aşka ve terke dair 

adana çık aradan

  1. bir can dündar şiiridir.

    öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki ne sevebilir ne terk edebilirsiniz.
    kör kütük bağlanmışınızdır aslında.
    en güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır.
    iç çekişmelerinizin nedeni, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
    göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır.
    korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...
    sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır.
    sınırsız ve nihayetsizdir.
    ölmek var dönmek yoktur.
    gün gelir anlarsınız, içten içe bir şeylerin kanadığını.
    tutkulu sevdaların gizli hançeri başlar parıldamaya...
    orasından burasından eleştirmeye koyulursunuz,
    şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa...
    başkalarını örnek göstermeye, "bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.
    hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız.
    aşkınızın gözü kör değildir artık.
    yanlışını görür düzeltmek istersiniz.
    "eskiden böyle miydi ya...."diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı.
    açıldıkça bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltınızdan.
    böyle sürmeyeceğini bilirsiniz, değişsin istersiniz.
    o, sevgisizliğe yorar bunu... ihanete sayar...
    tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
    "ya sev böyle ya da terk et" diye gürler.
    bir zamanlar bir gülücüğüyle, alacakaranlığı ısıtan o rüya,
    bir kabusa dönüşür birden...
    kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size...
    hoyrattır bakmaz yüzünüze, zehir akar dilinden, konuşturmaz.
    suçlar, yargılar, mahkum eder. mühürler dudaklarınızı. siler sizi defterden...
    "iyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz dinletemezsiniz.
    ayrılırsanız yaşayamayacağınızı bilirsiniz ama böyle de sevemezsiniz.
    ihanetten kırılmıştır kaleminiz, severek terk edersiniz....
    "madem öyle"nin çağı başlar ondan sonra.
    madem ki siz böylesine tutkun iken o hep başkalarını seçmiştir,
    madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde günah sizden gitmiştir.
    lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.
    aşkın göçmenlik çağı başlar böylece....
    daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre.
    ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni...
    ansızın kulağınıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından,
    süzülüp gelen bir korku hatırlatır onu yeniden.
    yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder, ağlarsınız.
    kokusunu özlersiniz, türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi,
    yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh şarap içmeyi...
    karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız...
    sular kulağına fısıldasın diye..
    dönüp, "seni hala seviyorum" diye bağırmak gelir içinizden....
    dönemezsiniz.
    görmedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
    anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu.
    ne onunla olur, ne onsuz...
    hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu,
    hem "ne olacak sonunda" kuşkusu.
    böyle sevemezsiniz,
    terk de edemezsiniz.
    sürünür gidersiniz!...
    (manuelayar, 06.03.2007 03:07)


  2. "...
    ama biz dağınık kaldık.
    sevgimizle, sevgisizliğimizle
    mutluluğumuzla, mutsuzluğumuzla
    özlemlerimizle, yitikliklerimizle
    her neyse, her neyse...
    ..."
    (ohannesburger menu, 21.06.2007 19:48)
  3. ...

    çünkü ayrılıklar da sevdaya dahil
    çünkü ayrılanlar hala sevgili

    ...
    (atalante, 21.06.2007 20:00)
  4. "...
    sana bitti diyen kim? ben sadece git demiştim...
    ..."
    (ohannesburger menu, 21.06.2007 20:08)
  5. biliyorum bu yara hiç kapanmayacak

    telefonlarıma cevap vermeyeceksin…cevap versen bile, öyle yorgun öyle
    isteksiz çıkacak ki sesin, bir küfür gibi…

    sevmeyeceksin beni…biliyorum bu şehri bana dar edeceksin…
    çünkü anladın; sevgimden tanıdın beni.o yanık, o hasta bakışımdan…uçuruma
    atlar gibi sevdalanışımdan…
    sevmek deyince, hemen ardından, ölüm, dememden anladın…
    anladın ve kardeşini bir kabustan uyandırır gibi çırılçıplak gerçeğe
    uyandırdın beni; uyandırdın ve kaçtın…
    çünkü sen de benim gibiydin; sen de benim gibi seni sevmeyeni sevdin hep.sana
    acı çektireni…seni aramayanı, telefonlarına çıkmayanı, çıkınca seninle bir küfür
    gibi konuşanı sevdin…sen de benim gibi seni incitip üzeni sevdin hep.
    bakışından hissettim bunu, kokundan, dokunuşundan…
    beni sevmeyecektin biliyorum ama…ama, öyle susamıştımki kendim gibi birini
    sevmeye…öylesine muhtaçtımki gercekten incitilmeye, gercekten acı
    çekmeye, kendim gibi birini özlemeye öylesine muhtaçtım ki, seni tanır tanımaz
    çözüldüm…
    sana da olmuştur…öylesine susamışsındır ki sevilmeye, kendin gibi birini
    bulunca tutamaz kendini, herşeyi, belkide söylenmiycek her şeyi o an, garip bir
    telaşla söylersin…
    hatta söylerken anlarsın, söylememen gereken şeyleri söylediğini
    hissedersin, battığını, giderek çıkmaza girdiğini…ama yine de engelleyemezsin
    kendini tutamazsın.
    aleyhinde olabilecek herşeyi söylersin…üstelik bunu anladıkca daha da
    batırmak istersin kendini…biraz daha zor duruma düşürmek…
    daha da kaybetmek, daha da dibe batmak istersin…sanki bile isteye kendi
    mutlulugunu kendi elinle bozmak istersin…kendinden gizli bir öç alır gibi.
    sanki hiç mutlu olmak istemiyormuş gibi…sanki hiç sevilmek istemiyormuş
    gibi…
    bir tür gurur muydu bu?
    birgün nasılsa ve hiç olmadık bir anda alınıp kopartılmadan, kendi
    ellerimizle onu yok etmek, bizim gibilerin mutluluğuna tahammül edemeyen bu
    hayatta, bu hayatın zorba kurallarına bir tür başkaldırmak mıydı?
    bir şizofren çocuk tanımıştım bir gün.tam karşımda
    oturuyordu.gencecik, yakışıklı bir çocuktu.şizofren olduğunu
    biliyordu.biliyordu iyileşemiyeceğini…iki de bir, önce kolunu uzatıp, sonra
    avucunu açıyor; mutluluk avuçlarımdaydı, yakalamıştım ama kaçtı
    diyor, kaçtı, derken avuçlarını boşluğa kapatıyordu…
    hiç unutmuyorum, bu hareketi defalarca yapmıştı…
    yine hiç unutmuyorum; burjuvalara özenen bir ailede büyüdüm ben.görgü kitabı
    masanın üstünde dururdu hep.
    annem o kitabı defalarca ezberletirdi bize.yemeğe nasıl oturulacak..çorba
    nasıl içilir? kaşık nerede, çatal nerede durmalı…balık nasıl yenir? peçete nasıl
    katlanır…sinemada nasıl oturulur…
    ben de eskiden senin gibi saftım.inanırdım bu dünyada bile şölenler
    olacağına…bu dünyada anne, baba, kardeşler, bir sofrada lekesiz bir mutluluk
    yaşayabilirler diye inanırdım…o kasvetli görgü kuralları kitabına rağmen
    inanırdım…
    önce dilediğim gibi başlardı herşey.herkes bir arada, sonsuz mutlu gibi…sonra
    birden hiç beklenmedik bişey olur, biri ağlayarak odaya kaçardı…içerden, arka
    odadan, ağlamaklı, sonsuz küskün sesler gelirdi; bıktım artık, bıktım, usandım
    hepinizden, gideceğim buralardan, yetti artık! …
    ben de senin gibi saftım o zamanlar…gidilecek neresi var dı ki derdim…işte
    hep birlikteyiz…alemi var mı bu mutluluğu bozmanın? …
    sonraları çok sonraları anladım.meğer biz, bizim aile, herkes, tesadüfen bir
    araya gelmişiz tesadüften de öte…biz…bizim aile, herkes, aslında hiç
    istemeden, nedeni bilinmeyen bir zorunluluk sonucu bir araya gelmişiz…
    aslında biz bir araya gelmemek için yaratılmışız.
    hayatın en büyük yanlışıymış bizim bir arada olmamız! …
    evet cok geç anladım…
    bıraktım lekesiz mutlulukları; ben kavgasız, üzüntüsüz bir pazar sofrası
    özlerken, aslında herkes…annem, babam, kardeşim o evden uzaklara, hiç dönmemek
    üzere çok uzaklara gitmek istiyormuş…
    dünyanın en mutsuz otogarı…dünyanın en imkansız istasyonuydu bizim
    evimiz…yıllarca uzaklara, cok uzaklara gitmek isteyip, bir türlü gidemeyenlerin
    sonsuz bekleme durağıydı bizim evimiz…
    işte bu yüzden sevmek benim için bir tutsaklıktı, tuzaktı böylesi sevip
    bağlanmak.uzaklara cok uzaklara gitmek isteyenleri engellemekti.
    sevgi yüzünden bizim ailedeki hiç kimse istediği yere
    gidemiyordu…birbirimize duyduğumuz sevgi, aynı zamanda bizi birbirimize düşman
    ediyordu…
    hem biz, bizim aile…güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar
    gibiydik…
    bu yüzden hep hırçın, hüzünlü, kırgındık…
    bu yüzdendi, her şeyi, çok iyi gidiyor sanırken, içimizde yükselmesine bir türlü
    engel olamadığımız o felaket duygusu…
    anlamıştım senin ailen de böyleydi…
    üstelik öyle severlerdi ki sizi, birgün hiç olmadık bir anda, aslında
    istenmeyen çocuklar olduğunuzu söylerlerdi size! …
    sana ya da kardeşine…tesadüfen dünyaya geldiğinizi…beklenmedik bir misafir
    olduğunuzu! …aksi gibi, istikbaliniz için hiçbir şeyi esirgemediklerini
    söyledikten sonra söylerlerdi böyle sıradan şeyleri! …
    sizin için…senin için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıklarını söyledikten
    sonra…
    senin de ailen benimki gibiydi…güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak
    yağmurlar gibiydi…bu yüzden sen de benim gibi böyle hırçın, hüzünlü, kırgınsın
    her şeye…
    yıllar önce tanıdığım o şizofren çocuk gibi; tam mutluluğu yakalamışken
    kaybetmiş gibisin hep…
    ben beni istediğim gibi sevmemiş olan annemin hayaletini arıyorum imkansız
    kadınlarda…
    sen, seni istediğin gibi sevmemiş olan babanın hayaletini arıyorsun imkansız
    erkeklerde…
    biliyorum ne ben o kadını bulacağım ne de sen o erkeği bulacaksın…
    ve ne acı ki, hep bizi sevmemiş olanları seveceğiz ikimizde…ne acıki, hep bizi
    incitip üzenlere bağlanacağız…telefonlarımıza çıkmayanlara… çıksa bile küfür
    gibi konuşanlara sevdalanacağız…
    bizden bir çift güzel laf esirgeyenleri özleyecegiz…
    ölesiye, amansız seveceğiz onları…
    biliyorum, bu yüzden odan böyle…güncelerin ortalık yerde…kitapların
    orada, burada…anıların saçılmış ortalık yere…her şeyin darmadağın…
    biliyorum bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden nefret ediyorsun…sen
    de benim gibi; toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir
    gün biri gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim
    her şeyi daha önce hep olduğu gibi hiç beklemediğim bir anda savurup, bozup
    gitmeyecek mi, diye düşünüyorsun…
    biliyorum, sen benim için hiç bir zaman ulaşamayacağım annemin
    hayaletisin…ailemdeki insanlar gibisin çok duygusal çok güçlü, çok yaralı…
    onlar da senin gibi seninkiler gibiydi…aklı başında, mazbut insan rolünü
    oynamaktan ve ertelenmiş düşleri yüzünden yorgun düşmüş, yarı çılgınlardı…hepsi
    yanlış evde ve yanlış bir yerde yaşadıklarını söylerlerdi…düşleri çok
    garipti…en kısa yolculuk bile onları yorduğu halde; okyanusları aşmayı ve başka
    kıtalara gitmeyi düşlerlerdi…
    yine aradım seni, yoksun…bulsam, benimle küfür gibi konuşacaksın…
    bir kere çözüldüm sana…bir kere sana senin gibi olduğumu hissettirdim…
    oysa baştan beri biliyordum; sen.seni sevmeyenleri seversin.tıpkı benim
    gibi…
    ama öyle özledim ki benim gibi birini sevmeyi…öyle özledimki kendim gibi
    biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi…
    yine aradım seni yoksun…beni de birileri arıyor…beni de kendi gibi birini
    sevmeyi özleyenler arıyor…kendi gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi
    özleyen birileri arıyor.
    hiç cevap vermiyorum…ben seni istiyorum, seni arıyorum…
    kayıtsızlığınla beni yok ediyorsun, geride sen kalıyorsun.ama seni de biri
    yok ediyor…
    aslında bu oyunda herkes birbirini yok ediyor…
    ben birilerini, o birileri başkalarını.sen beni…seni bir başkası…
    hem çok iyi biliyorum; beni sevsen bile hiç kapanmayacak bu yaram…seni biri
    sevse de hiç kapanmayacak bu yaran…
    hiç kapanmayacak! …avuçların hep boşluğa kapanacak.tıpkı o şizofren genç
    gibi…

    cezmi ersöz
    (ohannesburger menu, 27.06.2007 02:00)
  6. bir gün belki yeniden

    mektubunu aldım güzel gülüşlüm
    hayır sende kalan kazağımı istemiyorum
    sormamışsın ama söyleyeyim
    hayır seni hala unutmadım
    hala merak ediyorsundur seni ne kadar sevdiğimi
    seni terkedecek kadar çoktu sevdam
    ve eğer hala merak ediyorsan devam ediyor mu sevdam
    hasret büyütürmüş sevdayı
    ve hasretim sana
    büyümüş sevdam ben farkında olmadan
    sormak zor geliyordur sana
    şimdi sen soramazsın da bana
    dönecek misin diye
    dönemem güzel gülüşlüm
    çok sevdiğim için dönemem
    yanımda iken sana dokunamadığım için dönemem
    severken sevdiğimi söyleyemediğim için dönemem
    benimken sen, seni alamadığım için dönemem
    iki kara sevdalı iken
    sevgili olamadık diye dönemem
    beni severken sen ,
    sevdama ulaşamadığın için yüreğin acır
    yüreğin acıdığı için dönemem
    benim değilsin diye seni suçlayamadığım için
    ve senin değilim diye beni suçlayamadığın için dönemem
    mektubunda yazmışsın
    hayır istemiyorum sana yazdığım şiirleri yakmanı
    fotoğraflar da sen de kalsın
    bilirim başkadır soruların senin
    aşka sevdalı yüreğimdeki ateşi merak edersin sen şimdi
    başka sevdalar var yüreğimde
    bilirsin aşka tutkunum ben
    gelgitler var yüreğimde
    ama hiç bir sevda yetmiyor bana senden sonra
    aşkları yaşıyorum birden parlayan
    ve birden biten
    aşklar yaşıyorum sevdalı şiirler yazdıran
    ve hemen unutulan
    aşklar yaşıyorum tenimde ürpertiler yaşatan
    ve ruhuma asla dokunamayan
    evet bugün de aşığım birine
    ama sen yine de üzülme
    senin yerine başka bir şey koyamadığım için bu aşklar
    sensizliği dolduramadığım için bu denli gelgitler var
    beni bilirsin hava kadar muhtacım aşka ben
    gülümsüyorsun sen şimdi
    sevilmeye olan düşkünlüğümü bilirsin
    ama yine de merak etme
    beni senin gibi seveni bulamadım
    dedim ya kimse dokunamadı ruhuma
    bir sen vardın bendeki beni gören
    bir sen vardın uykularımdaki gizemi çözen
    saydım mektubunda yedi kere sormuşsun
    nasılsın diye
    suçlamıyorum seni bilesin
    budur senin merak ettiğin değil mi
    belki haklıydın sen
    belki haksız
    ama suçlamıyorum seni
    bırakıp giden bendim zaten değil mi
    ya da bırakıp gitmemi isteyen sen
    ne farkeder ki simdi
    ayrıldık işte
    dün bir şiir yazdım
    adını "sorgular büyütmezmiş aşkı" koydum
    bilirsin sorgulamam ben aşkı
    yaşamak daha kolay çünkü
    sorgular öldürür çünkü aşkı
    ya sen
    sen sorguladın mı aşkı güzel gülüşlüm
    sorguladın mı bu gidişleri
    evet mi diyorsun
    o zaman hüzünlüsündür sen şimdi
    içinde bir yerde bir acı vardır o zaman
    üzme kendini be canımın öteki yarısı
    bak sebepsiz ayrılışların
    ve yaşanamayan bir sevdanın arkasından
    sitemsiz sohbetler var aramızda
    bak aynı sevdaların koynundayız hala
    ve bak hala bir umut yaşatır içimizde bu sevda
    ki umut aşkın en güzel yaratımıdır
    üzülme sen ne olur
    bilirsin dayanamam üzülmelerine
    benim de canım acır senin hüzünlenmelerine
    yine de sevinçliyim hala
    mektubunda aşkımıza dair bir umut okudum çünkü
    ki o umut yüreğimde yaşar benim de
    mektubunu bitirememişsin bu yüzden
    çünkü sen de benim gibi düşünüyorsun
    ki hep böyleydik
    bir gün belki
    bir gün belki yeniden diyoruz hala . . .

    gassan satar
    (ohannesburger menu, 12.07.2007 14:09 ~ 14:16)
  7. bir sabah uyanıyorsunuz ve yoksunuz. aynaya bakıyorsunuz, yüzünüz aynı yüz, elleriniz aynı eller...
    bedeninizi yokluyorsunuz, orada duruyor... ama siz hükümsüzleştirilmişsiniz, yoksunuz... tapındığınız allah'ın kitabı da dahil olmak üzere herşey, herkes değişmiş, tanımıyorsunuz...
    işte bana böyle oldu...
    (ohannesburger menu, 09.09.2007 18:16)