milletimin en büyük ihtiyaçlarından biri. millet ya da dinle başlar aidiyet. yabancı bir memlekette başka bir türk gören türk yolda altın bulmuş gibi olur. ondan sonra hemşehrilik gelir. hemşehriyse olay kopar zaten. daha sonra köy sorulur. uzaktan akraba da çıktımı deyme keyfine milletimin. olmadı mı? askerliği nerde yaptığı sorulur. o da aynı olsa yeter. o da mı olmadı. takımlar ne güne duruyor. hemen hangi takımı tuttuğu sorulur. o da mı tutmadı. o zaman kendisini ait hissedebileceği başka limanlar aranır...
bir gruba, bir klana, bir cemiyete, bir takıma, bir etnik gruba veya benzeri bir topluluğa ait hissetme hali. varolmanın (varolabilmenin ya da) en büyük yapıcısı. yalınlığın/yalnızlığın (içi boşaltılmamış olan ama) zıttı durumdur, tembel varolmadır ya da. kalabalıkta kaynayıp gitmenin diğer halidir. bir keskinlik yapmanıza gerek yoktur (çıkıntılık ya da), zaten ait olduğunuz kurum sizin için bir takım değerler belirlemiştir. sınırları belirlenmiştir bütün oluşunuzun. yaşayıp gitmek kalır geriye alçak sesle.
artık iyiden iyiye topluma ve bireylere zarar vermeye başlamış mefhum, hastalık.
bir futbol müsabakasını izleyen stadyum dolusu insanı düşünün. katı bir genelleme yapmak çok doğru olmasa da, "bilincini stadın dışında bırakan taraftar" diye bir tespitin boşuna yapıldığını söyleyemeyiz. evde, ofiste, okulda, dernekte veya herhangi bir oluşumda öne çıkamıyoruz ve en azından birileriyle aynı tarafa bakmak, bir yerlere ait olmak istiyoruz. bu yüzden binlerce kişiyle beraber söylediğimiz ucuz tezahüratlar üzerimizde kimi zaman tüyleri diken diken edici psikolojik etkiler yaratıyor. 1 mayıs'ta abide-i hürriyet'te "yaşasın halkların kardeşliği" diye bağırırken bazen o ulvi amacı unutabiliyoruz. eğer bağırırken diğer taraftan bir coşku hissediyorsak, bu çoğu zaman kardeş olmuş halkları tebessümle tasavvur ettiğimizden değil, binlerce kişiyle beraber aynı anda aynı sözcükleri çığlığa çevirmiş olmaktan kaynaklanıyor. kolektivist yapıda bir toplumun bireyleri olmamız da bu durumun oluşmasına yardımcı oluyor. "beşiktaşşşş adamın a.... korr" tezahüratını yapan binlerce kişiden biriyken de tutup bu cümlenin anlamını düşündüğümüz yok. zihinde "ben bu asabi, cesur ve kanı deli topluluğu meydana getiren unsurlardan biriyim" düşüncesi var.
kolektivist toplumda omuz omuza elde edilen başarılar veya başarısızlıklar birincil derecede önem arz etmez. sonuçtan ziyade kişilerin yaşam standartları arasındaki paralellik önemlidir. cuk oturmayacak belki ama gözünüzde canlanması açısından örneklendirmeyi deneyelim. çok sevdiğiniz bir sınıf arkadaşınızı düşünün. normal olarak onun için en iyisini istersiniz. sağlıklı, huzurlu, mutlu ve başarılı olması tercihinizdir. ancak ne hazindir ki bu isteğiniz siz kıytırık bir sınavdan zayıf alana kadar sürer. böyle bir durumda sınıfta sadece sizin zayıf almış olmanız sizi üzecekken, o hakkında en iyisini istediğiniz arkadaşınız da sizinle beraber o dersten başarısız olmuşsa bu sizi üzmez, aksine teselliniz olur. bu durum kıskançlıkla açıklanamaz. dersten zayıf almak, başarısız olmak da konumuz değil. buradaki sıkıntı yalnız ve derste başarılı olan çoğunluğun içinde yer alamıyor olmak. yani kendinizi ait hissedeceğiniz bir zümreden yoksun olmak.
birileri de yalnız dolaşır. en azından bunu amaç edinir. genel eğilimleri yıkmak, toplumsal dayatmaların uzağında bir tavır edinmek için gayret eder. bu kesimden de maçlarda, mitinglerde bağıranlar çıkar elbet. zaten katı bir genelleme yapmanın fayda göstermeyeceğini söylemiştik.
bir toplumda aidiyet gereksiniminin hastalık halini almasıyla beraber; sanatın ucuz insanların elinde oyuncak olması, sporun eski misyonunun çok uzağında yer alması ve siyasette ezbercilerin trendi belirlemesi da kaçınılmaz. ait olabilmek adına farklı duruş sergilemekten kaçınmak toplumu tek kalıptan çıkmış fabrikasyon ürünlerine benzetiyor. tabii her "aidim"i yadsımak veya her "marjinalim"i el üstünde tutmak da hata olur.
aklı selim olanın uzak durmaya çalıştığı ancak insanın doğasındaki acizlik nedeniyle bu tavrı karşılığında acı çektiği bir kavramdır. aidiyeti hissetmek için bir kavramı olduğu gibi sahiplenmek, çizdiği şablonlara dikkat ederek yaşamak ve dogmatik bir kabul edişi kaldırabilmek gerekir. karşılığında maddi veya manevi bir takım ödüller kazanılır. din, milliyet, örgüt gibi kavramlar bu dogmatik kabul edişin vücut bulduğu önemli örneklerdir.
bu kavramlara sorgulamayacak derecede bağlı olanlar "yalnız ölmemek, kabuk görmek, desteklenmek, birleşmek" gibi psikolojik fonların olduğu nispeten rahat bir hayat yaşarlar.
diğerlerine gelince, onların işi kat be kat zordur. ait hissedemeyen insan referans noktasını kaybetmiş olduğu için türlü sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalır. toplamsal(kümülatif?) akılın ürettiği kavramlara karşı duruş, genellikle alternatif yaratılamadığı için insanı yalnızlık, yersiz yurtsuzluk, dışlanmışlık duygusuyla baş başa bırakır. şüphesiz bu duyguların insan psikolojisi üzerinde yarattığı etki yıkıcıdır.
bu etkiden kaçınma noktasında, aidiyet kendi oyuncaklarını yaratır. boşlukta hisseden, dışlanmış, yalnız insan alternatif aidiyet alanları yaratarak aslında farklı kültürlerin ortaya çıkmasına sebep olur.
aslında "ait hissedememe" duygusu dünyanın gidişatı açısından çok önemli bir role sahiptir. biyografilere baktığımızda pek çok önemli adamın küçükken okuldan atıldığını, arkadaşları tarafından dışlandığını, ailesi tarafından hor görüldüğünü gözlemlememiz tesadüfi değildir. önlerine konan aidiyet salatasından yiyemeyen bu küçük dahiler, çektikleri acıdan kurtulmak için kendi soslarını yaratma, hatta bambaşka yemekleri dünya mutfağına sunarak kendi küçük dünyalarını yaratma eğiliminde olurlar. işte bu veletler büyüyünce, bazılarının yaptıkları dünyada iz bırakır. bu izler hakim kitleler gibi yaşayamayan diğerleriinn aidiyet oyuncağı olur.
basitinden örneklemek gerekirse; klasik müzik vardır, onun dışında olmak isteyen başka bir şey koyar ortaya....rock çıkar, beğenmeyen grunge'ı sunar dünyaya. metalle tatmin olmayan black'ini, progresive'ini, endüstriyelini atar ortaya. sonra adamın biri klasik müzik aletlerini kullanmadan ifade etmek ister kendini, olur size elektronik müzik... gibi gibi.
her şey kendisinden ibaret olsa da biz onları başka bir şeylerle veya kişilerle ilişkilendirmeye bayılırız. sahibiyette sahip olan ve olunan var ise; "aidiyet" sanıldığı gibi "sahip olunmak" değildir. aidiyetin sözlük anlamı "ilgilendiren, ilişkin, ilişik, ilgili"dir. "kendimi bu şehre ait hissetmiyorum" demek "buralı değilim.", "bu şehirde yaşamıyorum." demek değil, "kendimle bu şehri bağdaştıramıyorum." demektir bana sorarsanız.
iyelik eki barındırmayan bir dil olduğunu sanmıyorum. bu demektir ki tüm insanlık aynı yanılgı veya gerçek peşindedir. türkçe’yi ele alırsak, "sahip olmak" çok kötü(!) anlamlara gelebilirken (ör: bedenime zorla sahip oldu) "sahip çıkmak", bir o kadar erdem(!) içeren bir eylemdir (ör: en zor zamanlarımda bana sahip çıktı.).
bir diğer anlamadığım nokta da sahiplik ile korunma duygusunun nasıl bağdaştırıldığı. şefkat ihtiyacı, güven eksikliği gibi zayıf noktalarımız birisine ihtiyaç duymamızı doğurabilir. anlık veya sürekli bir durum olabilir bu zayıflık. aslında mantıklı düşünecek olursak vücudumuzun suya ihtiyacı olduğunda su içeriz. su bittiği için kendini kahreden, "benden başkası bu suyu içemez" diye düşünen kaç kişi olabilir bilemiyorum. çünkü suyun seçme şansı yoktur. söz konusu ilişkiler olduğunda ve bizim ihtiyaç duyduğumuz bir insan olduğunda tercih edilen olmak isteriz her zaman, korunma isteği çok arka planlardadır. "beni hiçbir zaman o’nun kadar sevmeyeceksin." çoktan bitmiş bir ilişkiden esinlenerek (genellikle bayanların aklında) yoktan var edilmiş bir problemdir.
üzerinde hak iddia etme ise sahip hissetmenin diğer aşamasıdır. hak nedir? kime göredir? kim alır, kim verir? haksızlık nasıl yapılır? örneğin başka birisiyle resmi nikahı olan bir bey için ben "bu benim kocam" dersem bana yanıldığımı kim nasıl iddia edebilir? sadece kağıt üzerindeki imza mıdır koca edinmenin yolu? o kişiyle cinsel birliktelik mi? o kişiden çocuk sahibi olmak mı? ya da genel deyimle, hayatı paylaşmak mı? romantik bir yaklaşımla hayat arkadaşı dersek karı veya koca için, sizce çevrenizde kaç kişinin kocası veya karısı var ki?