göğe dallanarak yükselen , bir bakıma göğe dallardan bir ağ ören , ağarak yaşayan , canlıbiliminde bitki olarak sınıflandırılmış , hareketi çok yavaş ve zor gözlenen bir canlı.
tek gövdesi bulunan, beslenmeyi ana ve yan köklerden alan 4-5 m boyundaki odunsu bitki.*
eğer bir ormancı ağacı kesme maksadıyla elinde baltasıyla gelecek olursa onun geldiğini gören tüm ağaçlar korkudan titrerler. artık ağacın mutlu mu, mutsuz mu; korkmuş mu, korkmamış mı; üzgün mü, sevinç içinde mi olduğunu ölçecek aygıtlar var. ormancı geldiğinde onu gören tüm ağaçlar korkudan titremeye başlarlar. ölümün yakınlarında olduğunun farkına varırlar. henüz ormancı hiçbir ağacı kesmediği halde, sadece geliyorken...
çok daha garip başka bir şey daha var; eğer bir ormancı bir ağaç kesme maksadı olmadan sadece oradan geçiyorsa hiçbir ağaç korkmaz. aynı ormancı, aynı baltayı taşıyor. görünen o ki adamın ağaçları kesme niyetini ağaçları etkilemekte. bunun anlamı adamın niyetinin anlaşıldığıdır; titreşimlerin ağaçlar tarafından çözülebildiği anlamına geliyor bu.
bir başka önemli olgu daha bilimsel olarak gözlemlenmiştir; ormana gidip bir hayvanı öldürürsen sadece hayvanlar alemi sarsılmaz, ağaçlar da sarsılır.
amerika'da ağaç halkası araştırma merkezi olarak bilinen bir araştırma merkezi vardır. bir ağacı kestiğimizde, kesilmiş yüzeyde belli sayıda halka veya daire olduğunu görürüz. ahşap mobilyalarda görünen güzel, dekoratif damarlar bu halkalardan kaynaklanır. bu araştırma merkezinde bu halkaların oluşumu üzerine çalışmalar yapılmaktadır.
merkezin yöneticisi, profesör douglas hayatının büyük bir kısmını bu olguyu araştırarak geçirmiş ve bu konuda bazı gerçekler keşfetmiştir. genelde bu halkaları sayarak ağacın kaç yaşında olduğunun saptanabileceğinden hepimiz haberdarızdır. her yıl yeni bir halka oluşur; her yıl ağacın içinde yeni bir katman büyür. eğer ağaç elli yaşındaysa, elli kez sonbahara tanık olmuşsa, içinde de elli tane halka oluşmuştur. ancak şaşırtıcı bir şekilde, bu halkalar aynı zamanda belli bir yılda mevsimlerin nasıl geçmiş olduğunu da gösterir. eğer mevsimler o sene normale göre daha sıcak veya daha yağışlı geçmişse, halka oluşumları da daha geniştir. mevsimler soğuk ve kurak geçmişse, halkalar da o kadar kalın olmaz. onlara bakarak ne zaman güçlü yağmurlar yağmış, ne zaman kuraklık olmuş ve ne zaman mevsimin çok soğuk geçmiş olduğunu anlamak mümkündür.
profesör douglas bu araştırmayı yürütürken beklediğinin çok ötesinde bir sonuca daha vardı. gözlemlediğine göre her on bir yılda bir halkalar genişliyordu ki her on bir yılda bir güneş'teki nükleer aktivite en üst noktaya ulaşır, güneş daha aktif duruma gelir. adeta güneş'in periyodik bir ritmi söz konusudur ve bu noktada radyoaktivitesi en üst düzeyde seyreder. böyle bir yılda ağacın içinde de daha kalın bir halka oluşur ve bu yalnızca tek bir orman veya ülke için değil, tüm dünya'daki ağaçlar için geçerlidir çünkü ağaçlar kendilerini yoğunlaşmış radyoaktiviteye karşı koruyabilmek için önlem alırlar. ağaç her on bir yılda bir, kendini güneş'in saldığı aşırı güçten koruyabilmek için daha kalın bir kabuk geliştirir. on birinci yıldan sonra ağacın oluşturduğu halkalar git gide incelirken, beş yıldan sonra bu halkaların eni yeniden on birinci yıla kadar yavaş yavaş kalınlaşmaya başlıyor.
bilim adamları bu olguya dayalı olarak yeni bir terim üretmiştir: küresel iklim.
henüz insanoğlu yere inmeden önce, canlıların hepsinin hareket edebildiği, diyar diyar gezebildiği kadim tarihlerde ağaçlar da neşeli imiş; çiçeklerle beraber güneşi seyreder, fillerle güreş tutar, kurtlarla kuzulara eşlik edip diyar diyar gezer, ağustos böcekleri ile ayın yüzüne bakıp muhabbet eder, kendilerinden geçene kadar şarkı söylerlermiş. öyle çok yer değiştirir, öyle hızlı gezerlermiş ki, bir ağacın bir diğer arkadaşına rastlaması, denizde bir balığın diğerini tekrar bulması kadar zor, kâinatın bir köşesindeki yıldızın diğer köşedeki başka bir yıldıza göz kırpması kadar imkânsızmış.
herkes mutlu mesut yaşarken, ilk misafirleri gelmiş gökyüzünden; doğanın dilinden çok farklı, bambaşka bir lisan, konuşan güzel mi güzel iki insan. kimisi inanamıyomuş gözlerine, kimisi ise misafirleri ağırlamak için var gücüyle kafa yormaya başlamış bile. ağaç yanaşmış önce, uzatmış bir dalını üzerlerine. erkek olan dişiyi çekmiş kendine, getirmiş dalın gölgesine. ayrıkotlarından birkaçı safları sıklaştırıp oturtmuşlar misafirleri üzerlerine. kuru otlar kıyafet örmüşler, insanlar geçirmiş üzerlerine. hayvanlar ise misafirlerin karınlarını doyurabilmek için aralarında konuşup tartışmışlar, içlerinde en hareketli olan tavşanları kurban etmeye karar vermişler tavşanların da gönüllü teslimiyetiyle. karınları doyduktan sonra kokulu bir elma yemiş, uykuya dalmışlar, ağaçlar çember olup gece boyu korumalık yapmışlar.
ilk gün böyle geçmiş insanın gelişi ile, ikincisi de, aynı şekilde üçüncüsü de. günler günleri kovalamış, her geçen gün bütün canlılar, misafirlerine alışmışlar iyiden iyiye. artık kendilerinden biri olarak görüp sevdikleri, güzelliklerine kapılıp saydıkları, rahat etmeleri için seferber oldukları bu yeni arkadaşları benimsemişler. dilden dile dolaşmış gelenlerin güzellikleri. hatta ayın öteki yüzünün göründüğü söylenen uzak diyarlardan, güneşin hiç doğmadığı söylenen memleketlerden pek çok canlı, misafirleri görmeye gelmişler bu topraklara. ancak hiçbiri cesaret edememiş yaklaşmaya, zaten sık örgü ağaçlar izin vermezmiş de, güzellikleri de seyirlikmiş yalnızca. misafirlerin yüzündeki nurun dokunulsa dağılıp gideceğinden korkanlar, razı olmuşlar yalnızca bakmaya, seyre dalmışlar doya doya. kimisi artık bu diyarlara yerleşmiş, kimisi de bu güzelliği anlatmak için memleketlerine gitmiş. haftalar haftaları kovalamış. ne artık çiçekler güneşi seyrediyor, ne de ağustos böcekleri şarkı söylüyormuş; izlenecek güneş de, söylenecek şarkı da insanmış artık.
aylar da ayları kovaladıktan sonra, bir sabah bütün canlılar şaşkınlık içinde uyanmışlar; dişi olan kolunda yavru bir insan tutuyormuş; ufacık, dudakları dut kadar mor, gözleri gök kadar mavi. herkesin dikkatini celbetmiş yavrucak; artık insanları seyredenler, yavrusunu iki kat fazla seyretmeye başlamış. kurtların, aslanların, kaplanların, gözleri dolarmış mutluluktan, alamazlarmış gözlerini küçük çocuktan. ağaçlar daha da sıklaşmış daha fazla koruyabilmek için yavrucağı, böylece alt etmişler en azılı düşmanları rüzgârı. el ele vermiş bütün doğa, koruyabilmek için misafirleri daha fazla.
yine mutlu gecelerden birinde, insanlar en derin uykularına gömülmüşken, adı sanı duyulmamış bir kuş gelip ağaçlarla konuşmak istemiş, içlerinden birinin kulağına eğilmiş: “yalnızca dağdan gelip bağdakini kovmayacak bu insanlar, bağın kendisine de musallat olacaklar. şimdi almazsak önlemimizi, unutalım gelecekteki mutlu günlerimizi. yavrularını öldürelim, olgunları ile yetinelim.” kulak kabartan bu muhabbete, bütün ağaçlar karşı çıkmışlar haliyle, “zarar gelmez onlardan bizlere. bekleyelim görelim, zor değil görmek, görmek isteyen gözlere.” kuşu da kovmuşlar yanlarından. bu ilk olmuş ama son değil canlılar arasında, dinlenmemiş bir canlının sözü ilk anda.
yıllar yılları kovalamış, yavrucak kendince konuşmaya başlamış. eğlenecek meşgale ararken, ağaçlar dallarına alıp sallamışlar onu, zamanı gelince salıncak bile kurmuşlar. yüzlerce dal ezilmiş urganların altında, seyrine doyum olmayan yavruya feda olsunmuş, onlarca dal kırılmış minik misafir büyüdükçe, ağaçlar razı olmuş. zira diğerlerinden daha yakınlarmış insanlara, ayrı marifetmiş erişmek bu büyük onura.
günlerin hep böyle mutlu geçmesini beklemek aptallık olur, mutsuz günlerin geleceğini ummak budalalık. asırlar asırları kovalamış, insanlar çoğalmış. seyirlik olanları toprağa, yüzüne bakılmayacak olanları canlıların arasına karışmış. zamanında kurban verdikleri, elleri ile besledikleri, dalları ile korudukları canlılar artık yavaş yavaş düşman olmuşlar koruyucularına. izinsiz kesilen dallar, gönülsüz koparılan kollar korkutmuş herkesi. eski mutluluklarından çok daha fazla korku hâkim olmuş canlılara; kuzu bile kaçar olmuş can dostu kurttan. kimi canlılar kendilerini kurtarmak için eskinin misafirlerinden, kaçmışlar uzak memleketlere, güneşin hiç doğmadığı, ayın öteki yüzünün göründüğü yerlere. ağaçlar ise asla terk etmemişler eskinin misafirlerini, ancak perişan hale gelmişler. nutku tutulmuş kimisinin, kıpırdayamaz hale gelmiş, utancından ve üzüntüsünden perişan olanlar, ahengini kaybetmiş.
o gün bu gündür, kiminin boynu bükük kiminin başı diktir ama konuşamazlar kimseyle, çekinmezler ağzı var dili yok derler diye, kıpırdamazlar dahi hiçbir yere. ne fillerle güreş tutacak, ne çiçeklerle güneşi seyredecek kadar vardır mecalleri, yalnızca beklerler gelene kadar ecelleri. hatta umursamazlar en büyük düşmanları rüzgârı, gölgelerinin oynaşmasıdır eski zamanları hatırlatan tek yadigârları.
ağaç insan ömrü gibidir.mevsim mevsim canlanır;mevsim mevsim solar..dökülür yaprakları..açarken gösterişli,hayat dolu,bir okadar da ihtişamlıyken,atınca örtüsünü üzerinden asil ve yapayalnızdır.duruluğa bürünmüş bir yalnızlıktır onunki.yalnız olsa dahi tek başına mıdır bilmem. sonsuzluğu simgeler ağaç.tabuların yıkılışını.ölüme kafa tutuşu..sessizce haykırışı anlatır insanlığa.bitişi terkedişi değil sadece küçük bir mola verişi simgeler ağaç..kış boyu..
toplarken meyvelerini bohçasına "bahara döneceğim" diyerek selam eder de gider. bir selam da bizden bekler ya belki.farkına varırmıyız,duyar mıyız sesini bilmem..
büyüdükçe serpilmeyi yaşlandıkça olgunlaşmayı,olgunlaştıkça meyve vermeyi güçlenmeyi görürüz doğa apak kara büründüğünde göçüp giden ağaçlarda..güçlendikçe,uzattıkça göğe kollarını,aldıkça kollarının altına rüzgara karşı savunduğu insanlarını fedakarlığı simgelemeye başlar yaşlı dostumuz..tıpkı insanlar gibi.. ağır ağır tüketir günlerini..
orhan veli'ye ait ağaç şiirinin hikayesi şu şekilde anlatılır:
orhan veli çınar dergisine bir şiir gönderir. şiir yayınlanmaz, bunun üzerine orhan amca şiirini geri ister. ama çınar dergisi şiiri geri vermeyi reddeder. bunun üzerine adı geçen şiir yazılır
ağaca bir taş attım
düşmedi taşım
düşmedi taşım
taşımı ağaç yedi
taşımı isterim
taşımı isterim
içimde sarılma hissi yaratan varlık. sarıldığımda iyi hissederim kendimi.yalnız yaşayanları olduğu gibi, birarada orman oluşturanları da vardır. hepsi, insana ve canlılara yuva'dır, berekettir, hayattır. bir fidan oluşundan, köklerini derinleştirip boyunun uzamasına, dallarını ve gövdesini genişletmesine dek insan ömrünü çağrıştırır. nitekim eskiden, her çocuk doğduğunda bir ağaç dikilirmiş. yanımızın yöremizin beton olduğu bu diyarda kalmadı artık bu güzel gelenek."yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine" demiştir nazım hikmet.