türkiye'deki çarpık ve bilinçsiz yapılaşma gerçeğinin devlet tarafından çok acı bir şekilde farkına varıldığı tarihtir. lakin sadece farkına varmakla kalmıştır,bu konuda hala adamakıllı birşey yapılmamaktadır. binlerce insanın ölümü sadece farkındalığı sağlamıştır. bu ülkedeki müteahhitilk denilen meslek ile inşaat mühendisliğinin birbirinden ayrılabilmesi için zannımca büyük istanbul depremi beklenmektedir.
savaşlarda ölen insanları gördükçe, ulan hiç değilse bu bush'un değil allahın takdiri dediğim olay. ben her ne kadar 6.3 lük adana depremini yaşamış olsam da çok kötü bir şey yaşamadığımdan oradaki durumu anlayamam sanırım.
15 yaşında bir yeni yetme olmanın verdiği asilik, en büyük acıları ben gördümcülükle yazılmış günlükteki "artık ufacık mutluluk kırıntılarıyla avunmak istemiyorum, mutluluktan ağlayacak kadar büyük mutluluklar istiyorum" cümleleri sonrası uzanılan yatakta bir türlü uyunamaması, yatakta dönüp durma sendromları akabinde su içmek için odadan çıkılması fakat tam bu sırada yeni yetmenin hayatında ilk kez yaşadığı için ne olduğunu anlayamadığı başta "sanırım ecelim geldi ve ölüyorum, ölüm bu olsa gerek diye yorumladığı", bir ışıkla birlikte gelen 45 sn süren sarsıntılar sonucu ayakta duramaması,yere düşmesi; büyük bir gürültü, toz yığını ve üzerine düşen duvar parçaları sayesinde deprem olduğunu anlaması ve şehadet getirmeye başlaması ancak bu sırada dşündüğü tek şeyin eğer ölmezse yatak odasında uyuyan annesini ve babasını ve özellikle odada bırakıp çıktığı iki küçük kız kardeşini ölü bulma ihtimali olması; fakat deprem bitipte neredeyse enkaz haline gelmiş evden kimseye birşey olmadan çıkılmasıyla birlikte gelen bir rahatlama ve ana baba gününe dönmüş herkesin feryat figan bağrıştığı sokaklarda o iki küçük kız çocuğuna sarılıp onlara birşey olmadığı için mutluluktan ağlama durumu..
7 sene önce kıyametin koptuğunu sandığım 45 saniyelik an. 5-10 dakika sallandığımızı düşünmüştüm meğer 45 saniye sürmüş, sonradan öğrendiğimde şaşırmıştım. psikolojimi oldukça etkileyen bir olay olduğu için bir şeyler yazmak gereğini hissettim.
depremde binlerce bina yıkıldı, onbinlerce insan öldü ve sakat kaldı.
tüm bunların özünde plansız, programsız ve denetimden yoksun bir devletin varlığı yatmakta. o gün ölenlerin yegane suçlusu da mevzu bahis görevleri yerine getirmeyen kamu görevlileridir.
bir insan kafasına göre bina yapar, suçlu olur da o binanın yapımına izin veren devlet nerede diye sormazlar mı adama ? anarşist bir ülkede yaşamıyoruz ki. lakin kamuoyunun psikolojik linçine maruz kalan sadece veli göçerdi.
fay hattının üzerine nasıl ordu binası yapılır, kimse bunu sormadı...
bütün bu plansızlığa ve denetimsizliğe ahkam kesmek yersiz artık. zira depremde ölen öldü, kalan kaldı. peki o günden bugüne neler yapıldı ? acaba gerçekten bu plansızlıktan programsızlıktan bir ders çıkarabildik mi ?
bugün istanbul'da daracık sokaklar var. bırakın 8 şiddetinde bir depremi, bir apartman yansa itfaiyenin giremeyeceği sokaklar var. ayrıca sıvaları dökülen kamu binalarının bugüne kadar iyileştirilmesi veyahut yıkılıp yeniden yapılması gerekirdi. zira olası bir depremde kamu binalarına ihtiyaç olacak. merak ediyorum böyle bir önlem alınabildi mi alınamadı mı ? istanbul valisi , orta ve uzun vadeli düşünmek gerektiğini ve uygun bir hazırlık için 10-15 sene geçmesi gerektiğini söylüyor. eh be kardeşim, depremden bu yana 7 sene geçmiş, deprem için deli gibi vergi toplanmış, gereği varsa iki katı vergi topla lakin 7 senede tüm bunları halledemeydiyse 17 senede neyi, nasıl halledeceksin ?
depremin ölçülebilen zararı 8.5 milyar dolar. bir yerlerde türkiye ekonomisinin yüzde 2.5 inin depremden dolayı eridiğini okumuştum. yarın öbürgün türkiyenin ithalat merkesi istanbul'da bir deprem olduğunda bu rakam 10 kat fazla olabilir. tüm bunlar, bugüne kadar çoktan gereken tüm önlemlerin alınmış olması gerektiğini gösteriyordu. tüm bunlar , depremin hemen ardından doğru düzgün ve hızlı işleyecek bir plan yapılıp en fazla 5 senede depremle ilgili tüm hazırlıkların bitirilmiş olması gerektiğini gösteriyor. yarın öbürgün ülkenin ekonomisinin kalbi istanbul'da devasa bir yıkım yaşandığında kaybedilecek can ve mal kaybı ile neyi nasıl düzeltebilirsin.
bugün rahat rahat uyuyabilecek huzuru bulabilmeliydik, lakin bulamadık...
meltem cumbul ve okan bayülgen'in başrollerini oynayacağı bir sinema filmine taşınacak yakın tarih dramının kaydedildiği gün. türk aklının hepimize armağanı... sonuçlarından ders almamak da yine aynı mentaliteye uygun bir tavır.
binlerce insanın hayatını kaybettiği,böyle zor günlerde bile yıkılan evlerin,dükkanların ve aklınıza gelebilecek heryerin yağmalandığı,bu da yetmezmiş gibi gelen yardımlardan ihtiyacı olsun olmasın herkesin yararlandığı,kiminin çok şanslı kimininse kendisine verilmiş şanstan bihaber olduğu,yaşayanların hafızalarından hiç çıkmayacak olan tarih...
üzerinden ne kadar zaman geçse de etkisi pek unutulmayacak bir gün. hatta gün değil karanlık, bildiğin gece...
beş veya altı sene önce evin boş olmasından istifade arkadaşımla oturuyorduk bilgisayar başında. bir ara canım sıkıldı "gel, televizyona bakalım" dedim. elime kumandayı alıp düğmeye bastığım andan itibaren üşenmeyip ışığını açmadan girdiğim ufak oturma odasının içi siren sesleriyle doldu. daha ekrana görüntü gelmeden tüylerim diken diken olmuştu. ekranın siyahlığı yerini enkaz, ağlayan ve çaresiz insanlara bırakınca koltuğa yapıştığımı hissettim. elimden bırakamadığım kumandayı deli gibi sıkıyordum. üstelik ne olduğunu da anlayamamıştım daha. hipnoz edilmiş gibi duruyordum ekran karşısında.
depremin yıldönümünün gecesinde ve saatinde anmakmış amaçları. sinir oldum...
20 milyona yakın kişinin hafızalarında bir ömür boyu yer edecek gündür.türkiye nin tarihinde yaşadığı en büyük felaketlerden birini yaşadığı bürokratik nedenler çarpık kentleşme sorumsuzluk ve ihmallerin noolacak canımcılığın ekstrelerinin kesildiği tarihtir.
geride kalan 8 sene içerisinde depremle ilgili reel faaliyetlerin yapılmamış olması ve hala göz göre göre çürük eski kötü zeminli yapılarda sıradaki depremi bekliyor oluşumuzun burukluğuyla 8. yıl dönümüne geldiğimiz büyük marmara depreminin günü.
yarın bir çok gazete ve televizyonda "10 yıl geçti ama biz unutmadık, unutturmayacağız" tarzında cümlelerin kurulacağı fakat takvimler 18 ağustos 2007'yi gösterdiğinde "yaw biz bi'şeyi unutturmayacaktık ama neydi o" diye unutacakları gündür.
o zaman edirnede yazlıkdaydım.. ufaktım henüz.. gözlerimi ağlama sesleriyle açtım .. ses içerden televizyonun olduğu yerden geliyordu.. içeri gittim.. herkes toplanmış ağlıyarak, sızlıyarak televizyona bakıyordu.. bende baktım.. baktım... baktım... anlamadım başta ne olduğunu.. baktım.. baktım.. baktım.. ve anladım o kağıt gibi duran şeylerin ev olduğunu.. içlerinde yatan hayatları ve umutları.. o andan sonra o gün bi daha hiç televizyona bakmadım.. bakamadım.. korkdum..
8 yıl önce gece yarısı gelen bir telefonla öğrendiğim, bazı şeylerden uzakta olmanın çaresizliğini ilk kez bu kadar yakından hissetmemi, oradakilerin hissettiklerinin yanında uzaktakilerin duygularının solda sıfır kaldığını anlamamı, eli kolu bağlı oturmanın dünyadaki en berbat şey olduğunu öğrenmemi sağlayan felaketin tarihi...