|
|
- kişiye kalp spazmı geçirtecek kudrete sahiptir. kendilerine edebiyat sosyetesinde ve sözlükte elimizi sallasak çarpar hale gelmişizdir.
duygularını samimi ve ağdalı kelimeler kullanmadan ifade edenleri, günlük hayatta kullandığımız dilde pekala karşılığı varken metni çetrefilleştirmek için veya hem kendisine hem metne gizem katmak adına bir elinde osmanlıca sözlükle taklalar atmayanları bu zümrenin dışında tutmak gerek.olanca subjektifliğimle örneklendireyim:
ağlak edebiyatçılar: tuna kiremitçi, iclal aydın, cezmi ersöz, haşmet babaoğlu,....
ağdasız edebiyatçılar: cesare pavese, virginia woolf, arthur rimbaud, rainer maria rilke,....
söz konusu ayrımı layıkıyla yapmak önemli. tabii ki tahlil klasik tabirle önemli ölçüde görece tehlikesi taşıyor. isimler kişiden kişiye değişkenlik gösterse de gerçek değişmez. durup dururken kendilerini depresyona sokma yetileriyle gurur duyan "bilir misin"ci yazarları farketmemek olanaksız. yazar hikayesinde bazen aldatılır, bazen kahramanı hüzünlü bir şekilde öte dünyaya uğurlar, bazen yağmuru üç sayfa çiseletir, bazen de sonbahar yaprağını düşürene kadar ananızı ağlatır. halbuki yığılı paragraflardan çıkan anlam sabittir: çok yalnızım/paylaşmayı özledim, çok hassasım/öyle bir melankoliğim ki sormayın, kimse benim yaralarıma dokunamıyor/dokunabilecek kişiyi arıyorum, bitmişim ben/şefkate ihtiyacım var.
tolstoy sekiz yüz küsür sayfalık romanı anna karenina'da kont vronski le karenina'nın ilk kez birlikte olduğu sahneyi bir cümlede anlatır:
"hemen hemen bir yıldan beri vronski'nin daha önceki tutkularının hepsini silip süpüren, yaşamının tek isteği: anna'ya olanaksız, korkunç, o ölçüde de göz kamaştırıcı bir mutluluk hayali gibi görünen şey gerçekleşmiş, bu istek giderilmişti."
bu kadar işte. "bilmemnelerin derinliğinde kaybolduklarından", "örselenmiş* tutkuların kendilerini esen yelle beraber bir yaprak gibi savrulurcasına kaderin boşluğuna bıraktığından" falan bahsetmemiş. ancak tolstoy tek cümlesinde olayın gerçekleşmesinin duygusal yönden açıklamasını hem anna hem de vronski açısından yapmış.
görüntü kirliliği ve byte/sayfa israfının had asfhaya gelmesiyle birlikte sözünü ettiğim zümre gerçekten de can sıkmaya başlıyor. hele ki buna bir şekilde yazarın gerçek hayatta resmen bir yavşak olduğu gerçeği eklenince mide de bulandırıyor. onlar "ellerimde miydi bahar" diye dört dönerken bir bakmışsınız; meğer onun bunun baharını yatağa atma peşindelermiş. hey yavrum hey.
ever danced with the devil by the pale moonlight
- cezmi ersözün üyesi olabileceği zümredir.
- ikircikli tutkuların duyarsızlığıyla dillendirdiği sözcükleri, hüzünlü bir bulut gibi göğsümüzde düğümler, gezdirir durur öylece, sanki sinsi bir yağmur bekler gibi ürkektir benliği, ama gene de sarhoş mağrurlukların arkasında dingin bir kahpe saklar, hoyrattır çoğu zaman içten pazarlıklı kardan adam gülüşüyle.
halbuki adam gibi tak tak diye koy, çatır çatır yap betimlemelerini, izlenimlerini, ulan millet senin yazı masturbasyonunu izlemek zorunda mı ya? aman ne kadar da güzel uzun cümleler kuruyorsun hasbam! aferin sana. oysa basitlik, yalınlıktır asıl güzel olan. büyük yazmak, kısa cümleler kurabilmekle ilintili. kosinski abimizi örnek al bari it.
bakın dünya edebiyat tarihinin unutulmaz yazarlarından maskarti obira, "yaş kasıklarda dolunay" adlı romanında, sevişme esnasında kavimler göçüne konsantre olduğu için bir türlü siki kalkmayan fransua karakterinin, don gera andre önündeki sefilliğini nasıl da vurucu bir dille anlatmış, haydi okuyalım " gera ağzına alırken rahattı. sanki o da biliyordu bu dallamada bi icraat olmadığını. taşaklarını uzattı son bir hamleye fransua. kırmızı kırmızı beneklerle pişik bir görüntü vardı ortada sanki. sustu. baktı. allah belanızı versin lan hepinizin diyerek pencere pervazına tutundu. çıldırmış gibiydi. çopurlu yüzü beyazlaştı."
işte bu adam bu yüzden maskarti obira, bir insan boşu boşuna büyük yazar olmuyor. ağlak yazarların kurduğu 15-20 cümlenin yaratamadığı etkiyi bir sözcükle koyuyor obira. ne olur samimi olalım.
- içlerinde akacak mecra arayan bir melankoli vardır bunların. yaprağın düşüşünü izlerken, süt liman denize bakarken böyle hüzünlü metaforlar bulmaya uğraşırlar.
haydi biraz çalışalım;
“rüzgârın tokadıyla örseleniyorum, düşen bir yaprak gibi ve sen anlamıyorsun”
“içimdeki fırtınayı salsam bu süt liman kıyılara, milyonlarca damla olup yağsam ruhundaki kayalığa”
bu insanlara bu cümleleri kurduran kesinlikle akacak mecra arayan melankolileridir. hani hepimiz durduk yere, boktan bir filmle filan hüzünlenebilir, böyle kelime saçmaları üretebiliriz ya. bu haleti ruhiyeden yazarak kurtulmaya çalışanlara tavsiyem bunu az okunan bir yerde yayınlamaları, ya yayınlamadan önce kendilerine yirmi dört saat tanımaları. zira sadece bir gün sonra bile yazdıklarından utanma olasılıkları yüksektir.
(bkz: yaşadım oradan biliyorum)
- onlara yazar değil yazan denir...
- gitar çalabilenleri teoman olur bunların.
"sokaklarda sapsarı yapraklar, mazgallarda yağmur var. hangi kentte, bu denli acı var, başka nerede istanbul kadar"
"daha kaç vücut gerek bana"
"hem yara bandım hem yaram"
"senden önce, senden sonra"
"birlikte ama yalnız..."
"çok beyazdı kir tutardı.."
"sorma neden niçin, her şey yalnızlıktan bak bak bak...güzel bir gün, ölmek için(ovv şit dostum!)"
sanırsınız ki bu şarkıların yazarı da amma duyarlı, sevgiye aç, güçsüz, kandırılmış, acı çeken bir erkek("yeme de yanında yat" der kızlar buna).halbu ki yaptığı şarkılar onun boş hüznünün mecrası oluvermiştir işte.üstelik mecraları bile oradan buradan kesip yapıştırma, derme çatma orijinallikten yoksun işlerdir.bu işin her şeyden önce karizmasını sevdiğine bahse girerim.
kıssadan hisse, ey ağlak edebiyatçılar zümresi mensupları, madem yazıyorsunuz, üzerine bir de gitar çalın, biraz süsleyin teoman olun.
ama "ben size teoman olamazsınız demedim..."
- cezmi ersöz'ün fahri başkanı, haşmet babaoğlu'nun en karizmatik, tuna kiremitçi'nin en popüler üyesi olması muhtemel, hatta yok yok, kesin olan zümredir.
tüm edebiyat camiasının en tehlikeli zümresidir kendileri ayrıca, şiddetle kaçınınız efendim.
- (bkz: dead poets society)
(bkz: pek serbest çağrışım)
- sözlük içerisinde ele alacak olursak, spesifik örneklerini bulabileceğimiz zümredir.
insanları, gerçek hayatta sınıflandırmak bana yanlış gelse de sanal kimliklerin gerçek kimlikleri ele geçirdiği sözlük ortamında, bahsedilen zümreyi iki gruba ayırmak sanırım doğru olacaktır:
1-severek okudukları, ünlü edebiyatçılardan etkilenenler
2-bariz bir 'duyguyu sömürerek oy toplama ve ego tatmin etme' kaygısı içerisinde olanlar
birinci grubu anlayışla karşılıyorum kendi beyin sınırlarım dahilinde. ancak ikinci grubun neden böyle bir tutum içerisinde olduğunu anlamak gerçekten güç. daha çok oy alma, daha çok beğeni toplama, daha çok 'vah vahhh neler yaşamış garip' dedirtme çabasını yersiz buluyorum. anlatılan bazı şeylerin tamamen hayal ürünü olduğunu hissetmek de duygusallaştırmak yerine epeyce güldürüyor beni. umurunuzda olur mu bilmem ama haberiniz olsun. (hitap etmeye çalıştığınız kitleden biri olduğum için umurunuzda olmasını tercih ederim.)
sonuç olarak; yazarların, kendi 'en iyi'lerine değil de başka yazarların 'en iyi' diyeceği şeylere hitap etmeye çalışması (çalışması diyorum çünkü bunu başaramayanlar gerçek anlamda komik duruma düşüyor) yani bir nevi nabza göre şerbet vermesi baydırıcı sonuçlar doğuruyor.(arkhe, 18.06.2007 23:29 ~ 23:31)
- (bkz: ağlayarak sıçmak/!stewartgilligangriffin)
- (bkz: şöyle bir yer açın yazar ölmüş ağlıcam)
- çôk âcîlâr çêkmîş însânlârdân ôlûşûr. sîmîtçînîn kârşîsîndâ âğzînî şâpîrdâtân sêzêrcîk gîbîdîrlêr kîmî zâmân...
öylêsînê yürêk yâkân, kül êdên... .. .. .. ..... ..
- tam olarak kimlerin katılacağının iyi saptanması gereken zümre. şayet lafı dolandıranların, ağdalı dil kullananların katılacağı bir zümre olacaksa hemen ilk etapta katılacaklar listesine ahmet hamdi tanpınar'da eklenmeli. zira tanpınar mesala huzur'da: nuran'ın sesi için "taze çimen rüyası" gibi bir benzetme kullanır ki günlük konuşma dilinde buna benzer bir benzetmeyi hiç kimse kullanmamıştır hayatında emininim. üstelik romanı okuyanlar bilir bu benzetmenin çok daha fazlası kitapta yüzlerce yerde yapılır. devamlayın,
mesala bergson'un zamanla ilgili: "zamanın parçalara ayrılmaması gerektiği, tarihi bir bütün olarak değerlendirme" gibi tezlerini, tanpınar:
ne içindeyim zamanın,
ne de büsbütün dışında;
yekpâre, geniş bir ânın
parçalanmaz akışında.
bir garip rüyâ rengiyle
uyuşmuş gibi her şekil.
rüzgârda uçan tüy bile
.....
kökü bende bir sarmaşık
olmuş dünya sezmekteyim,
mavi, masmavi bir ışık
ortasında yüzmekteyim. "
şeklinde uzun uzadıya motiflerle, imgelerle anlatıyor diye bu zümreye katılmalı mıdır?
ya tanpınar'ın hocası yahya kemal'e ne demeli? yahya kemal "öteki tarafa giden gelmiyor" demek yerine lafı uzatıp bir de bol bol imge kullanıp ölümü ve sonrasında yaşanabilecekleri sessiz gemi şeklinde anlattığı için zümreye katılmalı mıdır?
ayrıca paris'e giderken yolda gördüklerini günlüğünde sıradan günlük bir dille anlatmak yerine belki de tüm edebiyat tarihinin en "sombolik" şiirlerinden sarhoş gemi'de derin imajlarla anlatırken arthur rimbaud , bu zümreye katılmayı haketmiş midir?
ya da derviş bey'e pusu kuran akyollu mustafa beyin pusuda sıkılıp karıncaları izlemeye dalma sahnesini en ufak ayrıntılarına kadar anlatan, "adam sıkıldı, daraldı" demek yerine "taşbaş'a yer demir gök bakır oldu" ya da sadece su durgundu demek yerine "karıncanın su içtiği " gibi bir benzetme kullanan yaşar kemal zümre başkanı olur mu bu toplantıda?(aytok, 19.06.2007 16:54 ~ 11.09.2007 12:00)
- kız tavlamak için her yolu deneyen entel bozuğu erkekçiklerin, kitaplarını koltukaltlarında aksesuar olarak taşıdıkları ve bol bol alıntı yaptıkları zümre.
- kendilerine asıl sanatçılar tarafından ceza verilmediği sürece varolacak zümredir. bu sebeple hala vardırlar. genelde ben bu yazılara yorum yapmıyorum ve onların basit imgeleri ile sikindirik benzetmeleri zerre sikimde olmuyor, muhattap almıyorum. lakin arada okuyup okuyup , yazıp yazıp, onay ya da eleştiri bekledikleri oluyor, "ebeni sikeyim, ne bu lan amcık" diyesim geliyor, diyemiyorum, ağzımdan dökülemiyor bu sözler boğazımda bir yumru* * oluyor ve diyemiyorum, götüm yemiyor o kadarını. onun yerine "ben edebiyattan anlamıyorum" ya da "pek ilgimi çekmiyor" deyip geçiyorum. oysa bu benim eksikliğimden çok onların eksikliğinden kaynaklanıyor. günlük hayatta iki kelimeyi tahlil edemeyen adam nasıl özgün bir imge oluşturabilir ki? bir de imge çorbası yaparlar ki o çorbayı kafalarından aşağı boca edesim gelir. kullanıcaksan bi imge, bi yargıda kullan, imgesinin imgesinin imgesini ne yapacam, ortaya güzel bir şey çıkıyor sanıyorlar ama olmayınca olmuyor.
- hayatın boktan gerçeklerine sırt çevirip, basit duyarlılıkların çevresinde dolanan yazarlar zümresidir. bayatlamış betimlemeler, kokuşmuş bir duygusallık, sanki dünya çiçek gibi bir yermiş ve herkes ve her şey sevgi doluymuş gibi bir anlatım. bir çeşit masturbasyon.
oysa misal, boyacı bir çocuğun hayatı anlatılacaksa eğer, okuyanda ağlak bir duygusallık değil, içten ve samimi bir öfke uyandırmalıdır. yazının amacı gerçeklerin üzerini süslü ve sulu zırtlak, cıvık cıvık ve ağdalı cümlelerle örtmek değildir.
yazının bir amacı olmak zorunda değildir denilebilir elbet, ama bu yazarların yazdıkları iyi edebiyat da sayılamaz; çünkü ortada akıl zorlayıcı, okuyana zevk veren hiçbir cümle yoktur.
- "örselenmiş" bir ruha ve bunun ne anlama geldiği hakkında bile en ufak bir fikre sahip olmadığım için asla anlayamayacağım yazar güruhu.bir hüzün kovan kuşu tadında yazılar falan .yok anlayamıyorum.bu kadar hüznü kaldıramayacak kadar komik gelirken bana yaşam denen oyun, en iyisi bu yazarları gördüğün yerde kaçmak diyorum.ruhlarının kanayan yaralarına dair ufacık bir hislenme ya da hümanist herhangi bir yaklaşım içerisine giremiyorum.yapamıyorum, olmuyor zannedersem benim ruhumu da işte bu durum örseliyor.
(eleanor, 07.07.2007 00:28 ~ 08.07.2007 01:43)
- kendileri hakkında birkaç arkadaşımla uygulamayı düşündüğümüz bir planımız var!
bu yazarlardan biri görüldüğü zaman gayet entelce yaklaşın. hafif kırılgan, biraz gördüğüne sevinmiş ve son derece kibar bir ses tonuyla "pardon cezmi bey\iclal hanım\tuna bey bakar mısınız?" deyin. güvercin ürkekliğine sahip bir kalp taşıyan yazar, kafasının üzerinde "işte hayat limanında bir gönül dostu daha..." şeklinde üç noktalı bir düşünce balonu ile size bakana kadar bekleyin...
bakar bakmaz tüm hınç, hırs, öfke, gibi duygularınızın alayını serbest bırakın. tüm gücünüzle gerinip, "reva mı lan bu yaptıklarınız insanlara?" nidaları eşliğinde bağırarak sağlam bi tane geçirin! boyun kıran cinsten bir tokat mükemmel olur. el ve parmaklar tam açıkken falan.
daha sonra bu romans minör yazarların yüreğinize yüklediği ne kadar gereksiz acı ve keder varsa boşaltmış olarak istediğiniz yere gidin, muhabbet edin, eğlenin, dansedin, fotoğraf çekin, siyaset hakkında tartışın, resim yapın, tavla oynayın, güzel kızlara\yakışıklı erkeklere bakın, hatta tanışın, sevişin. ama yavaş yavaş, narin, kırılgan vs. değil. çatır çatır...(mavio, 11.07.2007 21:03 ~ 26.09.2007 15:41)
- bunların en önemli özelliği duygusallığı yazın malzemesi olarak kullanmaktır. tabii her duygusal kişiyi de bu kategoriye sokmak haksızlık olur. mevzubahis konu yapmacık ve ikircikli davranışlarda bulunanlardır.
maalesef türk edebiyatında tuna kiremitçi ve iclal aydın gibi kişiler bu metodu çok kullanarak yazın sistemimizi de kalitesiz bir ortama çevirmişlerdir.. orhan pamuk gibi sırf şov yapmaya meyilli kişiler de bundan yararlanmaktadırlar.
durumun bu şekilde moda olmasından mütevellit, bu ağlaklık kavramını her yerde görmek mümkündür. ister interaktif bir sözlük olsun, ister bir forum sayfası böyle kişilerle karşılaşılabilir. insanların duygularını istismar ederek prim yapmaya çalışmak hiç etik değil, uçan yazarın arkasından sevinç gösterisi yapmak gibi. işte burada konu biraz daha karışmaktadır. espri, ironi gibi bilumum edebi öğeden anlamayan komikçilerin çoğalması da aynen ağlakçılar gibi istenmeyen bir durum gibi gözüküyor. bu aslında başka bir başlığın konusu, buyrun;
(bkz: palyaço edebiyatı)
|