en kısa anlatımla 'ın 81-88 ve 99-... dönemleri arasında iron maiden'ın kadrosunda bulunan efsanevi gitaristi. adrian frederick smith, 1957'de londra'nın en geri kalmış bölgesi olan hackney'de doğdu. çocukken deep purple gibi efsanelerle rock müziği keşfeden genç adrian'ın niyeti önce vokalist olmaktı ama gitaristlere kızlar daha ilgi gösterdiği için (evet bunu kendi röportajlarından birinde diyor!) çocukluk arkadaşı ve ileride maiden'da süper bir ikili olacağı dave murray'den gitar öğrenmeye başladı.
dave ile basit parçalar çalıyorlardı ancak dave'in gözü yükseklerdeydi ve rehavet insanı adrian'ın aksine daha hırslıydı, bir nevi adrian'ı satıp başka gruplarda çaldı. ikisinin de yolu maiden'da kesişecekti hatta adrian'ın 81'de gruba katılmasının en önemli sebeplerinden biri dave murray'in steve harris'e yaptığı tavsiyeydi.
adrian işi ilerletti ve bir kaç ep çıkarıp olumlu eleştiri alan urchin adında bir grup kurdu. özellikle black leather fantasy ilgi çekmişti. nitekim bu parçalar ileride adrian'ın solo çalışmalarına da yön verecekti. metal müzik dışında hard rock, soft rock ve blues'a da ilgi gösteriyordu.
81'de zaten kadroda istenmeyen adam dennis stratton'a yol gösterilince adrian gruba dahil oldu. daha ilk çaldığı albüm olan killers'da bile sololarının kalitesiyle dikkat çekti. dinleyiciler albümde sololarıyla ilk kez the ides of march'ın birinci solosu sayesinde tanıştı.
killers maiden için gerçek bir patlama noktası olurken paul dianno gruptan ayrıldı ve yerine maiden'la bütünleşecek olan air raidbruce dickinson geçti.
bruce dickinson ile adrian smith'in her zaman özel bir iletişimi oldu. bu ortaklık pek çok nefis parçanın oluşmasına sebep oldu hatta 97 ve 98'de bruce dickinson'ın solo albümlerinin kalitesinin artmasında smith'in katkısı yadsınamaz.
the number of the beast'de adrian'ın en güçlü bestelerinden birini dinleme şansını buluruz: 22 acacia avenue. urchin döneminde bestesini yaptğı bu parçanın tüm soloları olağanüstü güzelliktedir, charlotte the harlot hikayesinin devamıdır.
piece of mind itibariyle aslında smith'in gruba nasıl müzikal katkılar yapmak istediği belli oluyordu. the flight of icarus (sonradan albümün ilk single'ı olacaktı) o zamana dek maiden'ın yaptığı en "yumuşak" parçaydı ve bu parçada smith ve dickinson'ın payı vardı. başta steve harris bu parçayı albüme almak istemese de bir sürü kavga dövüş sonunda (özellikle dickinsonla tabii) parça albüme alındı, hatta ilk single oldu ve listelerde çok büyük bir başarı gösterdi.
maiden'ın ünü giderek artıyordu, powerslave itibariyle bu ün doruğa ulaşmış ve efsanevi world slavery tour başlamıştı. smith gene albümdeki singlelardan birine ve bir maiden klasiğine imza atmıştı: 2 minutes to mignight. gerek yapısı gerek sololarıyla adrian'ın istediği müziğin ne olduğunu gösteriyordu.
ve sonunda nasıl olduysa, aslında steve harris'in de adrian gibi düşünmesinin de etkisiyle smith kendini en çok gösterebildiği bir albüme imza atmış oldu.
bu albüm maiden'ın bir anda en çok değişim gösterdiği albümlerden biri olan somewhere in time idi.
o dönemde dickinson akustik parçalar yapmak istiyordu ama bu grup tarafından hoş karşılanmadı. adrian bu dönemde çok önemli iki, albümde üç parçaya imza attı. iki parçası da albümün çok büyük başarı kazanan single'ları oldu. wasted years günümüzde artık klasikleşmiş bir eser olarak bilinirken, inanılmaz sololara sahip stranger in a strange land de başka bir maiden klasiği olacaktı. synth kullanımı başlanmıştı. albümün her yerinde smith'in etkisi güçlü bir şekilde hissedildi.
albümün singlelarından birinin b-side'ında reach out adında bir parça dikkat çekiyodu. burada vokaller hatta neredeyse enstrümanların çoğu smith tarafından çalınmıştı. konserlerde back vokal yapan smith bu parçada rolleri dickinson ile değişmişti. çıkan sonuç güzeldi, hala smith bunun için "güzel bir hatıra" diye bahsediyor.
ve zaman ilerler, devasa görkemli konserler sürerken maiden bir durgunluk dönemine girdi. üretim konsept albüm çerçevesinde gelişiyordu. ne kadar ileride bruce albümü hiç beğenmediğini ve yetersiz bulduğunu söylese de maiden kadrosu seventh son of a seventh son gibi efsanevi bir albüme imza attı. 88'de piyasaya çıkan albüm maiden'ın altın kadrosuyla çıkardığı son albümdü aynı zamanda.
smith bu albümde gene dickinson ile ortak çalışmasının meyvelerini almış moonchild, bir klasik olan can i play with madness'da ve en önemlisi hala çok sevilen en büyük maiden bestelerinden biri olan the evil that men do'da kendi yaratıcılığını konuşturmuştu.
sorunları sevmeyen, titiz ama sakin bir kişiliğe sahip olan smith giderek maiden'ın yaptığı müzikten farklı bir şeyler yapmak istiyordu. grupla bağları incelmeye başlamıştı çünkü harris bir maiden üyesinin başka hiç bir şeyle ilgilenemeyeceğini söylüyordu. adrian en başta eski bestelerinden de oluşan a.s.a.p adında bir albüm çıkardı.
ancak bu albüm ne adrianı ne de harris'i rahatlatmaya yetmedi. zaten dickinson'ın da grupla ilgili sorunları vardı. ileride ingiltere listelerine bir numaradan girecek tek singleları olan bring your daughter to the slaughter'ı harris albüme almak istemiyordu. grupta sinir harbi ve otorite savaşı vardı. bunun da üstüne smith gruptan ayrılınca çok sancılı bir dönem başladı.
maiden'ın en sönük albümlerinden biri olan no prayer for the dying piyasaya çıktığında artık smith yerine ian gillan ve bruce dickinson ile çalışmış olan tecrübeli gitarist janick gers kadrodaydı. smith maiden hayranlarına albümdeki hooks in you adlı bir parçayla son kez selamlıyordu.
yaptığı çeşitli çalışmalardan sonra smith 1992'de live at donnington konserinde running free sırasında sahneye çıkarak pek çok maiden fanının gözlerini yaşartmıştı. nitekim bu efsanevi asla bir araya gelmez denilen kadro tam 7 yıl sonra hem de yeni bir albümle gelecekti.
adrian smith bu arada boş durmadı. ancak asla maiden kadar ses getiremeyecek olan kaliteli işlere imza attı. psychomotel adında bir grup kurup state of mind ve welcome to the world adında iki albüm çıkardı. ünlü gitaristlerle çeşitli projelerde yer aldı.
92'de fear of the dark'ın çıkışı ve turnenin bitişiyle dickinson bir saatli bomba gibi patladı ve grubu terk etti. maiden'da smith'in her zaman özel bir iletişimi olduğu dickinson 96'nın ortalarında eski dostu smith'e solo albümünde çalmasını teklif etti. ve bunun sonucunda 97'de bu unutulmaz ikili accident of birth albümünde birlikte çalıştılar. bu dickinson'ın o zamana kadar yaptığı en iyi solo albümdü ve bu ikili gerek kliplerde gerek konserlerde birlikte görmek maiden'ı mutlu etmişti. konserlerde ikinin imza attığı bazı parçalar da fanların yoğun isteği sonucu çalınmıştı.
steve harris ara ara bu ikili hakkında imalı yorumlar yapsa da dickinson da elbette boş durmuyordu. ama smith hep sessiz kaldı. yıl 98 olurken ikili roy z'nin de büyük katkılarıyla dickinson'ın kariyerinin en mükemmel solo albümü chemical wedding'e imza attı. william blake'den çok etkilenmiş olan bu çalışma gerçekten çok başarılı oldu ve turneleri çok daha coşkulu geçti.
bu olaylar olurken maiden cephesinde durum hiç de parlak değildi. adrian'ın gidişiyle başlayan düşüş janick gers'in katılımıyla dengelense de dickinson'ın ayrılması maiden'da çok büyük bir hasar yarattı. dickinson gibi uzun ses aralığına sahip çok yetenekli bir vokalist ve en önemlisi çok yetenekli bir frontman'den sonra harris inanılmaz bir şekilde bruce'dan çok farklı bir ses rengine sahip ve maalesef onun kadar yetenekli olmayan wolfsbane vokalisti blaze bayley'i seçmişti.
bayley maiden fanları tarafından çok yadırgandı hatta hiç sevilmedi. ses rengi hep çok eleştirildi. ama unutmamak gerekir ki bu bayley'in suçu değildi. ama maiden gibi efsanevi bir grubun efsanevi frontman'inin yerini doldurmak maalesef bayley'in gücünü aşıyordu. nitekim the x factor gerek değişen müzikal yapısı gerek bayley'in vokalleri yüzünden maiden fanlarınca çok yadırgandı. ancak dickinson geri döndüğünde the sign of the cross gibi başyapıtların bruce'un sesiyle nasıl bir şölene dönüştüğünü de görmek mümkündü.
steve harris ne kadar bayley'in arkasında dursa da, fanlar maiden'dan uzaklaşıyordu ve çıkardıkları bayley'li son albüm virtual xi ne kadar daha maiden sounduna yakın olsa da fanlarca gene gereken ilgiyi görmedi. gene de albümde futureal, lightning strikes twice ve en önemlisi the clansman gibi büyük hitler vardı. bu parçaların değeri dickinson gelip de onları harikulade bir şekilde yorumlayınca ortaya çıkacaktı.
ve en sonunda harris pes etti ve zamanında o kadar dalaştığı ve sürekli basın aracılığıyla imalarda bulunduğu dickinson'a gruba geri dönme çağrısı yaptı. zamanında bir daha asla maiden'a dönmeyeceğini söyleyen dickinson da bu çağrıyı kabul etti. çünkü ikisi de maiden'dayken güçlü olduklarını biliyorlardı. ancak dickinson gelecekse smith'in de gelmesinin şart olduğunu söyledi. ve sonunda maiden üç gitarla yola devam kararı aldı ve 92'deki kadro yedi yıl sonra bir araya geldi.
smith maiden'ın tekrar birleşmesi sonucu çıkardıkları ilk albüm olan brave new world'da gene klasını konuşturup the wicker man adlı olağanüstü bir parçaya imza atmıştı. parça albümün ilk single'ı da olacaktı. diğer imza attığı bir parça da albümün en sert parçası olan fallen angel idi. bu iki parça da konserlerin demirbaşı oldu.
turneler olağanüstü geçiyordu, katılım harikaydı. albüm de inanılmaz başarı gösterdi ve maiden tekrar studyoya girip dance of the death ile döndü. x factor sounduna daha yakın duran bu albüm brave new world kadar bir anda patlamasa da sonrasında fanlarca benimsendi. smith geleneği bozmayıp albümün ilk single'ı olan wildest dreams'e ve maiden tarihindeki en güzel epik parçalardan biri olan paschendale'e imza attı.
smith grubun en titiz, en çalışkan üyesi oldu. hata yapmaktan befret eden yapısı, gerekiyorsa bir soloyu defalarca hatta yüzlerce kez kaydetmesi onun en önemli özelliklerinden biridir. bend ağırlıklı soloları her zaman çok etkileyici olmuştur.
ve harika olan şu ki bu yılın sonlarına doğru maiden'ın yeni çıkacak olan albümü a matter of life and death'de smith'in çok büyük bir payı var. adları belli olan on parçanın beşinde imzası bulunuyor. albümün ilk parçası ve süresi olmasıyla different worlds adlı parçanın ilk maiden single'ı olması muhtemel. diğer parçaların uzun sürelerde gezdiğini görecek olursak brave new world'deki ve dance of the death'deki gelenek sürüyor gibi gözüküyor. ve en önemlisi bu albüm somewhere in time'dan beri smith'in en çok payı olduğu albüm olacak.
adrian smith müzikal yolculuğuna maiden ile devam ediyor ve turneler dışında karısı ve üç çocuğu ile mutlu bir aile babası. balıkçılığa büyük bir tutkusu olan smith'in bu konuda ödülleri var. gerek uyumlu gerek de üretken yapısıyla maiden'ın en önemli yapı taşlarından biri olmayı sürdüyor. bana da düşen de bunu sonuna kadar sürdürmesini ve onun bir gün en sonunda sakin sakin gitarını çalarken konserde izlemek.
pek bi sorunlu abimizdir. bi boku beğenmez, sürekli agresiftir somurtkandır. soloları iyidir güzeldir ama aşmış diyemeyiz. "adrian smith gibi çalıyon yarraaam" diye bi tabir geçmez misal aramızda.