sayının sıfıra bölümüdür.
bir deseniz de olur, iki deseniz de olur, beş belki elli beş deseniz siz, olur. (hisse)derseniz olur.
kim bilir sıfır deseniz belki hepsi birolur.
aşk dediğiniz şey, zargana yavrularından daha çirkin, valencia'nın kılıçlarından daha keskin, toledo'nun fahişelerinden daha acımasız, kordoba'nın alçaklarından daha alçaktır. üstelik mösyö butterfly'in ömründen daha kısadır. o, çoktan değil, boktan seçmeli bir sorudur. harakiri, seppeku, tanzien bile onun yanında ehvenişer kalır.
kimse inanmasın ona! o, başka ülkelerin göçmen kuşlarına benzer. sadece sıcak, bulutsuz yaz günlerinde pencerenize konar. çamurlu kış günlerindeyse seslerini bile duyamazsınız. frengili parmaklardan ve parkinsonlu hayallerden nasıl kaçıyorsanız, ondan da öyle kaçın! eros'un oyununa gelmeyerek yanlış akor basmamayı ve şarkınızı allegro çalmamayı başarın!
verdiğinden çok alan. alıp alıp sonra da unutan, fakat unutturmayan, senin unutmana izin vermeyen. kahve bardaklarından taşıp ellerine dökülen.
aşktan doğar en leziz şarkılar. aşk büyütür en alacalı şiirleri. fakat kelimelerin gerisinde sadece kan kir ve bir de bok vardır. kirli, kedi leşleriyle dolmuş bir iç sokaktır aşkın ellerindeki. el ise, sevgilinin en çok yaraları açan yeridir, dudaklardan sonra.
insan, hemen hemen hayatının ilk yirmi yılı boyunca aşkın kutsayıcılığına, yüceliğine ve iyileştiriciliğine inandırılarak yetiştirilir. bu ilk yirmilikten sonra gelen diğer yirmi sene boyunca da yine aynı insan; aşkın vurdum duymazlığını, ikiyüzlülüğünü aslında hiç başaramayarak kabullenmeye çalışır.
aşk; sevilen kişiyi, kamusallıktan çıkarıp özelleştirme girişimidir. ve her vurgunda, her bir telin kopuşunda, hayat size, o kişinin size ait olmadığını; kamuya, yüzbinlerin 'kullanımına' açık olduğunu meymenetsiz bir türk draması şeklinde yüzünüze vurur.
küçük görüyorlar bazen, "neden yeni birisine aşık olmuyorsun?" diye soruyorlar. elim ayağım boşalıyor. nasıl ki, asırlık bir siyah beyaz fotoğrafa bakarken içimde hissettiğim o yoğun yağmur kokusunu, nasıl ki running up that hill dinlerken bir daha hiç ayılmamak üzere sarhoş olmak istediğimi ve nasıl ki, neden yazdığımı, neden yazı yazarken hep kendimi kaybetmeyi istediğimi ve masalları ve kuzey tanrılarını ve bir lava lambasında dumanlar altında durulmuş zaman diliminde birisine sarılarak donup kalmayı hayal ettiğimi açıklayamıyorsam, neden yeni birisine aşık olamadığımı da açıklayamıyorum.
hep yanında olmuş olan, yüzyıllık gözlere bakmanın rahatlatıcılığı varken, aşka, içinden neler geçtiğini bilmeyen yeni gözlere bakmanın rahatsız ediciliği çok da anlatılamıyor.
birincisi demişti ki; "her şeyi istiyorum..." ve zevkle aşk ona konuştu.
ikincisi demişti ki; "gökyüzüne melankoli tohumları ekeceğim, ellerimi tut" ve aşk ona daha fazla konuşmadı.
bir kelime çalmak istiyorum bazen. ordan burdan. kutsal kitaplardan, en iğrenç çağrışımlardan. oyunu bozmak istiyorum bazen herkese kötülük etmek. bazen üzeri yaseminlerle kaplanmış bir yol geçiyor üstümden, "yolda yürüyecektim yolda ama!, altına kök salmayacaktım" diyorum. sevenlerin, aşık olanların hep dandik kişiler olduğu geliyor aklıma. bazen acı çektirmek istiyorum. bazen, "fazla mı ileri gittik? fazla mı derin düşündük, fazla mı hayalperesttik?" diye soruyorum.
bazen...
neden yazdığımı biliyorum. "seni seviyorum"u yeterli bulmadıkları için yazıyordum. bütün soytarılık daha çok aşırılık içindi.
çünkü "hayat, gecenin konusuydu ve her türlü aşırılık da güzeldi"
birincisi memnuniyetle susmuştu; "geceyi ben boyarım"
ikincisi her şeye geç kalıyordu, teleşla susmuştu: "gece neden bu kadar kısa sürer? hep ama hep!? güneş gözlerimi yakar."
bazen, hep 'gitmek' gibi kokan birisi geçiyor boğazımdan. bazen...
sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür;
sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.
ömrüm boyunca inanmıyormuş gibi davransam da içimdeki örneği hep beklediğim olgudur kendisi. zira bulunduğunun yalan çıkması uzun sürmez ve hayal kırıklıklarına rağmen umut ederek inanılır ama son yaşanılan sert darbeyle, değil aşka; insanlara inancın kalmamasını sağlayan, sonucunda malesef bir boşluğa dönüşen kavramdır.
bayılıyorum böyle laflara.. üç beş ucuz romandan derlenen kelimeler toplamı.. "çok derin anlamlar içeren söz" gibi görülür –tabii ki bir çocuk çıkıp kral çıplak demeden önce.
nedir uzaktan aşk? anlamıyorum ben ya vallahi bak ciddi söylüyorum aklım almıyor, aşkın mesafesi mi olur? nedir mesafesi? 3’ü 5’i nedir yani ölçüsü nedir? türk karayolları haritasındaki grafikler misali grafik yapılsın istiyorum, "50 km’de bir, 1 level düşüyor aşkınız" falan gibi yorumlar olsun istiyorum evet..
ben farklıyım, ben tuhafım sanırım.. aşk’ın beni hep dünya’nın bilinmez köşelerinde beklediğini falan sanıyordum. hiç kasmadım ben yani çevremdeki birine aşık olayım diye. his işte, dünyanın uzak bir köşesinde belki lisanını bile bilmediğim ülkelerde bekliyordu beni aşk. dünya böyle daha bi seviliyor zaten. aşkın karşına nereden çıkacağını bilmiyorsun, ve tanrı bi sürprizle seni şaşırtabiliyor.. evet sürprizlerle dolu.
nedir aşk? aşk tutkudur, en ücra yıldızlara ulaşabilme sanatıdır o. evreni kanında iliklerinde hissetmektir aşk. tanrı’nın ne kadar –ne kadar- büyük olduğunu anlamaktır. dinlediğin tüm şarkılara büyülü bir melodi katan tılsımdır aşk. yapmaya elinin gitmediği her şeyi yapma gücünü sana veren cevherdir.. ve sayamayacağım pekçok efsundur. mesafesi olamaz, göz göremez mesafeleri. zaten nefes alabildiğini, görebildiğini, duyabildiğini biliyor olmak bile bu bahsettiğim gücü verir.
aşkla sıradan hoşlantıların farkını kavramak gerek, aşkın ömür boyu süreceğine inanabilmek gerek, ve tanrı'nın işleri yoluna koymak için bir şans vereceğini bilmek gerek..
daha anlatacak çok şey var aslında.. zaten yazdıklarımın çoğunu buraya aktarmadım. peki bunları neden yazdım? bir yanım bunun cevabını bilmiyor, hâlâ hayret ediyor.
bir yanım ise kendinden hiç bu kadar emin olmamıştı.
dipnot: aşık değilim, aşkın öyle kolayca kurulabileceğini düşünmüyorum. sadece söylemek istedim..
seni sevdim,
seni birdenbire değil usul usul sevdim.
"uyandım bir sabah" gibi değil, öyle değil
nasıl yürür özsu dal uçlarına
ve gün ışığı sislerden düşsel ovalara...
aşk hazırlıksız yakalanmaktır belki de. beklemediğin anda beklemediğin şekilde kalbinin kapısının çalınması değil doğrudan kırılıp içeri girilmesidir. hanene zorla girer genellikle, ama girdi mi de sen çıkarmak istemezsin. gelişi hazırlıksız yakalar peki ya gidişi? o da aynı şekilde olur.geldiğini hissettirmeden gelir, giderken de sessiz sedasız çekip gider. sen yani kalbin, alışmıştır onun hanende yani kalbinde konaklamasına. artık oradan birisi, bir şey olarak görmeye başlamışsındır onu. işte tam da bu anda gider. sıradanlık onun tarzı değildir çünkü.
'aşk zamanın yokoluş mucizesine rastladığımız andır! öncesi ve sonrası olmayan bir yanılsamanın odak noktası' demiştim bir gün bir arkadaşıma. inandı. inandım.
aşağıdaki yazı bana ait değil lakin altına imzamı atabileceğim kadar doğru. sahibinden emanet bu yazıyı onun izni olmadan yazıyorum buraya, bana kızmayacağını ümit ederek..
aşk..
bendeki yan etkisi yer çekimine karşı koymamdır. ayaklarım yerden kesilir. içerimde bir şeyler aşağıdan yukarıya doğru hareket eder hep. yürümem ben. yerden bir karış havada gezerim. konuşmam. yemem. içmem. dünyevi tüm isteklerim, ihtiyaçlarım, arzularım bir şekilde dizginlenir.
o kadar kutsaldır ki bu kavram dünyevi olan her şeyi elimin tersiyle geri iterim. bedenim istemez hiçbirini. ruhum istemez. işte o zaman inanırım tanrı'ya. aşık olduğumda.
sonuna kadar yaşamak isterim. açlıktan ve susuzluktan bayılıp da hastaneye kaldırılmak adına yemem bir şeyler. içmem bir şeyler. konuşmam hiç kimseyle. beynim, kalbim, yüreğim, zihnim ve tüm hücrelerim tek bir kişi ile dolu olur.
her şeyim, tek bir kişinin her şeyi ile dolu olur.
susarım ben aşık olduğumda. yüzümde hep mahzun bir ifade belirir. salak gibi sırıtırım yürürken. nedensizce derler ya hani. yalan. ben gülmemin nedenini bilirim. nedenim o'dur. nedenim sen'sindir. varoluşum anlam kazanır.
ben aşık olduğumda uçarım. yer çekim yasası işlemez bana.
ezberdir.
karşı pencerede belireceği saatlere göre kurmaktır çalar saati.
otobüs durağında rastlanılacak zamanlara göre evden çıkmaktır.
aynı konserlere bilet almaktır.
seveceğini bildiğiniz kitaplar okumaktır.
saniyeleri paylaşmanın binbir yolundan en mükemmelini seçmek için çabalamaktır.
karşı tarafı ezberlemektir.
karşı tarafa ezberlemektir.
şiirler, şarkılar, dizeler, belki formüller...
akılda tutmaktır her daim adını, eksiksiz tekrarlamaktır.
gelip gidendir.
gelince kendine yer açıp, gidince lekesi kalandır. yoktur diyeceğim ama vardı. yoldadır diyeceğim, kapılar da kapalı. içimin boşluğu aşk şu ara. mutlak yolu kapımın önünden bir daha geçer. dünya küçük bir yerdir ne de olsa. küçücük.
en zor olanda sabahları ;
onun yokluğuna uyanmak, bile bile uyanmak, uyandıgında aklında hiç birşey yokken birden onun gelmesi ve kalbinden giren sancının tüm vücudunu sarması,iliklerine kadar o sancıyı hissetmek, sanki o gün hiç bitmiyecekmiş gibi uyumak istersin hep uyumak hiç uyanmamak.
en zor olanda sabahları;
yataktan kalkmaya üşenirsin hem kalksan nolucak ki o yokken çok sevdigin kahvaltı bile zehir olur. bogazından hiç birşey geçmeyeceğini bile bile o masaya oturmak,onsuz oldugunu bile bile....
" "şu mehtaba, şu coşkun denize bak. bilmezsin bunların ne demek olduğunu. aşık olunca anlarsın" demişti bi genç adam bana. aşkın somatik ve emosyonel belirtileriyle tarifinin bıkmadan usanmadan yapılmasından dolayı gözümüzde mi büyütmüşüz, çok büyük bir beklenti içine mi girmişiz acaba.
kafamı kurcalayan şu: aşık olmadığı halde dolunayın denizi aydınlatmasına, kurumuş bir ağaca, simli bir örtüye bürünmüş sırf betonlar yığını bir şehir manzarasına, tanımadığı insanlara gülücükler atan sekiz aylık bir bebeğe, karın altında can çekişen çiçeğin daldaki güzelliğine, kar tanesinin gözümüzün içine girene kadar salına salına düşüşüne hayranlıkla baktığımız çok olmuştur. son senelerde bu bakış açılarımız olumsuz yönde bir parça değiştiğine göre aşkla ilgili değil de içimizdeki mutlulukla ilgili olmasın? malum, yaş ilerledikçe hayat daha da üstünüze üstünüze gelmeye başladıkça mutluluk katsayısıda düşüyor.
aşk da insanı mutlu ettiğine göre... (öyle söylüyorlar).o halde aşık olmadan etrafındaki güzellikleri göremeyenler aşktan önce hiç mutlu olmadıkları için mi böyle düşünürler? aşık olunca insanın gözü mü açılır? o zaman aşkın gözü kör değil miymiş? ya da aşkı öyle bir öğretmişler ki şiirlerdeki "güzel"i mi görmeye koşullanıyoruz aşık olduğumuzda? yani aşık olduğumuzda pamuksu gür bulutlar değil, illa batışı mı güneşin güzel olan? aşkı da mı öğrenip de yaşıyoruz?"
yine geldin işte,aklımda yoktu hiç,iyileştim bak diyordum kendi kendime
dalga geçiyordum işte herşeyle
takıntılarımla,bunalımlarımla ve senle
artık bunu da yapabiliyordum
gülüyordum sadece
hafif bir duraksama olursa o tebesümde
seni hatırlıyordum sonra kovalıyordum hemen yüksek kahkahalarla
ne yapacağını biliyorum şimdi
ilk önce aklımı karıştırırsın sen
hatırlatırsın kendini
yavaş yavaş alıştırırsın yine
sonra usulca kayıp gidersin
biliyorum oyununu
bencilliğimi de farkettirdin bana
gidene üzülmüyorum ki yokluğuna ağlıyormuşum ben
gelip geçiyor işte herkes
hayat diyoruz
bir sen kalıyorsun yerinde.