aşk filmleri 

adana çık aradan

  1. şöyle bir geçmişinden bugününe doğru değerlendirmek istediğim hadisedir.

    nedir bu aşk filmi mevzuu? hangi filmler aşk filmi grubuna girer? bir filmin aşk filmi sayılabilmesi için kaç şart aranır?, içinde ne olursa bu klasmandan çıkar? herhalde bu soruların cevabı genel olarak "aşk filmi" kavramında değil de özel olarak "aşk" kavramında gizli olmalı. dün akşam gözyaşlarımla izlediğim john q. filminde denzel washington'un john queens archibald karakterinin oğlu mikey'e karşı hissettikleri ve onun için yaptıkları da bir nevi aşk olabilir. tabii burada evlat sevgisi kavramı durumu bertaraf edecektir elbette. hep birbirine karıştırdığımız ya da "acaba farkı ne?" diye bazen sorguladığımız aşk ile sevgi arasındaki bu paralel ama değişken hal sinema dünyasını pek etkilememiş anlaşılan. zira şimdiye dek ben hiç "sevgi filmi" diye bir türe rastlamadım.

    aşk filmi deyince benim aklıma ilk gone with the wind gelir. ötesinde hala izlememiş olmama rağmen casablanca gelir. love story ile birlikte bu üçlü herkesin saygıyla andığı aşk filmleridir. biz biraz daha duygusal olduğumuzdan en çok love story ile ilgilenmişizdir. çünkü gerçek aşklarda bize göre mutlaka ölüm olmalıdır. çiftler binbir zorluklarla biraraya gelmeli, karşılarına ya durmadan kötü adamlar çıkmalı ya da kader ağlarını örmelidir. maalesef ki batılı sinemacıların elinde bir erol taş yoktur ya da önder somer gibi çekici-kötü adamlar pek tutulmaz. öyleyse kaderin ağlarını ördüğü yabancı aşk filmleri bizim hislerimizin tercümanı olmaya aday olabilir.

    90'lı yılların biraz öncesinde başlayan romantik dekorlu komedi filmleri ya da bunun tam tersi olanlar, özal'lı yılların getirdiği duygu tıraşlanmasının ertesinde biraz olsun üstteki pozisyonumuza ilaç olabilmiştir. aslında hiçbiri bir nebze olsun komik olamamış when harry met sally, you've got mail ya da pretty woman gibi filmler bu derde derman olabilmişlerdir. hepsi de kendi açılarından başarılıdır. örneğin benim seçimim olan when harry met sally'de "iki arkadaş aşık olabilir mi?" sorunsalına cevap bulmaya çalışırken yarattığı fondaki sair aşklar da genel olarak aşk kavramının orada yaratılmış dünyadaki yerini belirleyebilimişti. anlatılan aşkı yalnızca iki kişiyle sınırlandırıp merkez-çevre kuralı uyarınca bunun çevreye olan doğrusal yansımasını es geçen onlarca aşk filmi izledim ben. belki de harry ile sally'nin gerilimli aşk hezeyanlarının etkiledikleri çevreyle bu nedenle aitlik kurabilmişimdir.

    bu hollywood filmleri bir süre sonra kendi pazarında bile alıcı bulamamaya başlayınca tekrar love story formülüne döndüler. çünkü hala sinema bir endüstriydi, bundan kazancı olan şirketler, insanlar hatta devletler vardı. güzel bir hikaye anlatıp gişede tepetaklak olmak kabul edilemezdi. değerlendirmede diğer bir tutulan film olan autumn in new york bu açıdan çifte kavrulmuş gibiydi. hem yaş ve çağ farkı olan kahramanlarını birbirine aşık ettirmeyi hem de kahramanlardan birini felakete doğru yönlendirmeyi seçmişti. sanırım stephen king bile bu kadar gaddar olamaz. şaka bir yana elbette olağanlığı su götürmeyen bu durumun perdeye yansıması kabul edilebilir bir şeydi. ama sırf aynı temada farklı hedefler kovalayan last tango in paris tam da bu tür bir anlatımdan dolayı yerden yere vurulmamış mıydı? batının en muhafazakar toplumunun amerikan toplumu olduğunu fikretmem de bu yüzdendir zaten.

    audrey hepburn, rita hayworth, grace kelly gibi klasik ve estetize güzellerin tahtını seksapeliyle yerle bir eden marilyn monroe'nun yaşam öyküsü ve filmlerine dikkatle bakıldığında bile bu muhafazakarlığın birçok emaresini görmek mümkündür. ayrıca bir zamanların kesin jön olur beklentisiyle bakılan ne kadar aktörü varsa 70'li yıllarda her biri polis, mafya şefi, hırsız ya da işadamı rollerine girmemişler miydi? clint baba, sinema endüstrisince aslında at üstünde gezmek amacıyla ya da kirli harry namıyla anılmak için hazırlanmamıştı lakin dönemin şartları bunu gerektiriyordu. kendi hesabıma o yıllara ait amerikan aşk filmine pek rast gelmedim. ya da bu konuda asıl muhafazakar olan benim, bilemiyorum.

    bu kadar yabancı kelamdan sonra dönelim biraz da bize. 68-75 arasında altın çağlarını yaşayan klasik salon filmleriyle başlayabiliriz mesela. hiçbir şekilde ekonomik sıkıntı çekmeyen, köşklerde yalılarda oturan, saygın ailelerin çocuklarının aşk filmleri. evet arada istisnalar çıkmıyor da değildi. mesela 1969 yapımı kara gözlüm sanki sokak stüdyosunda çekilmiş gibi ve fakir insanların mahallelerini anlatan yapısıyla dönemin kurallarına ters düşüyordu. filmin sonlarına doğru türkan şoray'ın azize karakteri kendini rock hudson'lı hülyalarda bulsa bile.

    bu filmleri hala zevkle izlerim ama bazen düşünüyorum da filmlerin müziklerini silsem ve sadece filme ait dublajları duysam acaba o kadar da keyif verir miydi? o yalıtılmış hikayelerin hayatın asıl koşullarında olanı değil de olması gerekeni verdiği setlerindeki tasarlanan aşklar da biraz sokaktan süzülmüş gibi değil miydi? sonrasında çıkan seks filmleri furyasına bu kombinasyonların etkisi olmuştur diye düşünüyorum. salt ete yönelik çekilmiş, duygusal duyarlılığı olmayan ve asla seksi olmayan oyuncularıyla yaklaşık 7 yıl gündemde kalan ve adeta yeşilçam'ı iflas ettiren o filmlerdeki estetikten uzaklık bir önceki salon filmleri furyasından bir intikam gibi adlandırılabilir. ayrıca giderek kötüleşen maddi vaziyetin ardından 1 film için ayıracağı parayı 3 film birden -artı araya koyulan yabancı porno parçaları- sistemine yatıracak bir izleyici kitlesi de oluşmuştu.

    işte o yıllarda türk sinemasında aşkın namusunu her zaman olduğu gibi gene türkan şoray kurtardı. bugün meşhur kadirizm'inin yüzünden pek kimsenin sevmediği kadir inanır ile çevirdiği her film bir aşk klasiği haline gelmişti. atıf yılmaz, osman fahri seden gibi yönetmenlerin yaşanan seks çılgınlığına inat ortaya çıkardıkları ve hatta ekonomik anlamda battıkları filmler o yılların aşka susamış aydın seyirci kitlesine adeta nefes aldırmıştı. devlerin aşkı, dila hanım, bodrum hakimi, köprü gibi filmler ayrıca inanır yerine tarık akan'ın rol aldığı baraj gibi bazı bilinmeyen filmler adeta don kişot gibi sistemle savaşmıştı.

    o filmlerde iki önceki dönemin süslü anlatımı yoktu.herşeyden önce olaylar artık istanbul'da değil de anadolu'da geçmeye başlamıştı. dağıtılan roller ekonomik açıdan daha alt sınıftaki tiplemelere göre kurgulanıyordu. bu iş halkla yakınlaşma ve kamuoyu yaratma açısından tutmuştu. yapımcılar bunu görmüştü tam türk sineması'nda aşk filmleri şaha kalkacak derken tanklar şaha kalktı ve malum şeyler oldu.

    bu süreç içerisinde apayrı ele alınması gereken film hiç şüphesiz selvi boylum al yazmalım oldu. al yazmalım, aşk filmleri sistematiğindeki tüm kural ve tabuları yıkıp geçti. sevginin yanına emeği de koyarak teraziyi eline alan film oldu. rotasyon, müzik ve dekorlarla keskinleştirildiğinde sahneye ahmet mekin gibi adeta bir yaşlı kurt çıktı. bu filmi ilk, sinemada izleyip çıkan kuşaktan değilim ama o mükemmel son sahnenin ardından çıkışa giden izleyicilerin yüzlerindeki şaşkınlığı tahmin edebiliyorum. aşka getirdiği üç kişilik bakış açısı ve anlatımdaki sadeliğiyle diğer tüm dış etkenler birleştiğinde türk sineması'na ivme kazandıran bir devrim olarak nam saldı.

    80 ihtilalinin ardından kapitalizmin duygulara vurduğu bukağı ile yeşilçam zaten 70'lerde -yöntemsel yanlışlıkları olsa dahi- yıktığı tabuları daha da derinleştirdi. artık sekssiz biraz kutsi bir aşk yaşantısının anlatıldığı dönem kapanıyordu. kadın-erkek ilişkilerinde yatağın da önemli bir boyut kazanabileceği nihayet anlaşılmıştı. hint sineması bile bu durumu yadsıyamazken batıya açılan bir türkiye neden yadsısındı. fakat bu kez de ortaya jöndam sorunu çıktı. aydemir akbaş'ları mete inselel'leri bertaraf edip yerlerine orta yaş yakışıklıları tarık akan, cihan ünal gibi isimleri bulan yeşilçam yapımcıları aynı formülü kadınlara uygulayamadılar. türkan şoray zaten yasakları olan bir oyuncuydu. fatma girik nine rollerine girecek kadar yaşlanmıştı. hülya koçyiğit ve filiz akın o denli ulvileştirilmişlerdi ki halk onların bir cinsel organları olduğunu bile reddebilirdi. işte bu traji-komik dönemde müjde ar yapımcılar dünyasına güneş gibi doğdu. 70'lerdeki birkaç ertem eğilmez filminde yer almaktan öteye gitmeyen bu kadın, soyunmaya ikna olabilirdi. oldu da. birkaç feminen psikolojik filmin ardından bu özelliği de tescillenmişti. olay tamamdı ama bu kez de yönetmenler birşeyi unutmuşlardı: aşkı.

    eski oyuncular artık iyice pörsüdüklerinde gençlere çevrilen yüzlerde şaşkınlık hakimdi. gördükleri kişiler eray özbal, yaşar alptekin gibi fazla batılı ya da saldırgan tiplerdi. briyantin saçlı jön devri kapanmıştı kapanmasına ama aşk filmlerinde oynaması gereken erkek tipleri de bu değildi. diğer taraftan halkın daha halk olan kısmı kendi istediği aşk filmlerini arabesk filmlerden karşılamaktaydı. bu noktada yapımcılar dünyası yenilmişti. yenilgiyi kabul edip kemal sunal'lı filmlere yönelmeye çalıştılar. bu kez de sunal'ın komedyenliği bitmişti. neye ellerini atsalar kuruyan bu "sanatsal aşk filmi yapalım" çetesi sonunda pes etti.

    90'lar ve 00'lı yıllarda sinema salonları çoğaldı, vhs video kaset ve ardından vcd-dvd teknolojisi çıktı. bununla birlikte de türk sineması'na olan ilgi söndü. artık devir acayip konuşan, sempatik ama yakışıklı olmayan beylerle bir içim su kızların bir türlü birleşemedikleri hollywood filmlerinin devriydi. arada city of angels gibi olaya öbür taraftan bakan aşk filmleri şaşkınlık yaratsa da genel zengin kız fakir erkek triplerini izleyici arar oldu. o sıralarda o sihirli cümle de icat edilmişti nasıl olsa, işte bizim "nostalji" sevdamız tam da bu noktada başladı.

    tüm bunlara bakıldığında amerikan klasik dönemi ve bizim 75-78 arası estetize ve daha sosyal aşk filmlerimizi çıkartırsak işin içinde ölüm olmadığı sürece aslında aşk filmi sistematiği bir türlü kurulamamış gözüküyor. bu noktada hint filmlerini tavsiye edeceğim ama onu da siz beğenmezsiniz.
    (estarabim, 28.03.2008 00:28 ~ 00:31)


... toplu gösterim ...