ne zaman türkülerini duysam şöyle bir görüntü beliriyor zihnimde:
arabadayım.
pınarbaşı'ndan çıkmışız, bozkırı seyrederek,
kayseri-
malatya yolu üzerinden
uzunyayla'ya gidiyoruz. ilerledikçe bozkır genişliyor, ağaç sayısı, yeşillikler azalıyor, yükseklik ve rüzgar farkedilir derecede artıyor. direksiyondaki babam. arada gülümseyerek soruyor: "çok mu yordu yol sizi? uyuyor musunuz?" sonra "bir kaset koyayım da uykunuz açılsın bari." diyor. uzanıyor teybe. yine o türkü, o ses: "
işte gidiyorum çeşm-i siyahım".
on bir yaşımdan beri evimden ayrıyım. gurbet denirse buna, ki zannediyorum denir, benim gurbetim daha bitmedi, bitmez de. neyse işte, tatillerde eve gideceğimiz zamanlarda pınarbaşı ilçe merkezine kadar otobüsle gideriz. pınarbaşı'ndan sonrası için de babam gelir alır bizi. yolun kalan kısmında da bize hep aşık mahzuni şerif eşlik eder. bu sebeple işte, aşık mahzuni şerif bana çocukluğumu, evime, köyüme, sevdiğim insanlara olan hasretimi hatırlatır hep. ne zaman sesini duysam, kendimi babamın arabasında bozkırları geçerek köyüme doğru giderken bulurum.
... bozkır genişledikçe ağaç sayısı azalıyor. rüzgar çıktı. uzaklarda bir yerlerde, bir elektrik direğine bir şahin tünemiş, bakınıyor etrafa. tarlalarda traktörler harıl harıl çalışıyor. mevsim tercihen bahar. mayıs çiçekleri (adı nedir bilmiyorum; mayıs ayında açtıkları için çocukluğumda öyle anardık biz onları) çayırları sarıya boyamış.
araplar'a ait olduğu belli olan bir pikap deminki şahinin olduğu direğe doğru gidiyor. şahin onlar için para demek ya, yakalarlar birazdan. yanımızdan komşu köylerden birilerine ait arabalar geçiyor. babama selam veriyorlar. düşünüyorum: şu filancalardan metin amca'nın arabası. şimdi babam yerine direksiyonda amcam olsaydı kesin metin amca'yla yarışırdı. yapmadığı şey değil ...
ama ben o arabanın içinde değilim.
ezcümle; ben büyüdüm, babam yaşlandı, yollar tükendi, mahzuni şerif öldü.. ama bu türküler eskimedi, eskimez.