şimdilerde ölüm orucunda bulunan sergül albayrak'ın mükemmel yazısıdır..
"bilmezdim bu duyguyu hiç. açlık deyince, hep midenin boşluğu anlaşılır. ben bugün 60. gününde bir ölüm orucu direnişçisiyim. midem boş ve yine bilmiyorum açlığı. aldığım sıvılar ve şeker dışında birşey girmiyor mideme. tokluk duygusunu kaybettim çoktan. çünkü reddediyorum farklı birşeyin girmesini mideme. çünkü ben hapishanedeyim, hücrelerde "yaşamaya" zorlanan binlerce tutsaktan biriyim.
hücre... çok yazıldı üzerine, çok tartışıldı. herkes kendince yorumlar getirdi, kimisi bilgiçlik tasladı, kimisi elini vicdanına götürerek açıklamalarda bulundu. bunlar dışında dünyanın bir çok yerinde, ülkesinde yaşanan örnekleri, yaşayanlar ya da artık hayatta olmayanların yakınları anlattı... biz tutsaklar da 19 aralık 2000 öncesinde ve sonrasında çok şey söyledik hücrelere dair. çok şey anlattık. öldük, bugün itibariyle 117 kez tekrar tekrar öldük... açlıkla ölüme yürüyoruz hala, benim de içinde yeraldığım 11. sevgi erdoğan ölüm orucu ekibi olarak... ve biz de öldükten sonra yeni ekipler çıkacak ölüme yürüyen... böyle ekip ekip ölüme yürümek, çok mu hoşumuza gidiyor dersiniz? açlık insan bedenine bir işkenceyse, biz bedenimize niye işkence yapıyoruz? yaşamdan ölmeyi isteyecek kadar mı bıktık? ya da kimi kendini bilmezlerin bilgiçlik taslayarak "ölümü yücelten" varlıklar olduğumuz için mi?
yok hayır! böyle düşünenler, hücreyi bilmiyor demektir. böyle düşünenler açlığı da bilmiyor demektir.
evet açım! ama yemeğe değil. evet açız! yemeğe değil, insan görmeye, insanla konuşmaya...
bu açlığın nasıl bir açlık olduğunu bir de şöyle anlatmaya çalışayım size; almanya'da doğdum büyüdüm. rahat bir yaşama sahiptim. bilinen anlamıyla hiç açlık çekmedim. dahası, yeyip içmeyi de çok severdim. bizim güzel halk deyişimizle yediğim önümde, yemediğim ardımdaydı... ama devrimcilikle tanışmam benim tüm bu yaşamıma dönüp bakmamı sağladı. ben böyleyken, dünyanın bir çok ülkesinde açlıktan karınları şişen çocuklarla tanıştım. ben böyleyken, "açız" diye haykıran halklara bombalar yağdırıldığına tanık oldum. hayır uzağa gitmeye de gerek yok ki, vatanıma baktığımda bile utanma duygusu kapladı her bir yanımı.... çocuğunu okula gönderemeyen bir babanın hissettiklerini düşündüm... sonra çocuklarına süt içiremeyen, sofraya ekmek çıkaramayan anneyi... ya da mirvan'ı...
iki yaşındaki mirvan'ı, otopsi raporunda ölüm nedeni "açlık" yazan bebeği hatırlayın... ve mirvan'ın ölümüyle doyan kardeşlerini... ve bir de düşünün, mirvan'ın ölümünü tv'den izleyen bir ölüm orucu direnişçisi, fatma köse, o an yediği şekerden utanıyordu 200'lü günlerinde!
evet, tüm bunları görmek, beni daha büyük bir açlığın içine itti. adalete açlığım büyüdü gün gün... bir insanın, bir toplumun yaşayabilmesi için ekmek kadar, su kadar gereklidir adalet. ilk kez açlığımı o zaman çok somut olarak gördüm; yediğim önümde, yemediğim ardımda iken "aç" idim ben. ve bu açlık beni devrimci yaptı.
adalete açlık, hiç bir açlığa benzemez. işte bundandır ki bu açlık, ne hapislik dinler, ne de zor koşullar. beyin sağlam oldukça bu açlığı her zaman, her koşul altında hisseder. bu açlık, öteki tüm açlıkları bastırır, bu açlığı doyurmak uğruna, öteki tüm açlıklara böyle rahat katlanılır.
evet, bugün fiziki açlığımın 60. günündeyim. hücredeyim. karşıma bakıyorum duvar. ardında yoldaşım... arkamda yine duvar! ardında başka bir yoldaşım. bazen onların konuşmalarını, gülmelerini duyabiliyorum. hemen merak ediyorum "acaba neye gülüyorlar" diye... sevinçlerimi, acılarımı, sorunlarımı, sahip olduklarımı paylaşmak isitoyrum onlarla... insanım çünkü ben. insan olan merak eder, paylaşmak ister. sadece bu duvarın ayırdığı yoldaşlarımla değil, yüzlerce binlerce kilometre ötedeki insanların da derdini, neşesini merak ediyor, paylaşmak istiyorum. çünkü ben bir insanım.
60 günlük açlığımla ben bunları düşünebiliyorsam, bunu neye borçluyum biliyor musunuz? yüz-on-yedi yoldaşımın ölümüne! evet çok ağır bir şey bu. ama bir gerçek. bugün düşünebiliyorsam, merak edebiliyorsam, bu hücrede duygularımla, düşüncelerimle, kimliğimle varsam, bunu can pahası koruyan 117 yoldaşımın ölümüne borçluyum.
inanç veya değer! hiç düşündünüz mü bu iki kelimenin üzerine. ben çok düşündüm. benim inancım adalet açlığıdır. değerim ise bu uğurda verdiğimiz canlardır.
bugün fiziki açlığımı hissetmememin, yarın-öbürgün fiziki olarak yok olacak olmamın tek nedeni, adalete, eşitliğe açlığımdır. işte bundandır ki benim gücüm beynimdir diyorum. insan olmamın temeli, insan kalmamın nedeni... ve işte bundandır açlığın koynunda sürdürüşümüz kavgayı. "
herkesin içinde bulunduğu durum. kimisi bir öğünü geciktirince, kimisi ölürken açım der. kimisi de var ki sürekli açtır. doymak bilmez. o yedikçe acıkır, birileride o yedikçe ölür.
uzun sürerse mideye ve beyne yumruk yemiş gibi hissettirebilen bir durum.
beynin kafatası açılmış beyne yumruk atılmış ve kafatası tekrar kapatılmış gibi hissiyatlara gebedir.
odanın penceresinin camı açıkken, alt komşunun balkonda mangal yaptığı sırada burna gelen muhteşem koku sayesinde bu duygu beyinde tavan yapar. camdan kafa uzatılır ve bir süre beklenir ki mangal sorumlusu seni görsün, acısın ve o pirzolalardan sana da birkaç dilim göndersin. görmedi mi? o zaman işkence sona ersin diye cam kapatılır ve mutfağa yönelinir. eğer bu öğrenci buzdolabıysa dolapta hiçbirşeyin olmadığı, olan şeylerinde o mangal ihtiyacını karşılayamiyacağı farkedilir ve açlık duygusu birden sinire dönüşür. işte bu anda yapacak hiç birşey kalmamıştır. en güzeli bi köşeye çekilip ağlamaktır.
insanlığın en önemli sorunlarından birisidir, ülkemizde de yoksulluk ile birlikte en temel gündemi oluşturmaktadır.
sözlük sınırları da ülkenin dışında olmadığı için burası da bundan etkilenmiştir.
son 4 saattir açılmış başlıklara bir şekilde bakarsak, gözü de karnı da aç olan bir yazar kadrosunun bulunduğunu hemen anlayabiliriz. aynı zman da sadece yemek değil, karnı doyunca rakılı, biralı sohbetlere girişmek istedikleri de anlaşılabilir. bunu dışında formunu koruyanların da olduğu gözden kaçırılmamalıdır. yoğurtlarla öğün geçiştirenler de var.
knut hamsun'a ait 1920 nobel ödüllü okunası eser. açlık temasını her satıra alegorik bir biçimde yedirildiği, açlığın tüm ruhsal ve fiziksel yansımalarını size neredeyse bire bir yaşatacak derecede etkileyici, okuduğunuz her 20 sayfada bir açlık hissi ile midenizin kasıldığını size aleni bir şekilde hissettiren, etkisini uzun süre atamadığınız, aldığınız her lokmada, açlık çeken kahramanın ve dışarıda her saniye bilmediğiniz, görmediğiniz bu his ile boğuşan insanların varlığını aklınızdan hiç bir şekilde çıkaramamanıza sebebiyet veren, insanlığın, bu en acıklı hallerinden haberdar iken boğazınızda yumru gibi duran acıyı hissediyor oluyorsunuz. eğer bir yazarın görevi yazdıkları ile okuyucuya o anları yaşatması ise bu eser amacına ulaşmış bir eserdir. açlık kavramının bir insana neleri düşündürdüğü, bunun yanı sıra eğer açlığa rağmen gururdan ölmenin yeğlendiği gibi bir durum da varsa işin içinde, bu kez katlanılması nasıl zor bir durumu yaşattığına şahit oluyorsunuz. kahramanımız sürekli gel-gitler ile gururundan ötürü, hiç bir şekilde hak etmediği bir lokmayı bile kursağına atmamaya bu kadar niyetli iken haliyle bu kez tanrı ile olan diyalogları daha ilginç ve samimi bir hal alıyor. romanın sonu bu acıklı hikâye için pek de beklemediğiniz bir anilikle bitiyor. okumamışsanız okuyup, görmenizde yarar var. geriye yazarın size yaşattığı derin düşünceler ile baş başa kalıyorsunuz.
açlık hissinin yenilmesi gerekli ilk yaşamsal kaygı olduğu, maslow'un ünlü ihtiyaçlar hiyerarşisi adındaki, insanı güdüler üzerinden ele aldığı kuramda ilk sırada zaruri bir ihtiyaç olarak belirtiliyor. bu açıdan bir insanı hayvandan farklı kılmayan bu ilk ihtiyaç basamağında yemek, barınak, hayatı devam ettirme vb. yaşamsal sınırları temsil eden tüm gerekliler, bir insanın bu basamağı aşıp hayvandan farklılaşmasını sağlayan diğer basamaklara yani sırasıyla kişiliği oluşturan güvenlik ihtiyaçları, ait olma ve sevgi ihtiyaçları, değer ihtiyaçları ve son olarak kendini gerçekleştirme ihtiyaçlarını karşılamaya hazır olmasına doğru tamamlanıyor. bu gün dünya üzerinde bu sorunla karşı karşıya kalan insanların sayısal olarak ele alındığı dünya gıda programında şu rakamlar veriliyor:
"-dünyada herkese yetecek kadar yiyecek üretilmesine rağmen, 852 milyon kişi gece aç uyuyor.
-her gün açlık ve ilgili sebeplerle 25 bin kişi (başka bir deyişle 4 saniyede 1 kişi) hayatını kaybediyor.
-her yıl 6 milyon çocuk, 5 yaşına ulaşamadan ölüyor. yetersiz beslenme ve açlıkla ilgili hastalıklar, gelişmekte olan ülkelerde, ölümlerin %60’ına sebep oluyor.
-hali hazırda gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık 815 milyon, geçiş halindeki ülkelerde 28 milyon, sanayileşmiş ülkelerde ise 9 milyon kişi yetersiz beslenme ile karşı karşıydadır."
kaynak: http://www.ekodialog.com/...
bu verilerde dikkati çeken ve en acı olan en önemli nokta beklide bu durumun nedenlerinden en geçerlisi olan, dünyada herkese yetecek kadar yiyecek üretilmesine rağmen 852 milyon kişinin açlıkla karşı karşıya kaldığı gerçeği. ne acıdır ki insanlık azınlık mutlu ve refah halleri ile aç, yaşamsal kaygıları sınıra dayanmış mutsuz çoğunluğun halinden anlamıyor. boşuna denmemiş tok açın halinden anlamaz; biz bu insanların önlerine istediğimiz kadar ciddi rakamlarla bezenmiş açlık senaryoları koyalım, herkese açlık ile ilgili romanlar okutalım bu hiçbir zaman anlaşılmayacak. dünyanın sonuna dek her zaman bir yerde açlıktan ölmek zorunda kalan diğer tarafta ise kendi zulasını daha ne kadar doldurabileceği hesapları peşinde koşan insanlar yaşamlarını sürdürecek. biz bu rakamlarla sadece ah vah çekip kendi vicdanlarımızı rahatlatacağız.
öte yandan yurda döndüğümüzde ise tüik’in verdiği rakamlara göre,
“2005 yılında türkiye’de fertlerin yaklaşık % 0.87’si yani 623 bin kişi sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, % 20.5’i yani 14 681 bin kişi ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. kişi başı günlük harcaması satın alma gücü paritesine göre 1 doların altında kalarak yaşamlarını sürdürenlerin oranı %0.01 yani yaklaşık 10 bin kişi olarak hesaplanmıştır.”
kaynak: http://www.tuik.gov.tr/...
hal böyle olunca siz bu insanlardan ülkeye eğitilmiş, kaliteli bireyler yetiştirmesini ve üstelik vatandaşlık haklarını kullanıp, düşünce gücü sınırlanmış, açlık sınırının altında, amacı yalnızca karnını doyurmak olan bu insanların düşünerek, bilinçli bir şekilde sandığa gelip karar gücünü göstermesini istiyorsunuz. maslow’a tekrar geri dönecek olursak eğer, henüz yaşamsal kaygılarını atlatamamış bireyler, kendilerini gerçekleştirme yolundaki hiçbir güdüyü harekete geçiremez! umarım bu tanımlamalar basit olduğu halde birilerine önemli şeyler ifade ediyordur.(!)
k... hıçkıramadı. sesi dahi çıkmıyordu. gözleri yuvalarından çıkmış, tedirginlikle karışık umutsuzluğa lanet edercesine dalmıştı. yarım metre karşısındaki duvara aldırış etmeden uzaklara bakıyordu şimdi. kime karşı olduğunu bilmediği fakat bütün kalbiyle inandığı bir nefret hasıl olmuştu ruhuna. kalbi de kursağı kadar boştu uzun zamandır. en son yuttuğu lokmanın metabolizmasında yarattığı anlam miyadını çoktan doldurmuştu. açlıkla geçen imtihanın herhangi bir ölçü cinsinden önemi kalmamıştı artık. lahzadan tutun da kilometreye kadar, barındırdığı bütün duygular ölçüsüzleşmişti . limit neyse, onu hissetmeye odaklanmıştı şu anda. en son yemek konvoyu 2 ay önce gelmiş, bir kilo un bırakıp gitmişti. açlığın, açlıktan dolayı ölmenin normal olduğu topraklar için kısa bile sayılırıdı bu süre…
''yemek'' fiili fıtratı itibariyle nankördür. en son ne zaman yediğinizin önemi yoktur. milat, acıkmayla başlar, bir dahaki tokluğa kadar geçen sürenin ise hiçbir ehemmiyeti yoktur. ve malesef ki, bu süre dünyanın birçok yerinde, yatak odanızdan mutfağa uzanan yolda geçirdiğiniz süre kadar ihmal edilebilir değildir. herhangi bir yardımsever(!) ülkenin/kuruluşun yemek konvoyunu beklemek bazen yıllar gibi gelir ve bazen o konvoy hiç gelmez.
knut hamsun'un aynı adla yayınlanmış romanıdır. bu romanda kanımca en etkileyici sahne, eve attığı kızla sevişmek isteği duyarken kızın, açlıktan kopan saçların farkına varması ve bu isteği geri çevirmesidir.
dünya insanlarının arasındaki sevgi ve aşk arayışlarının gerçekte iyi bir genetik materyal ve dolgun bir cüzdan arayışı olduğunu fısıldayan itiraf eden bir sahnedir kanaatimce.
"yemek yemelisiihiiinn... heeeveeeheeet.. yemelisiğğğnn... yeeehhh..." diye midenin konuşmasıyla anlaşılan duygu. mide "garulk gurulk mırılk" dedikçe aslında bunları açıkca söyler de mide gözü açık olmayan insanlar bunu duyamazlar.