yangın yılları 1979
- hüznün isyan olur 1979
- dövüşen anlatsın 1980
- saklı kalan 1981
bu arada tutuklandı
- su çürüdü 1982
- belki yine gelirim 1984
- çocuksun sen 1994
- kalbim unut bu şiiri 1994
- barbar ve şehla 2003
"1960 sonrası toplumcu şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün bir şairidir. birinci kuşaktan, özellikle ismet özel'den -ses tonu ve sözcük seçimi bakımından-, geniş ölçüde etkilenmiş olduğu gözlemleniyor. romantik ve başkaldırıcı kişiliği, o'nu bir yanıyla da attila ilhan şiirine bağlıyor." (ataol behramoğlu, 1991)
yaşayan nadir şair denilebilecek insanlardan.
okuyucuyu aynı ayda hem heyecanlandırabilen hem de bunaltabilen ender şairlerden.
geldim işte
sülfür inceldi ve en yorgun yerinden kırıldı ayna
ayna pusluydu bunca yıl nice sır taşımaktan
kırılmanın sesini duydum ve onu getirdim sana.
.....
....
...
..
.
acının bağrından
mavi bir çelik gibi fışkıran öfke
dünyayı değiştirecektir mutlaka
yani hayat
kendini yeniden yaratacaktır
ona sahip çıkan ellerde
ve bu yüzden öfke
sevda gibidir kimilerinde
yüreğinin pas tutmakta olan kıvrımları
sarılsın bir an öfkenin gökgürültüsüyle
beyninin her hücresi bir gerilla gibi
kuşansın pusatlarını ve sokağa çıksın
ve bir hançer gibi saplansın
puştlukların, ihanetlerin bağrına
bak o zaman nasıl bitecek yanlışlar
ve cehennemleşen yalnızlığın
sevdalar duman olmayacak o zaman
hüznün isyan olmuştur çünkü
sevilene gitme biterim başka nasıl denir ki bu şiirden hariç dedirten şair..
gidersen yıkılır bu kent
gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
üşür müydük nar çiçekleri ürperirken
gidersen kim sular fesleğenleri
kuşlar nereye sığınır akşam olunca
sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
birde seni ekliyorum susuşlarıma
selamsız saygısız yürüyelim sokakları
belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız
yüreğimize alırız onları, ısıtırız
gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam
gidersen kar yağar avuçlarıma
bir ceylan sessizliği olur burada aşklar
fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
yangınları anımsatıyor genç ölülere artık
bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
devriyeler basıyor karartılmış evleri yine
gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
bir tufan olurum sustuğun her yerde
'su çürüdü' isimli bir kitabı vardı, hayatımda gördüğüm en güzel kitap kapağı tasarımıydı. yanmış bir kibrit çöpü, başında da simsiyah çürümüş ve de boyun eğmiş bir insan kafası...
"karda izler bırakıyorum, avcılar peşime düşsün
şairler vurulmalıdır hayat yakışmıyor onlara" , diyen öğretmen şair. "su çürüdü" ve "çocuksun sen" okumaya doyamadığım iki kitabıdır. yalın ve hisli bir anlatımı vardır. telli'nin dizeleri en çok kış gecelerine yakışır.
hiç olmadık bir sokakta karşılaşılıp iki laf edilen, yere dönük bir çift yeşil gözü daha nice bakir imge doğuracak diye beklenen, kalsa acıtacak gitse özlenecek şair.
çukurova kitap fuarı'nda 19 ocak 2008 tarihinde ,sevenleri ile imza gününde buluşacak şairimizdir. ve ardından "gidersen yıkılır bu kent" dedirtecek edebiyatımızın yaşayan en büyük şairlerindendir...
fuarda kitaplarını imzalatmak isteyen okurlarının övgülerini yüzünü kızartan bir mahcubiyetle kabul eden bir güzel şair insandır. fuarın önünde uzayıp giden kuyruktan da anlaşılacağı üzere ,çukurova ahmet telli'yi bağrına basmıştır.
"sesim soğuk bir sis
gittikçe grileşen dalgınlıklar oluyor
sormuyorum bir yolculuğa kimle çıkılır
ve kim yırtıp atabilir elindeki son dönüş biletinide
tüm yalnızlıkları mümkün kılan birileri olmalı
yada kalbini kederle onaran bir göçebe
özlemek o zaman bir çığlık olabilir belki, bir çığlık
sormuyorum artık biliciyede bilginede
aşkın darasınedir
ve mutsuzluk mümkünmüdür ki o,
bir kırlangıç ikindisiydi belkide,gümüşte ve hüzne gizlenen
ödünç sevişlerden bize kalan sonsuzgrilikler oluyor yalnız
ve bir çocuğun hüznüne kazınıyor ,gülüşlerimizin paramparçalığı
sesimin sislenmesi bundandır
gerçek ve gerçeküstü olmayı aynı anda başarabilen bir soğukluğun içini ısıtması gibi.
bilemem. sadece bir yerden tanıyorum, tanıdık geliyor.
sabah olalı epey olmuş ya, bişeylerin vakti gelmiş sanki.
hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de serüvenlere
vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı.
yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
- ki onlar daima birer yalnızdılar
nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
gitmişti o kentten anımsamıyor artık
hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
korkular geçiren o kız nerededir şimdi
sensiz olursam yaşayamam diyen
o liseli kız hangi kentte kaldı
ve o sarışın
o afeti devran bekler mi hala
atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını
üşüten bir acıydı belki her ayrılık
her yolculuk yangınların başladığı yereydi
ama vakti olmadı hesabını tutmaya
aşkların, ayrılıkların ve acıların
istese de kalamazdı vakti gelince
geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
yürek burkulması ve hüzün ve keder
aralıksız doldururdu acıların bohçasını
dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
içinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
ay bile soğuktur o zaman
bir buz parçasıdır
çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler
biraz da serüvendi yaşamak
belki yatkındı büyük yolculuklara
ki serüvenler daima büyük aşklar
ve büyük yolculuklarla başlar
anıları aşkları ve bir kenti
bırakıp gidebilirdi apansız
apansız başlardı yolculuklar
hangi saatinde olursa günün
ve hep kar yağardı nedense
durmadan kar yağardı yol boyunca
ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
kent görünmez olunca arkada
ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun
ne zaman yollara düşse biterdi acılar
gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
kavaklarsa oynak bir çingene kızı
her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları
mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz
ölümdür biraz hep aynı yatakta
aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
kitapları hep aynı raflara sıralamak
aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
soluk soluğa yaşamalı insan
her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
ve cehenneme dönse de bir ömür
mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün
ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
ölüme ve aşka durmadan kement atan
serüvenlerle geçsin yaşamak
buz tutmuş bir dünya ortasında
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
önünde dağlar, uçurumlar
sarsılan gök, yarılan toprak
çelik uğultularla burgaçlanırken
yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
ve her nasılsa keklik sekişli
bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
ne kalmışsa bir önceki serüvenden
soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
pervasız bir acemi, bir çılgın
soyu tükenen bir bilgeydi belki de...
o yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki
sevince deli gibi severdi
pervasız severdi sevince
dövüşmek ancak ona yakışırdı
ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
yoktu bağlandığı herhangi bir şey
bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından
ne bilir ömrün değerini bir çılgın
yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir
ve başarısız eylemler çağında o
kaçabilir mi binlerce kez ölmekten
yerleşik yargıları olmadı hiç
kurmadı güzel gelecek düşleri
nerede bir yangın, nerede tehlike
o mutlaka oradaydı birdenbire
dinsizdi, özgür sayılırdı belki
ama bağlanmazdı özgürlüğe de
hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi
ayrıntıların izi kalmamış artık
üst üste yaşanmakta ayrılıklar
ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
dağların, denizlerin üzerinden
geride kalan ne varsa soluktur şimdi
titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
o eski konaklar gibidir anılar
gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
belki sağanak boşanır apansız
yüzyıllık bir yağmur başlar
ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
yok olup gider her şey, belki kül olur
hırçın bir okyanustur yürek
dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
anılarsa birer çıban izidir
yaşanmaz onların ölgün gölgesinde
durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
bekleyişleri kemiren çakal sesleri
oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti
ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
yollara düşülmeli habersiz ve sessiz
çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı
bir ömrün olgunlaştıramayacağı
acemilikler toplamı ve bir çılgın
boyun eğmedi kendine bile
seçme zorunda kalmadı yaşamayı
nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
bağlanmadı kendine de ömür boyu
dağlara tırmana atlar gibi
soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
bir şahin gibi bulutlara kurdu
dumanlı sevdaların yörük çadırını
sıradan bir gezgin değildi hiç
dövüşür gibi yaşadı yolculukları
belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
korkardı korkulara düşmekten zaman zaman
ve bütün gemileri yakıp
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
umutlardansa nefret etti daima
hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de serüvenlere
pervasız bir acemi
soyu tükenen bir bilgeydi belki de
ama bir şey vardı yine de
başarısız ihtilallerden kendine kalan