerleştirmeyi başarmıştır. hatta müslüman karakterini bile değiştirebilmiştir. müslümanlar bu saldırıya karşı içgüdüsel cevap verince, islâmiyetin gerekli özelliklerini sürdüremez olmuşlardır.”
ekber ahmed söyleşisinde daha sonra islâmiyetin küresel uygarlığa çok şey verebilecağini ortaya koyuyor:
“islâmiyetin din ile dünya arasındaki denge fikri çok değerli bir fikirdir. günümüz uygarlığını büyük ölçüde karakterize eden materyalizmi düzeltmek ve kontrol etmek açısından çok yararlı olabilir; bunların yerine merhamet, sevap ve bir tevazu kavramı getirebilir. ... islâmiyet bilgiyi insan uğraşları arasında en yüksek yere koymuştur. gerek kur’an, gerekse peygamber’in söylemi, bilgi edinme yönünde teşvikte bulunmaktadır. gerçekten de bilgi kelimesi (ilm), kur’an-ı kerim’de tanrı’nın adından sonra en çok kullanılan kelimedir.”
içtihat (bağımsız karar),
şûra (danışma) ve
icma (
konsensus) ; esnekliği ve rasyonel seçimleri teşvik eden islâmi ilkeler olarak sayılıyor ve küresel uygarlığa islâmiyetin ve
sufizmin çok şey kazandıracağı ispat ediliyor.
ekber ahmed’in söyleşisinin son bölümü “cnn’den kaçamazsın” başlığını taşıyor. bu bölümde ahmed, postmodernizme müslüman cevabının -ne yazık ki- yüz yıl önceki cevabın aynısı olduğunu yani geri çekilme, hırslı inanç ifadeleri ve öfke’nin hakim konumda olduğunu açıklıyor. ancak bugün yüz yıl öncesinden çok farklı bir gücün
medya’nın varlığına değiniyor. artık gökteki bir uydunun, devesinin üzerindeki bir
arap’ı çölde izleyebildiğini; lazer güdümlü füzenin,
afgan dağları’ndaki herhangi bir evin tepesine inebildiğini; video makinesinin, çöldeki çadırda da, dağdaki köyde de olduğunu hatırlatıyor.
“müslüman toplumunda medyanın şafağı sökmüştür. müslümanların artık, şeytandan kurtuluş da, geri çekilme de, saklanacak yer de olmadığı gerçeğinin farkına varması gerekmektedir.”
ekber ahmed’e göre 1990’ların postmodernist çağı, müslüman
içtihadın ya da iman çerçevesi içinde mantıklı yenilenmenin kapısını yumruklamaktadır:
“müslümanların bu gürültüye aldırış etmemeleri, kendilerini tehlikeye sokar. ama kalkıp kapıyı aralamadan önce, çağın gücünü ve yapısını bilmeleri, bunun için de çağı temsil edenleri anlamaları gereklidir. bunlar arasında, pek hayranlık duymadıkları, şarkıcı
madonna gibi, yazar
salman rüşdi gibi kimseler vardır. daha önemlisi, müslümanlar bu kişilerin neden çağı temsil ettiğini de anlamak zorundadır. saldırı, müslümanların en zayıf olduğu zamanda gelmektedir; onların toplumunu yozlaşmış yöneticiler, yeteneksiz bürokratlar, zayıf düşünceli kişiler temsil etmektedir. bütün gösterişli sözlere, sembolik biçimlere rağmen, çabalarında islâmiyetin ruhu genellikle eksiktir, aynı zamanda da kadınlar, eğitim, politika gibi konularda içtihatlara her zamandan çok ihtiyaç vardır. eski yöntemler ve eski kesinlikler, müslüman toplumların çevresinde dönüp duran güçleri uzak tutmayacaktır. içinde yaşadığımız müslümanlık dışı çağı anlamadan, müslüman toplumun bir evrimden geçmesine de olanak yoktur.”
müslümanlar için sınav, çağımızda eskiden kalma, içi boş bir ezgi haline gelmeksizin, kur’an-ı kerim’in mesajını, adl ve ahsan’ı, ilm ve sabr’ı sürdürebilmek, kendi kimliklerini kaybetmeksizin küresel uygarlığa katılabilmektir. ahmed’e göre bu sınav mahşerden geçer gibi bir sınavdır. sınavların en ağırıdır. birinci yolu seçerlerse canlılıkların ve adanmışlıklarını kontrol altına alarak dünya sahnesindeki rollerini oynayabilirler. diğer yolu seçerlerse, enerjilerini boşuna çabalarla önemsiz sızlanmalarla ziyan ederler. yapılacak seçim, bir yanda uyum ve umut, diğer yanda birleşmezlik ve düzensizlik arasındadır.
ahmed, “postmodernizm ve onun etkin silahı medya olmasaydı, islâmiyet’in sinisizme, inanç kaybına boğulmuş bir dünyaya verebileceği çok şey gündeme gelmeyecekti” diyor. ekber ahmed’e göre bu, postmodernizmin insanlığa ihsanıdır.
(bkz:
kaynak tabii ki syst)